Enis Batur’un gözünden Turgut Uyar: “Büyük saat’in amansız tiktakı”

Dönüp baktığımızda, her önemli şair gibi Turgut Uyar’ın da bize büyük bir mıknatıs bıraktığını görüyoruz: Dil. Bir şiire dönüp baktırtan, dönüp dönüp baktırtan başka bir sihir yok galiba. Bir “dünya” geliyorsa şairle, dilegeldiği için geliyor – herkes dilegelebilir, birşeyleri dilegetirebilir, şüphe yok: Şairin ayrılışı nerede? Kelime oyunu değil: Onun dilegelişi, dilde geliş aslında: Özel hızı, kasılma ve titreme üslûbu, akışı ve tıkanması var.
Dilbilimciden öğrendiğimiz kavramları, ayırtıları küçümsemiyorum. Gene de şiirden sözederken bir başka anlam yükü bindiriyorum “dil”e, daha sınırda bir anlam tanımı kovalamak istiyorum. Proust’un “bütün güzel kitaplar bir tür yabancı dilde yazılmışlardır” sözü, en azından niyetimi karşılıyor.

Turgut Uyar’ın poetik taşkınlığı, benim gözümde onun “medyan bölge”sinde gerçekleşmiştir. İlk döneminde izler bulabiliriz tabii; ama, kim ne derse desin, ilk iki kitabında güçlü bir çıkış görmüyorum ben. Alabildiğine kişisel bir görüş daha: Oturmuş, tamıtamına olgunluk kıvamını yakalamış bir şiir kurmadı o: Necatigil ya da Oktay Rifat’ta gördüğümüz türden bir dingin akışlı büyük su değildi.
Tersine, ortada, huzursuz (huysuz ya da hırçın, demiyorum) bir gövdede gösteriyor kendisini. Kaba “II. Yeni” sınıflaması pek çok ismi belli ortaklıklarda biraraya getirdi ya, şimdi bakıldığında, geniş ölçüde bugüne de uzanan buluşturucu damarda gördüğümüz göreceğimiz gerçekte “imge düzeni”dir, “dil” değil.
Dil düzleminde travmayı ne Cansever ve Cemal Süreya, ne de İlhan Berk ya da Sezai Karakoç temsil eder, yalnızca iki şairin “çalışma”sıdır bu: Ece Ayhan ve Turgut Uyar. Ötekilerin özgünlüklerini, erdemlerini başka düzlemlerde aramalıyız. Bunu söylerken, onları dilsel serüvenden soyutlamıyorum; travmayı, “kopuş”u iki şiire mal ediyorum.
Ve Turgut Uyar şiirinin gövdesine dönüyorum: Dünyanın En Güzel Arabistanı, kökleri sergilediği için önemlidir. Divan ise, uçları. Damarlar bu iki kitabın arasında, Tütünler Islak ve Her Pazartesi’de çatlamış, dilde gelen özsu ile kan o kitaplarda yatağı zorlamıştır. Burada ‘imaj’ filân kurmadığımı, herhangi bir metafora başvurmadığımı belirtmem gerek. Arabistan’ın güzellemeye yatkın, müthiş lirik, hatta rind şiirleriyle Divan’ı baştan uca kateden koyu gam arasında şiir düpedüz epileptik bir edâyla oluşur. Söylenmekten, neredeyse nöbet geçiren bir yazının tekrarlarından korkmadan sözünü cendereden çıkartır Turgut Uyar.
Tütünler Islak, yumak haline girmiş bir duygu karmaşasını çoğu tekin olmayan, anahtarlarını kendisinden bile esirgeyen izlekler halinde Her Pazartesi’ye devreder.
Her Pazartesi’ni her okuyuşumda, gövdemin ve beynimin elektrik yüklendiğini hissediyorum. Turgut Uyar’ın korkunç sıkıntısını taşıyor o kitap. atom halinde bir sıkıntı. Archibald McLeish’in “şiir birşey göstermemeli, olmalı” dizesindeki gibi sıkıntıyı anlatmayan, betimlemeyen bir poetik duruş: Onu zikrediyor, paylaşıyor belki. Belki onu yüklüyor.
Dil ile mi yapıyor bunu? Evet. Ama dil’in içinde değil de üstünde oluşuyor ana efekt. Çünkü, bu iki kitabın, Ece Ayhan’ın şiirleriyle birlikte, açtığı farklı bir yol var. Modern şiirimiz, biraz da çelişkili biçimde, en vurucu örneklerini gelenek zincirinin devamında, sözlü sınavlarda vermiştir. Oysa bu yol, şiiri yazı olarak gören ve kullanan kalemle başlıyor: Dilin estetik kıvancı son hedefi saymadığı, kendi bozgununu kurcaladığı, Sollers’in deyimiyle bir “uç-deney”in ucuna gittiği, ehlîleşmeyen bir yazı duruyor önümüzde.
Gökçe Yazınlar’ın sınırı, sınır-ötesi, sonudur bu. Kentli değerlerin yüzüstü bırakıldığı, geçinmeye ve hoş görünmeye yüz sürmeyen bir karşı-tavır. Efkârlanıp eşlik edemeyeceğiniz bir şiir.
Önümüzdeki duvara dayanmamak için, Turgut Uyar’ın arkamızda duran penceresinden bakmayı göze almamız gerekiyor. Göze alamıyoruz genellikle; ne denli yüksek düzeyde olursa olsun, bir uzlaşma zemini arıyor şair, bütün bütüne bete gitmeyi üstlenemiyor. Turgut Uyar da bu yolu sonuna kadar denemedi. Divan’dan başlayarak, sonuna kadar, şüphesiz ince ve damıtık, gene de hedonist ve ehlî bir yazıya yüzünü çevirdi. “Dışlanmayı seçmeliydi” türünden yukardan yargılar getirecek değilim: Ondan sonra gelen bizler topyekûn yalnızlığı getirecek halis tüketim-dışı-yazı’yı mı seçtik? Hayır.
Turgut Uyar kadar radikal duran biri çıktı mı aramızdan? Hayır. “Susuyorum” diye avaz avaz bağrıldı, meşin eprimiş cekete ipek papyon taktılar.
Büyük Saat’ın amansız tiktakları onun için bunca açık seçik duyuluyor: Masaya oturduğumuz an.

1990
(Yazının Ucu, İst., 1995, s.87-89)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Yunus Emre İle Hacı Bektaş Veli ve Manevi Mürşitliği – İrene Melikoff

Kesin olarak biliyoruz ki Hacı Bektaş, XIII. yüzyılda Horasan'dan gelmiş bir din mürşidiydi, Kırşehir bölgesinde Soluca Kara Öyük'e, şimdiki Hacı...

Kapat