Ertuğrul Kürkçü: Referandumun emekçi halka bir şey getirmiyor, bu ip germe yarışı boykot edilmeli

“Geçici 15. maddenin kalkması önemlidir ama aynı zamanda da önemsizdir çünkü enteresan bir şekilde 12 Eylül 2010 tarihine denk geliyor oylama. Tam 30 yıl. Yani zamanaşımı süresi. 12 Eylül döneminde işlenmiş olan en ağır suçların, idamı gerektiren suçların zamanaşımı süresi 30 yılda doluyor. Bizim ceza mevzuatımıza göre idamın zamanaşımı 30 yıl. Dolayısıyla Kenan Evren’i bugün mahkemeye çıkartamazsınız.
(…) Ama daha da komiği; bugün Kenan Evren de “anayasalar değişebilir, ben de zaten değişeceğini söylemiştim” diyerek evet oyu kullanacağını mı söyledi, onu da bilemiyorum.”

12 Eylül 2010’da yapılacak olan Anayasa değişiklik paketi referandumu öncesinde TBMM’de temsil edilen partiler pozisyonlarını açıkladılar.

Referandumda yurttaşlara ‘evet’ oyu kullanma çağrısında bulunan AK Parti ile ‘hayır’cı CHP ve MHP miting meydanlarında kampanyalarına başlarken, BDP oylamayı boykot edeceğini ilan etti. Mecliste temsil edilen ancak grubu olmayan DSP de ‘hayır’ cephesinde yer alıyor.

ntvmsnbc bu önemli oylama öncesinde küçük hacimli partilerle sağ ve sol görüşlü aydınlara mikrofon uzatıyor. Serinin ilk röportajı, gazeteci-yazar ve Sosyalist Gelecek Parti Hareketi dönem sözcüsü Ertuğrul Kürkçü’yle.

Sayın Kürkçü, siz evet mi diyeceksiniz hayır mı?
Ben ne evet ne hayır diyeceğim. Ben bu oylamanın boykot edilmesini savunuyorum. Benim boykot gerekçem iki nedene dayanıyor. İlki, bu referandum sürecinin hiçbir biçimde, terimleri itibariyle, buna evet ya da hayır demesi beklenen büyük kitlelerin temsilcileriyle ve onların üzerinden bir tartışmaya açılmadığını, yaygın bir tartışma yapılmaksızın bugüne geldiğimizi düşünüyorum. Bu mecliste de böyle oldu. Şu anda mecliste temsilcileri bulunan partiler de AKP tarafından müzakereye davet edilmediler TBMM Genel Kurulu dışında. Dolayısıyla bir toplumsal tartışmanın içinden geçmedik. Bu, halkın tartışarak meclise teklif ettiği ve partileri aracılığıyla gündeme getirdiği bir şey değil. Tam tersine, yukarıdan aşağıya AKP tarafından empoze edilen bir Anayasa değişikliği.

İkincisi, bu değişiklik özgürlük ve egemenlik ilişkisini tartışan ve özgürlükten yana bir tartışmayı davet eden bir oylama değil. Aslında AKP için bu Anayasa değişikliğinin üç maddesi hayati önemdeydi. Bunlar devam eden süreçte AKP için devletin denetleyici mekanizmalarının denetiminden, söz konusu mekanizmaların politik kontrol altına girdiği gerekçesiyle kurtulmak arzusundan kaynaklanıyordu. AKP burada özgürlükçü yurttaşların zihnini çelmek için aslında bir bölümü uluslararası anlaşmalarda, bir bölümü ise zaten Türkiye’nin iç mevzuatında bulunan ve özgürlükçüymüş gibi görünen kimi hükümleri Anayasa’ya işleyerek özgürlükler yönünde bir değiştirme hamlesine giriştiğine bizi inandırmaya çalıştı. Ama bunlar da aslında bütünüyle o üç maddeyi çevrelemek için ortaya konulmuş gerekçelerdi.

Tabii sadece bunlardan ötürü boykot edilemez, bunlardan ötürü hayır da denilebilir. Fakat bu Anayasa’ya hayır oyu verilmesi çağrısında bulunanların da aslında daha özgürlükçü, demokratik, halkçı, yurttaş egemenliğine dayalı bir anayasa teklifleri yok. Dolayısıyla biz AKP ve CHP arasındaki bir ip germe oyununda taraf olmaya davet ediliyoruz. Bu Türkiye’de kitleleri, emekçileri taraf olmaya çağıran ve dolayısıyla onları bölen hakîm kutuplaşmanın yansıması. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra referandum giderek bir “AKP hükümeti mi, CHP-MHP koalisyonu mu?” oylamasına dönüştü.

Yani referandum bir tür plebisite dönüştü…
Aynen öyle. Böyle bir plebisitte de taraf olmak zorunda değiliz. Seçenekler bu kadar sınırlı değil. Eğer mesele buysa asıl önemli olan bütün seçeneklerin kendini seçimde ortaya koyması. Bu yüzden seçim yasalarında yapılacak demokratik yöndeki düzenlemeler bizim için gerekli. Böyle bir ortamda bu oyuna davet edilmemizin en katlanılmaz yanı aslında mevcut Anayasa’nın baskıcı hükümlerinin hiçbirinin değişmeden kalması. Yani bu Anayasa’nın Türklüğe dayalı bir milliyete vurgu yapan ve bir dine dayalı, İslam’a vurgu yapan, ve de büyük olduğu varsayılan çoğunluğun azınlık üzerindeki tahakkümüne, yürütmenin yasama üzerindeki tahakkümüne, sermayenin emek üzerindeki tahakkümüne dayalı karakterinde hiçbir değişiklik yapmayan bir oylamaya bizi davet etmesi.

Türklük derken sanırım bu değişikliklerin anayasal yurttaşlığı getirmediğini kastediyorsunuz…
Şüphesiz. Yani mevcut Anayasa’nın rahatsız edici özelliği esas olarak Türkiye’de kendilerini etnik Türk hissetmeyen insanları da anayasal olarak Türk ilan ediyor olması. Türkiye’de 30 yıldır süregiden bir savaş var ve bunun en önemli nedenlerinden biri bu farklı dil, kültür ve etnilerin Türklük ile kendilerini ikame etmesi iddiası…

Peki az önce söz ettiğiniz İslam’a yönelik referanslar neler?
En önemlisi zorunlu din dersleri. Bu mecburi din derslerinin din hakkında genel bilgi olmadığı muhakkak. Öyle olsaydı mesela biyoloji hakkındaki genel bilgiyi de Anayasa’ya yazardık. Burada besbelli İslam dininin öğretilmesi söz konusu. Anayasa’nın bizim için ayrıca en önemli yönlerinden bir tanesi; bütün sermaye lehine düzenlemelerin, işgücü piyasasında emeğin rekabetini ve mücadelesini önleyen hükümlerin de anayasa maddesi olması. Şimdi AKP der ki “biz aslında memurlar için toplu sözleşme getiriyoruz”. Ancak gerçekte memurların grev yapmaması bir anayasal hüküm haline getirilmiş oluyor. Bu çerçeveden baktığınızda hiçbir özgürlükçülük yok. Muhalefetin de itirazları bu istikamette değil. Dolayısıyla biz statükonun devamı ya da statükonun AKP lehine değiştirilmesinden yana oy kullanmaya davet ediliyoruz.

Memurlara grev yasağı getirildiği ve bunun Türkiye’nin imzaladığı Uluslararası Çalışma Örgütü sözleşmelerinden de geride bir durum olduğu eleştirisi var…
Bu apaçık böyle, tartışılacak hiçbir şey yok. Kaldı ki mevcut Anayasa da grev hakkını menfaat grevi olarak tanıyor. Yani dayanışma grevi ve işkolu düzeyinde grevleri zaten kural-dışı ilan ettiği için ve ortada bununla ilgili bir değişiklik de olmadığına göre bir ilerlemeden söz edemeyiz.

Ne oranda bir boykot öngörüyorsunuz?
Seçmenlerin yüzde 30’u oylamaya katılmazsa geçecek bütün değişiklikler kanunen geçerli olsa bile sosyal olarak bunların meşruiyeti olmayacaktır. Yüzde 70 gibi bir oranın oylamaya katılması durumunda bizim elimizde köklü bir anayasa değişikliği için güçlü bir argüman olacaktır.

Yüzde 30’u neye dayanarak telaffuz ediyorsunuz?
Türkiye’de 1982 Anayasası’nın kabulünden sonra iki referandum yapıldı. Bunlara katılım yüksek olmadı. Eğer yüzde 10’a yakın bir faal boykot hamlesi olabilirse bu yüzde 30’luk katılmama hedefi gerçekçi olabilir Türkiye koşullarında.

BDP’nin boykotunu nasıl anlamlandırıyorsunuz?
Ben bunu anlaşılabilir buluyorum. Anayasa değişikliği gündeme geldiğinde BDP Türkiye’deki temel meselelerden bir tanesini çözebilecek bir yurttaşlık tanımı değişikliği için çok çaba gösterdi. AKP’yi ve diğer partileri ikna etmeye çabaladı fakat ne iktidardan ne de muhalefetten destek gördü. İkincisi, AKP bu anayasa oylamasını bir şekilde bölgede BDP’yi silmek için bir fırsat olarak da görüyor. Dolayısıyla onlar da bütün kozlarını masaya sürüyorlar ve çantada keklik görülen Kürt oylarının çantada keklik olmayacağını AKP’ye anlatmak ve kendilerini de sayılabilir bir güç olarak ortaya çıkartmak istiyorlar. Şunu da söyleyeyim; BDP boykot etmeseydi de ben boykottan yana olacaktım.

Evet cephesindeki ilginç kompozisyonu nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP, Saadet ve BBP yan yana geldiler. Bu muhafazakâr sağ kompozisyona bir de solun küçük bir kısmı eklendi.
Bu üç sağ parti arasında bir aidiyet bağı var, o da politikada ve gündelik yaşamda dini değerlerin öne çıkması konusunda aralarındaki anlayış birliği. Burada en enteresan olan BBP olabilirdi, fakat BBP’nin de çok uzun zamandan beri İslam unsuru abartılmış bir Türk-İslam sentezini savunduğunu biliyoruz. Diğer ‘evet’lerin ise ben esas olarak AKP’nin hükümetinin devamı ile kendi amaçlarına aşamalı olarak ulaşabileceğini varsayan bir taktiğe dayandığını düşünüyorum. Evet tercihleri AKP’nin cuntacılarla etkin bir mücadele yürüttüğü ve bu savaşı AKP kazanırsa Türkiye’nin aşamalı olarak demokratikleşeceği argümanına dayanıyor. Bence her tarafı boş bu argümanın. AKP ile Genelkurmay genel olarak süregiden tasfiye sürecinde el ele yürüdüler ve yürümeye devam ediyorlar. Kimi anlaşmazlıklar oldu ama Genelkurmay yüksek komuta katından kuvvetli itirazlarla karşılaşılmadığını, bu sürecin yolunun açıldığını defaatle konuştuk.

Tasfiye sürecinden kastınız Ergenekon davası mı?
Ergenekon ve diğer takip eden davalar. Silahlı kuvvetler içinde darbeci faaliyetlerde bulundukları az çok hissedilen, bilinen insanlarla ilgili bir yargı süreci açıldı. Bunun nasıl sonuçlanacağını bilmeyiz ama böyle bir realitenin olduğunu biliyorduk ve Genelkurmay ile AKP bu konuda aslında gönülsüz de olsa işbirliği içindedirler. O nedenle ortada reel bir darbe sürecine karşı AKP’nin mücadelesi yok. Geçmişte başarısızlığa uğramış darbelerin güçten düşmüş kadrolarına karşı bir operasyon var, ki zaten soldan bu destek olsa da olmasa da sürüp gidiyor süreç. O nedenle bu argüman çok zayıf bir argüman. İkincisi, AKP’nin aslında bir demokrasi imkânı olduğuna dair varsayım, bu partinin emek karşıtı olan ve sermayenin mutlak hâkimiyetinden yana, üstelik bunu bir kutsal örtü altında sürdüren genel davranışını da pekiştiriyor, onaylıyor. Dolayısıyla soldan gelen bu evetçiliğin geçici 15. maddenin Anayasa’dan çıkmasına evet demekten ziyade AKP’nin hükümetteki varlığının devamına evet deme anlamında olduğunu düşünüyorum.

Geçici 15. maddenin kalkması sol için önemli değil midir?
Önemlidir ama aynı zamanda da önemsizdir çünkü enteresan bir şekilde 12 Eylül 2010 tarihine denk geliyor oylama. Tam 30 yıl. Yani zamanaşımı süresi. 12 Eylül döneminde işlenmiş olan en ağır suçların, idamı gerektiren suçların zamanaşımı süresi 30 yılda doluyor. Bizim ceza mevzuatımıza göre idamın zamanaşımı 30 yıl. Dolayısıyla Kenan Evren’i bugün mahkemeye çıkartamazsınız, velev ki bir mahkeme yapılanın ‘insanlığa karşı suç’ olduğuna dair bir karar versin. Doğrusu HSYK’nın tavrına baktığım zaman gördüğüm şey şu: Kenan Evren hakkında fezleke hazırladığı için Sacit Kayasu’yu palas pandıras meslekten atan bir HSYK’nın içtihadının olduğu bir yerde bu kararın alınamayacağını düşünüyorum. Ama daha da komiği; bugün Kenan Evren de “anayasalar değişebilir, ben de zaten değişeceğini söylemiştim” diyerek evet oyu kullanacağını mı söyledi, onu da bilemiyorum.kaynak:ntv

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Süreyya Paşa, Nazım Hikmet ve Kadıköy’de Bir Sinemaya Dair

Süreyya Sineması'nın ilk müdürü, Nazım Hikmet'in babası Hikmet Bey'di. Nazım Hikmet'in 'Romantik Komünist' adlı son biyografisinde yazarlar Şaime Göksu ve...

Kapat