“İnsan sevdikçe iyileşiyor, artık anladım” Acının Coğrafyasında Bir Şair: Turgut Uyar

Edip Cansever ve Cemal Süreya ile birlikte İkinci Yeni’nin öncü şairlerinden olan Turgut Uyar’ın ilk şiiri, 1947’de Yedigün Dergisi’nde yayınlandı. Kısa bir süre sonraysa Kaynak Dergisi’nin açtığı yarışmada ‘Arz-ı Hal’ adlı şiiri, ikincilik ödülünü kazandı. Bu yarışmanın seçici kurul üyelerinden olan Nurullah Ataç, yarışmada ‘Ne olursa olsun, onun için atıyorum zarımı.’ der. Turgut Uyar adına atılan bu zar düşeş gelmiştir ve zaman Nurullah Ataç’ı doğrulamıştır; çünkü Turgut Uyar, Türkiye şiirinde kendine özgülüğü, yaratıcılığı ve kendinden sonrakiler üzerindeki etkisi gibi durumlar göz önüne alındığında şiirimizin evriminde son derece önemli bir noktayı oluşturmuştur.

1949 yılına gelindiğinde ise ilk şiir kitabı ‘Arz-ı Hal’ adı ile basılır. Kitap, etkisini göstermekte gecikmez. O dönemin toplumsal-siyasal koşullarından olsa gerek, şiirinin konusunu Anadolu’nun yaşayışı, gelenekleri, ekonomik-kültürel sorunları gibi toplumsal damarlar oluşturur.

Anadolu’nun görkemli ve ürkütücü dağları, bereketli ve nazlı ovaları, coşkun akan ırmakları; yoksulluk, cehalet ve çaresizlikler içinde yaşayan küçük ama bir o kadar da sıcak ve samimi köyleri, kasabaları, tren istasyonları, geçitleri, köprüleri, sınırları gibi birçok unsur, şiirinin mekansal arka planını oluşturur Turgut Uyar’ın.

Bu mekansal arka planın içine ise Anadolu insanın yaşayışı, acıları, sıkıntıları, sömürüleri, umutları ve dirençleri serpiştirilmiştir. Şiirinin konusunu ve mekanını oluşturan bu durum, Turgut Uyar’ın 1952’de yayınlanan ikinci kitabı ‘Türkiyem’de de aynı şekilde devam eder. Türkiyem’de işlenilen konular ve bunların işleniş biçimi pek farklılık göstermez; Anadolu’nun coğrafyası, ayrıntılarına değin ele alınarak, şiirin mekan örgüsünü oluşturur ve yine ilk kitabında olduğu gibi özlemleri, dertleri, turna türküleri, semahları ile insanımızın yaşayışı ve kültürel özellikleri, iç lirizmin coşkunca patlamalarından fışkıran bir dille ifadesini bulur. İşte bu iç lirizm patlamalarına örnek teşkil edebilecek birkaç dize:

‘Ben neye sevdalıyım böyle, bilmem
Binlerle yıldız kayıyor kanımda.
Şöyle dolaşmak, yıllarca, yüzyıllarca
Hür, yayan yapıldak vatanımda…’

Turnaların peşi sıra ülkenin dört bir yanını gezip, tüm güzellikleri şiirinin içine içli bir dille serpiştirir Uyar. Ele alınan insan, ‘Palandöken’de çoban Ahmet’i, geceleri düşlerde gündüzleri hayalde genç delikanlıların yüreğini sevda ateşi ile yakan ‘Bekir Efendi’nin kızı’ veya ‘Bir Mihrali marangoz’ ile has be has Anadolu insanıdır. Şair kah ‘ Kantar Köprü’nün başında, kah ‘Heybetli Arsiyan Dağları’ndadır. Turnalar nereye sürüklerse oradadır şairin yüreği. Şiirlerde öyküsü anlatılan insan, yoksuldur ama tertemizdir; sevdaları çıkar ilişkileri ile kirlenmemiştir. Bu insanların sevdalarındaki saflığı ve sadeliği şöyle ifade eder Uyar:

‘Şarkılar söylemişim pencereden,
Uyanıp uyanıp yine dalmışım.
Biletim üçüncü mevki,
Fakirlik hali.
Lületaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
Sana Sapanca’dan bir sepet elma almışım…’

Gerdanlıklara, altın bileziklere gücü yetmeyen yoksul insanların sevdalarındaki saflık ve sadelik, içine yüreklerini koydukları bir sepet elmadadır.

Yukarıdaki şiirlerden de anlaşılacağı üzere, Uyar’ın ilk iki kitabında dikkati çeken en önemli özellik, dizelerindeki sadeliktir. Anadolu insanının duygu ve düşünceleri oldukça yalın bir dille işlenmiştir, şiirde anlam denilen olgu ise mekansal arka planının içine anlaşılabilir bir biçimde sindirilmiştir. Anlamdaki bu açıklık ve sadelik, dildeki sadelikle paraleldir.
Burada bir başka nokta üzerinde de durmak gerekmektedir. Turgut Uyar ilk iki kitabında Anadolu insanını Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Enver Gökçe vb. şairlerde olduğu gibi başkaldırıcı, siyasal yanlarıyla ele alarak işlememiş, tersine daha çok toplumsal-kültürel nitelikleri üzerinde durarak değerlendirmiştir.

Uyar’ın, insanı siyasal ilişkilerinden yalıtarak ele alma durumu, denilebilir ki bütün şiirlerine hakim olan bir olgudur. Bu tarz bir ele alış onu kaçınılmaz olarak bir noktadan sonra insanın tali olan (gündelik yaşam koşuşturmalarında kimi zaman gözden kaçan ayrıntılar, insan ilişkilerinin yıpratıcı noktaları gibi…) yanları üzerine yoğunlaştırmıştır.

Turgut Uyar Şiirinde Biçim ve İçerik Olarak Niteliksel Farklılaşma Dönemi:

Arz-ı Hal ve Türkiyem’de, İkinci Yeni şairlerinin en belirgin özelliklerinden olan imgeye yaslanma durumu henüz genelleşmemiş ve belli bir sisteme oturmamıştır Uyar’da.

İlk iki kitabında aslında bu yönüyle bir tür arayış ve yöneliş durumu da kendini belli eder. Kendi özgünlüğünü ve şiir yaratma tekniklerini, doğrudan şiir pratiği içinde bulacaktır; fakat bu durumun gerçekleşebilmesi için aslında öncelikli koşul, şiirin rotasını ve damarlandığı ana izlekleri, Anadolu’nun kendine dönük küçük kasaba ve köy yaşamından iradi olarak saptırıp, modern yaşamın nabzının attığı büyük kentlere ve o kentlerin insan ilişkilerine çevirmesidir.

Şiirin mekan-tema unsurlarındaki bu tarz bir yön çevrimi, beraberinde yeni bir mekan-tema ve bu ikili unsura uygun düşen bir şiir yazış pratiğini getirecektir.

Uyar, şiirinde niteliksel bir dönüşümü sağlamak için gereken adımları atmakta gecikmez; öncelikli olarak şiirinin mekansal arka planını Anadolu zemininden kent zeminine kaydırır. Bu zemin kaydırış ile birlikte artık eski sözcükler – Cemal Süreya’nın deyişi ile ‘ kelime blokları’- yerini seçilmiş, çağrışım gücü kuvvetli sözcüklere bırakır. Ele alınan insan da bu durumdan doğal olarak nasibini alır. İnsan artık turnalara sevdalı, saf ve temiz değildir, tersine her an yarış halinde olan, birbiriyle savaşan, yönsüz ve hissiz, aidiyet duygusu parçalanmış geniş kalabalıkların insanıdır. Kentsel yaşamın karmaşıklaştığı, insan ilişkilerinin otokontrolünü yitirdiği bir dönemde, insan gerçekliğini artık eski söyleyiş tarzları ile anlatamayacağı hissinden hareketle, şiirin ana unsurunu imgeye yaslandırır Turgut Uyar.

Şiirde mekan içinde belli başlı yerlere oturmuş olan anlam, artık sözcüklerin çağrışımsal yelpazesi içinde erimiştir. İmgenin yoğun biçimde kullanılmasıyla birlikte dil giderek ağırlaşır; açıklık yerini kapalılığa bırakır, anlam teklikten çokluğa kayar, somut olandan soyuta ve kimi durumlarda da tersten bir yol izleyerek, soyuttan somuta olana geçiş fütursuzca gerçekleşir.

Tüm bu niteliksel dönüşümler, kendisini 1959’da yayımlanan ‘Dünyanın En Güzel Arabistanı’ adlı üçüncü kitapta dışa vurur. Bu kitapla Uyar, İkinci Yeni şiirinin en önemli şairleri arasındaki yerini alır.

Üçüncü kitaptan sonra yayımlanan diğer şiir kitapları ( Tütünler Islak, 1962; Her Pazartesi, 1968; Divan 1970; Toplandılar, 1974; Kayayı Delen İncir 1981.) ile de bu yer perçinlenip pekişir. Özgünlüğü yakalamış ve bu anlamda kendi şiir yatağına oturmuştur. Kendi özgünlüğü içinde neyi işlemiştir Uyar?

Modern yaşamın boğucu ortamında kendini yitirmiş insanın açmazlarını, acılarını, sıkıntılarını, iç çatışmalarını; bir başka ifade ile kapitalist üretim ve insan ilişkilerinin tam ortasında, kendi gerçekliğine yabancılaşmış insanın, modern zamana indirgenmiş trajedisini kimi zaman ironi ile karışık, kimi zaman dehşete düşürecek denli kasvetle ele alıp işler.

İnsanın yabancılaşmış ilişkiler ağı içindeki her türden pratiğini, yukarıda da bahsettiğimiz gibi, siyasal olandan yalıtılmış bir tarzda ele alışının doğal bir sonucu olarak, Uyar, korkunç derecede umutsuz ve mutsuzdur. Türkiye şiirinin belki de en umutsuz şairlerinden biridir Uyar.

Neden korkunç derece umutsuzdu şairimiz? Bu sorunun yanıtını genelde dünyanın, özelde Türkiye’nin o dönemki toplumsal-siyasal koşullarında aramak gerekmektedir. İkinci Paylaşım Savaşı’yla yerle bir olmuş Avrupa Uygarlığı; milyonlarca insanın savaşlarda yaşamını yitirmesi; toplama kamplarında faşizmin işkenceleriyle, gaz odalarında boğularak öldürülen binlerce insan; Türkiye’de 12 Mart faşizminin genç devrimcileri hiç çekinmeden katletmesi; binlerce insanın hapishanelere kapatılması gibi birçok toplumsal olay, şairin umutsuzluğuna zemin hazırlamıştır, diyebiliriz.

Ayrıca tüm bunların yanı sıra toplumsal dünyanın kapitalizmin müdahaleleriyle kirlenmesi, insan doğasının kar hırsı ile bozunuma uğratılması, iktidar ilişkilerinin insan dünyasının hemen birçok alanını kuşatması gibi durumlar da Uyar’ı umutsuzluğa sürükleyen diğer önemli olgular arasındadır.

Bu kasvetli ve mutsuz ruh halinin egemen olduğu şiirlerinde, birey olarak insandan (İnsanı yukarıda da bahsettiğimiz gibi imge ve bilinç öğelerinden damıtarak ele aldığı için, aslında bu insan ‘soyutlamaya tabi tutulmuş insan’dır.) yola çıkar ve giderek toplumsal olana geçişi sağlar.

Toplumsal olan bireyin acılarını, sıkıntılarını ayrıntılı bir biçimde işler. İnsan kuşatma altındadır Uyar’a göre, ilginç olansa bir şair olarak bu kuşatmanın bilincine varmasına rağmen; kuşatmayı yarıp özgürlüğe varmak için insanoğluna herhangi bir şey öner(e)memektedir şairimiz.

Tavır olarak insanlığa bir çıkış yolu önerememek şeklinde gerçekleşen bu durum bir süre sonra yüzleşilen hakikate boyun eğişi, bu da en nihayetinde hakikatten kaçışı beraberinde getirmiştir.

Uyar’ın şiiri, bu yönüyle ele alındığında iktidarların kuşatma girişimlerine, bir karşı koyuş, başkaldırı aracı değil; tersine bu kuşatmaların etkisiyle hüznün, acının ve umutsuzluğun hükümranlığını sürdürdüğü bir tür ‘kaçış’ şiiridir.

Buradaki kaçış, kuşkusuz ki insan gerçekliğinden değil; onun gerçekliğe yönelik tavır alışlarından kaçıştır. Yoksa insanın gerçekliği ile öyle veya böyle yüzleşmektedir fakat bu yüzleşmeden ileri anlamda bir sonuç çıkar(a)mamaktadır. Yılmaz Odabaşı konumuzla ilgili olarak, bir yazısında şair ve şiir için şunları söyler: ‘Çağ, beraberinde birçok sosyal, kültürel dönüşümle birlikte, insanlığın sanayi cehennemindeki yalnızlığını da giderek büyütüyorsa ve şair için şiir, bir duyarlılık üleşimi olarak bu mutsuz olma durumuna da bir manifestoysa eğer, bu manifesto yeniçağda boyutlanmak zorundadır.’ (1)

Odabaşı’nın bu ifadelerinden yola çıkarak Uyar için şunu söyleyebiliriz: Uyar, sanayi cehennemi içinde kıvranan ve yalnızlığı giderek boyutlanmış insanı, mutsuzluktan ve umutsuzluktan kurtarmak için bir ‘manifesto olma zorunluluğuna’ teğet geçmiş bir şairdir.

Sanayi toplumu içindeki insanın derin yalnızlığını ve yabancılaşmasını, gerçekten de son derece çarpıcı bir biçimde işlemiş; insanın ayrıntılarına inebilmeyi başarmış; pazar ilişkileri içindeki insanın metalaşmış hislerini estetik olarak başarılı bir tarzda ele alabilmiştir. İnsanın kuşatma altındaki dünyasını, dehşetin sınırlarında gezinmesine rağmen, soğukkanlılıkla karşılayabilmiştir.

‘Geyikli Gece’ şiiri bu açıdan anılmaya değer en önemli şiirlerindendir. Şiirde, endüstriyel toplumun insan gerçekliği ironi ile karışık bir biçimde şöyle ele alınır:

‘Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.’

Toplumsal-bireysel dünyanın iktidarlarca kuşatılıp darmadağın edildiği, yabancılaşmış insan öznesinin yabancılaşmasında uçlaştığı, doğasının medya ve iktidarın tekelinde olan bilgi ile çarpıtıldığı, toplumsal reflekslerinin köreltilip etkisizleştiği ve tüm bu durumlara tabi kılınması yetmiyormuş gibi piyasa ilişkileri içinde sömürülüp yutulduğu bir cehennemde insana ait olan her şeyin naylonlaşması…

Her şeyi naylondan olan insanın beş on bin birden ölümü, hem de her gün her saniye… Ve bu durumun korkulacak bir şey olmadığı yönündeki ifadeler… Buraya kadar olan kısım anlaşılabilirdir. Fakat bu durumun tanığı olan şair ve aslında ondan önce insan, yabancılaşmayı kırmaya yönelik hamlelerde bulunmak yerine; her ne kadar ‘korkmayın’ diye telkinde bulunsa da korkar, geri çekilir, umutsuzluğa kapılır ve kendine yönelir; kendi yalnızlığına, acısına, hüznüne…

Uyar’ın şiirlerindeki yalnızlığın, sertelen yaraların, kavuran acıların ve üst boyuttaki umutsuzluğun kaynağı da tam burada yatmaktadır; bir başka ifade ile insanı tanıdıkça ona uzak düşmesindedir. Öyle ki insana olan bu mesafe kendisini, Geyikli Gece şiirinin en son dizesinde ‘Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.’ diyerek dışa vurur.

Bu durumu salt Geyikli Gece şiiri ile sınırlamak da yanlıştır; çünkü Uyar’ın tüm şiirlerinde bu kendi yanaklarını öpme halinden veya kaçışından bir parça da olsa bulunmaktadır. Bu ruh halinin yaygın olarak işlendiği şiirleri ise genelde uzun ve soluksuz şiirleridir.

Sözgelimi ‘Her Pazartesi’ adlı kitabında yer alan ‘Ölü Yıkayıcılar’ şiiri veya ‘Tütünler Islaktı’ kitabında yer alan ‘Terziler Geldiler’ gibi şiirleri bunlara örnek olarak gösterebileceğimiz şiirlerindedir Uyar’ın. Peki Uyar’ın şiirlerinde hakim olan bu kasvetli havanın nedeni neydi? Onu insandan koparan ve acıya gömen ne gibi sebepler olabilirdi?

Bu soruların yanıtını aslında yine Uyar’ın şiirlerinden yola çıkarak yanıtlayabiliriz. Fakat bu kez şiirlerinden hareket etmektense O’nun şiir hakkındaki görüşlerinden yola çıkarak yapalım bunu; çünkü şiir hakkındaki görüşlerinde genel anlamda insana ait görüşleri de yer almakta. Şöyle bir çözümlemede bulunur şiir için: ‘Şiir çıkmazdadır. Bütün şiir yazanlara, edebiyat yazanlara hatırlatmak gerekir: Şiir çıkmazdadır. Çünkü insan çıkmazdadır. Toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor, insanın ilişkileri ve sorunları değişiyor.’ (2)

Bu ifadeler dile getirildiği dönemde birçok eleştiriye maruz kalmıştır.

Şiirin çıkmazda oluşunu insanın çıkmazda oluşu ile ilişkilendirerek ele almakla, aslında endüstriyel toplumun insanını çıkmazda görmek aynı anlama gelmekteydi. Bu ise yukarıda değindiğimiz üzere Uyar’ın, şiiri, insanın kuşatmaları yarıp kurtuluşa yönelik bir manifesto olma zorunluluğu ile anlamlı kılarak ele almamasından kaynaklanmaktadır.

Şiiri ve aslında ondan önce insanı çıkmazda görmek gerçekten de son derece radikal bir tutumdur; çünkü kapitalizmin alternatifi konumunda olan sosyalizmin gerçeği öyle veya böyle göz ardı edilmektedir. Kullanılan çıkmaz sözcüğünün anlamını ‘çıkışı olmayan yol, kör nokta’ olarak ele aldığımızda insanın tarihsel anlamdaki diyalektik gelişiminin reddi olan bir aşamaya geliriz ki bu da büsbütün metafizik idealizmdir. Ama Uyar, yazısının sonuna doğru şu ifadeleri kullanarak insanı kör noktadan çekip almaya çalışır ‘… Bu çıkmaz; bilince, bilgiye uygunluğa, çağdaş şiire ve insana yeni bir imkandır.’ Çıkmazda olmanın bilincine varmakla çözüm olanaklarının belireceğini ifade eder. Dikkat edilirse insan ve şiirin durumunu nitelemede ‘çıkmaz’ sözcüğü kullanılır.

Bu sözcüğün anlam vurgusu ise insanoğlunun kuşatmalara karşı tavır alabileceği hemen bütün direnme alanların iflas ettiğine yöneliktir. Aslında burada ‘çıkmaz’ sözcüğü yerine ‘tıkanma’ sözcüğünün seçilmesi çok daha anlamlı olacaktı; çünkü tıkanma, kör bir noktada gerçekleşse de beraberinde çözüm yollarını ve arayışlarını devre dışı bırakmayan, bunlara olanak sağlayan bir anlamı kapsamaktadır.

Kaldı ki toplumsal-siyasal dünyadaki çalkalanmalar ile edebiyat alanında olsun, siyaset alanında olsun tıkanmalar yaşanabilir. Fakat bu her şeyin bittiği anlamına gelmez tersine yeniden yapılanma, eski tutumları gözden geçirme, farklı tarzlarda hareket etme gibi durumları doğurur ki bu çözümün her koşulda mümkün olduğuna göndermede bulunur. Nitekim tarih bu anlamda bunun örnekleri ile doludur.

Yüzyıllarca edebiyatımıza egemen olan Divan Edebiyatı’nı buna örnek olarak gösterebiliriz. Divan edebiyatı, gelişiminin ‘belirli bir aşamasından’ sonra, toplumsal yapıdaki değişimlerle birlikte artık insanı ifade etmede yetersiz kalmış ve hatta karmaşıklaşan toplumsal-siyasal ilişkilerin çözümü noktasında hamlelerde bulunmak isteyen insanlığın, bir noktadan sonra önünde engel olmuştur. ‘Tıkanma’nın anlamı da tam bu noktadaki engel oluş durumunda kendini bulur.

Nihayet on sekizinci yüzyılın sonu ile on dokuzuncu yüzyılın başlarında Divan Edebiyatı büsbütün tarih sahnesinden çekilir. Bu tarihten silinme durumu ile edebiyat alanındaki gelişim sona mı ermiştir? Kuşkusuz bu sorunun yanıtı ‘hayır’dır; edebiyat, gelişimine devam etmiştir fakat başka tarzlar ve yöntemlerle.

Asım Bezirci, Uyar’ın şiir ve insan hakkındaki bu yorumu için ‘… Uyar’a göre şiirimiz, hatta edebiyatımız tümüyle çıkmazdadır. Doğrusu, aşırı bir yargı!'(3) diyerek eleştirmiştir, ki bu eleştiriye katılmamak neredeyse imkansızdır; çünkü gerçekten de Uyar’ın yargısı aşırıya kaçan bir yargıydı! Şimdi bu tartışmaları bir tarafa bırakarak yeniden Uyar’ın şiirlerine dönelim.

Acının Kanlı Denizinde Çırpınan Bir Yaralı Şair…

Neye baksa, neye dokunsa hep acı ile karşılaşır Uyar. Acı olgusu, şiirinin ana omurgasıdır ve diğer bütün unsurlar hep bu ana öğe ile anlamlıdır.

Acıları, yaraları, yaraların durmak bilmez kanamalarını öylesine yoğun bir biçimde işlemiştir ki okuyucu bir noktadan sonra bu acılardan ‘paramparça olur’ bir hale gelir.

Şair, acının şiirdeki ifadesini ise, kendine özgü olan bir tarzda, yarı mitsel-yarı dinsel diyebileceğimiz bir tarzda, son derece yoğun ve çağrışım etkisi yüksek olan sözcüklerle işler.

Kullanılan bu tarz sözcüklerle şiirde yakalanmaya çalışılan anlam tekdüzelikten sıyrılır, çoğullaşır ve öyle ki okur, her defasında başka başka anlamları yakaladığı çok katmanlı bir anlam silsilesi içinde bulur kendini. Bu durum da, imgeye yaslanmanın doğal ve bir o kadar da kaçınılmaz sonucudur aslında.

Uyar’ın şiirindeki bu özellikleri somutta ele almak için yazımızın giriş bölümünde yer alan dizeleri değerlendirebiliriz. Bilindiği üzere tarihin geçmiş dönemlerinde, ilkel insan toplumlarının yaşamlarını sürdürdüğü ilk mekanlar ve bunların düzenlenmesi basit üretimler ve üretim ilişkileri ekseninde cereyan ediyordu.

Toplumsal altyapının bu ilkel doğasına bağlı olarak yükselen üstyapı örgütlenmesi de kendi gerçekliğini üretim ve ondan elde edilen gelirin bölüşümü ve tüketimi üzerine şekillendirdi. Köle emeği üzerine kurulan ilkçağ uygarlıklarının yönetim aygıtları, artı-ürünün kontrolünü sağlamak için bir dizi uygulama sistemleri geliştirdiler.

Tarihin bilinen en eski devleti olan Sümer devletinde bu uygulamaları, adına Ziggurat denilen geniş tapınaklarda (Bu tapınaklar tapınma işlevlerinin yanı sıra aynı zamanda toplumsal üretimin organizasyonun sağlanıp siyasal yönetimin şekillendiği alanlardır da) yaşayan, göksel iktidarla yersel iktidar arasındaki iletişim halkasını sağladığını düşünen, başrahip, başkomutan ve başyargıç konumunda bulunan seçkin kişiler sağlıyordu. Bu kişiler ilk mekansal yapılanmaların da mimarlarıdır. Yaratılan bu mekanlarda gerçekleştirilen ibadet biçimleri, tanrılara sunulan kurbanlarla anlamını kazanıyordu.

Bu sunum o dönemlerde kimi uygarlıklarda tapınak önlerinde, kimi uygarlıklarda tapınak içlerinde dinsel bir törenle gerçekleşiyordu.

Tanrılara sunulan kurbansa, insandan başkası değildi. İşte insanların, keskin bıçaklarla boğazlanıp kanlarının akıtıldığı, kurban törenlerinin gerçekleştiği bu kutsanmış mekanlara ‘sunak’ deniliyor.

Uyar, dinsel bir durum olan kurban olma eylemini, tarihten çekip alır ve bugüne getirir. Fakat orada da durmaz ve dünyayı genel anlamıyla bir ‘sunak’ olarak nitelendirir ve kendisini de kalemini dahi sunduğu ve artık yaralarından kanı akmayan bir kurban olarak, o sunak içine yerleştirir.

Bu tarz dinsel-mitsel söylemlerden yararlanarak kurulmuş birçok şiiri bulunmaktadır Uyar’ın. Yukarıda da değindiğimiz gibi bu durumuna kaynaklık eden ana unsur, acıdır. ‘Acının Coğrafyası’ adlı şiirinde bu durumu tüm netliği ile gözler önüne serer:

‘Kutsal acı besleyen acı sütünü emiyoruz
Yatıyoruz seninle terli döşeklerde
Saati seninle kuruyoruz bir çalar saati
Sen donatıyordun kalbimizi
Kalbimiz çoğu zaman yeterli ve ürkek
Kendi çoğunluğunu kendi üreterek…’

Acının sütünü emerek beslenen, onunla yatıp onunla kalkan ve kalbinin tüm çoğalma hallerini ondan etkilenerek yaratan bir şair için, ‘dünyanın bir sunak’ olarak ele alınmasında yadırganacak bir durum bulunmamaktadır.

İnsanı siyasi yanlarından yalıtılmış olarak ele almasına, çıkmazda olarak görmesine karşın son derece ustalıklı şiirlerin altına imzasını atmış ve biz yaşayanlara yazdıkları üzerine düşünerek, ‘insanı’ tanımada ama öyle ama böyle ışık tutabilecek bir şairdir Uyar. Bunu yaparken kendisinin bir kurtuluş olmadığını belirtir; o sadece insanın yaralarını tırmalar, onlara dizeleri ile tuz basar ve hep daha fazla acı ile insanın kendini bulacağına inanır: ‘Çoğalmak için. Hep. Kanattığım bir yara gibi./ Yatarım./ Hep kendiliğinden kanayan. Ve herkesin./ Kendini bir evrensel kurtuluş sanışı gibi./ Ve kendi ölümünü. Bir uzun. Uzunca. Bir ırmağın karşısı gibi…’

Yaralarını çoğalmak için kanatan ve kendini bir evrensel kurtuluş olarak görmeyen bir şairin, insana ve yaşama dair söylediklerinde acıyı ve hüznü de anlatsa alınacak onca anlam ve tat olduğunu belirtmeliyiz. Hatta insanın kimi zaman bunlara da ihtiyaç duyduğunu, modern toplumun cehenneminde yerini bir türlü bulamamış insanın, yapay şeylere hüzünlenip, yapay şeylere karşı acı çektiğini göz önünde bulundurursak; şairin söylediklerinin daha bir anlamlı olacağı açıktır.

Cemal Kanayazan


Kaynakça:
1) Yılmaz Odabaşı, Yazın, Frankfurt-Almanya, s.78, Kasım 1997
2) Turgut Uyar, Çıkmazın Güzelliği, Dönem, Kasım 1963
3) Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı, Evrensel Bas. Yay. S. 103

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sabahattin Ali: Bizden yirmi bin yıl evvelki insanlar tabiatta saklı duran ruhu bizden iyi anlamışlar…

Böyle bir geceyi bütün varlığımızla içemeyişimizin sebebi kafamızı birçok saçma şeylerin doldurmuş olmasıdır. On bin yirmi bin sene evvelki insanlar...

Kapat