Edebiyatla Metafiziğin Stratejik Ortaklığı: Özneyi Bin Yıllık Yalnızlığından Kurtarmak

zitlikKusurlu ve eksik yanlarımızı saklamak için edebiyat eşsiz bir zırh sunuyor; yazın bunu dinsel bir içerikle yaparsa öznenin sadece kusurlu yanlarını saklamakla kalmaz, aynı zamanda ona erdemlilik bile bağışlayabilir. Örneğin şiiri savaş ve barbarlık karşısında bir şey yapamamanın verdiği vicdan azabı ve pişmanlıkla yazanlar var.

Metafizik alanın giderek daraldığı ve özellikle dinin bireylerüstü bağlayıcı gücünü yitirdiği bir dönemden geçiyoruz. Bireye sorgulamadan sorunsuz a priori olarak sunulan metafizik, oysa ki ona çirkin gerçeklikten kaçış olanağı tanıyordu.
Peki edebiyet ile metafizik arasında uyumlu bir birlik mümkün mü. Öncelikle bu birliğin geçmişten beri hep sorunlu olageldiğini söylemeliyim.
Dinin baskıcı karakteri üzerinden bir gerilim ilişkisi şeklinde seyreden bu sahte birliğin sekülerleşme ile birlikte giderek çözüldüğünü saptamak mümkün. Sekülerleşmeyi, din başta olmak üzere tahakkümcü kurumlara karşı beşeri olanın muhalif gücü olarak değerlendiriyorum.
Boşluk ve evrensel yabancılaşma tehdidiyle karşı karşıya kalan bireyin dünyayı anlamlandırma arzusu giderek artıyor. Yazın işte tam bu kavşakta devreye giriyor ve gerçeklik ile metafizik arasındaki geçişkenliğin yeniden inşasında önemli bir rol üstleniyor.
Günümüz modern yazınında din motifinin kullanılması, gerçeklikle bütünlük ve etkileşim duygusunun dağıldığı yerde, bireyin maneviyat aracılığıyla bu dağılan etkileşimi yeniden kurma ihtiyacından kaynaklanıyor.
Edebiyatta dekor işlevi gören dini metaforların, “modern mitolojinin yeni estetiği” ni inşaa etmek arzusundan kaynaklandığını düşünüyorum. Ancak bir mitosun açtığı yarığı başka bir mitosla kapatmaya çalışmak pek bir anlam teşkil etmiyor. Örneğin yaradılış anlatısının kurucu mitoslarından olan Habil-Kabil hikayesi aracılığıyla, mitosun binary karşıtlığı üzerinden, bir erdemlilik iletisi sunmak, edebiyata yakışmıyor. Buradaki paradoks birbirine karşıt iki ayrı okumaya olanak veren iki uyuşmaz ahlak geleneğini bir araya getirme çabasıdır.Ayrıca bu karşıtlık üzerinden verilmeye çalışılan ileti bir travmayı da açığa çıkarıyor; bu travmanın adı insanlık ailesinin tanrıya olan güven bunalımıdır.
İnsanın trajik yazgısını yeniden kodlama girişimi altında yapıtın kendi metafizik emellerini gizlenmek istemesi, edebi etik açısından sıkıntılı bir durum.
Yazında romantik bir şekilde geçmişe yansıtılan ve kendini dünyanın kayıtsızlığına açtıkça eskil bir mutluluğun bilincine varan öznenin, bu bilince ulaşmak için aslında metafiziğe ihtiyacı yok.
İçinde yaşadığımız gerçek dünyanın karşıtlıklarından yola çıkan, aslen bu dünyaya ait bir tözün dinsel ifadesi zorlama bir mistisizmidir.
Dünya ile ahiret arasında soyut ve geçici bir uzlaşma alanı tanımlamak iddiasında olan yazının/şiirin dinsel tezleri, sadece belli bir tüketici kitlesine hitap ederek siyasi bir ileti taşıdığını da açığa vuruyor.
Peki, bireyin hakikatle olan ilişkisine asketik bir reçete sunan dinin yazındaki savını, teolojik içeriğinden soyutlayarak okumak mümkün mü?
Kusurlu ve eksik yanlarımızı saklamak için edebiyat eşsiz bir zırh sunuyor; yazın bunu dinsel bir içerikle yaparsa öznenin sadece kusurlu yanlarını saklamakla kalmaz, aynı zamanda ona erdemlilik bile bağışlayabilir.
Örneğin şiiri savaş ve barbarlık karşısında bir şey yapamamanın verdiği vicdan azabı ve pişmanlıkla yazanlar var. Bu onların şiirini daha fazla erdemli yapmıyor. Sahici erdemlilik kanımca daha yüce bir yaşam uğruna bizi sarmalayan zamanın ruhunu redetmeyi ve onun dışına çıkmayı hedeflemektir.
Birey ile metafiziği uzlaştırmak gibi masum bir niyeti olduğunu varsaysak bile, din bunu bireyi gözden çıkarmak pahasına yapar. Çünkü yaslandığı proje “kamucu” ve kollektivisttir.
A.Camus’nun da söylediği gibi barbarlık ve yoksunluk çağında “bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydir” Ancak buradaki kamuculuk herkesin mutluluğunu amaçlayan bir erdemlilik içermez, aksine “tanrının sevgili kullarının” mutluluğudur söz konusu olan. Kısacası ben sanat ile din arasındaki dikotiminin geri döndürülemez olduğu kanısındayım.
Peki edebiyata toplumsal antagonizmaları uzlaştırmak gibi iddialı bir işlev yüklenebilir mi? Ben bunun hep felsefenin alanına giren bir ödev olduğunu düşünmüşümdür. Yazına usun düzensizliğine düzen, kırılan anlama içerik katan, anımsatan ve kuşatan bir işlev yüklemek dışında başka görevler vermek ona tecavüz etmektir.
Yazın kapalı devre sıkı sıkıya içine kapalı bir alan değildir, tabii ki evrensel olanla ilişkilidir. Ancak edebiyata yüklenen, insanın beraberliğine, kardeşçe dayanışmasına ve herkesi kapsayan evrenselliğe dair toplumcu ileti yaymak görevi, kulağa hoş gelse de “kamucu” olanı önceleyen siyasi bir görevdir.
Sanatı, edebiyat ya da şiiri bir kuramın kültürel metası haline getirip onu sloganlaştıran bu “kamucu estetiğin” yapıtı iktidarsız ve konformist kılmaktan başka bir işe yaradığını düşünmüyorum. Sanat toplumcu ve humanist yönelimini ifade etmek istiyorsa bunu ancak kamuyla arasına mesafe koyarak başarabilir. Bütünle aramızdaki mesafeyi kapatma hasretimizi kamçılayan bir bilinçlilik kanımca ancak böyle oluşabilir.
Leibnizci monadlar evrensel olana açılan bir penceresi olmadığı halde nasıl ki kendi içinde evrenselliği temsil ediyorlarsa, edebi yapıt da kendi özerk dünyasında evrenselliklerle ne kadar az uğraşırsa o denli evrenselle tutkulu bir bağ kurabilir.
Yazının özünden gelen temel savı, mutlak bir şeyi betimlemeyi içeren bir büyü etkisi yaratmak olmalıdır. Yazın tözünde taşıdığı büyüsünü, kamuyla arasında kayıpların ve mesafelerin umursanmadığı geçici bir tanım bölgesi yaratarak hem bireye hem topluma yayabilir. Fakat edebiyatın büyüsünü mitolojik olana yönelimle ya da metafizikle arttırmak onun rasyonel karakterini aşağılayıcı yapay ve zorlama bir teşebbüstür. Kültür endüstrisisnin manipülasyonlarına karşı koyacağım diye “irrasyonel” ve soyut olandan kaçınmak da yazının büyüsünü yok eder.
Şiir özelinde edebiyat, bana kalırsa, bir imgeler sağanağı ve “kavramların duygu banyosu” olmalıdır. Şair, dili tahrif ederek, söküme uğratılmış semboller vasıtasıyla sahte bir dünya yapılandıran kişi değil, bireysel ve toplumsal cinnetin alanından yıkıntının ötesindeki olanağı arayan kişi olmalıdır.
Şiirdeki coşku bunaltının vaadi gibidir. Şiirdeki pathos lirik olanda boğulmamalı ve vice et versa abartılı lirik de pathosu boğmamalıdır. Şiir imge metafor ve kavramlardan oluşan duygusal varoluş biçimlerinin takımyıldızı olmalıdır. Pathos şiire, duyguları altüst eden ve başdönmelerini zapteden bir anıklık bağışlamalıdır.
Şiir kanımca bir hikayeyle birlikte okunmalıdır. Şiirin hikayesi, bireyin sevgiye olan açlığını nefrete bağlayan ve tam tersi bu nefreti yazınsal anlamda sert bir estetiğe dönüştüren, hayatın intikamını kendi corpus’undan alan, kendi krallığında evrensele erişimi olmayan bir monad gibi, yalnızlığı salt özgürlük olarak anlayan bir anlatı olmalıdır.
Şiir kendiliğin bilgisi değildir, şiir her halükarda kendisinin değillemesidir: muhafaza edip aşarken yok sayar; kendisini hayatın piç bilgeliğini açığa vuran apriori’ye kapatır.
Şiirin bütün geleneklerini, yapısal ve zihinsel düzenini parçalayıp altüst eden Rimbaudçu düzyazı şiir geleneğinin yarattığı dil, günümüz modern şiirinin yazınsal temellerini oluşturur.
Uyağa bağlı ritmin ardında yarı-bilinçli imgeler ve bir rüya durumunu andıran resimleriyle Rimbaudçu şiir kanımca, insanın taşıdığından kaçarak kurmaya çalıştığı estetik yalnızın sıkıntısına açılmış pencereleri kapatıyor.
Edebiyatın anlatısındaki özne bazen yaşamın bahşettiği sonsuz olasılıkların içinde kaybolmayı seçer, bazen de hayatın anlamını geçen zamana yükler. Öznenin yaşamayı bir seçenek olarak mı yoksa eşsiz bir hak olarak mı gördüğü onun özgürlük karşısındaki tavrını belirler.
Her sabah yeni bir barbarlığa uyanırken yeniden şaşırıyoruz, oysa ki bu yeni ortaçağ, “tarihsel akşamdan kalmaların” sabahıdır. Deneyimlemekte olduğumuz şeyin, kilometre taşları periklesçi sözümona demokrasi ve platoncu seçkinci iktidar anlayışıyla döşenmiş eskil bir felsefenin barbarlığı olduğunu düşünüyorum.
Ölümün bir istatistik ve devlet işi olduğu modernite ve çağdaş siyasi toplum, insanı mutsuzluğa düşürme makinası değilse ne?
Kapitalist modernizmin bu mutluluk mantığına bir kırılma bağışladığını belirtmeliyim. Her gün ikna diktasının yeni türevlerine uyanıyoruz. Reklamlar, kuramlar, moda, siyaset, silahlı mücadele, aidiyet, hatta yazın da bu ikna barbarlığının bir yöntemi olarak işlev görüyor.
iletişimi ve iknayı reddetmenin, daha düşmanca ama en güçlü iletişim aracı olduğu savlanıyor. Bence yazın öznenin benlik ve varoluş sorununu, varlığa dair o bitmeyen uğultuyu dindirdikten sonra susmalıydı; zira edebiyat “vazgeçerse” daha çok duyurabilir sesini; ancak iknadan vazgeçerse, kalemle yırtılamayan o gizemleri, dolaysızlığın güçleriyle, deneyimle, aposteriori olarak açığa çıkarmak için konuşmaya devam edebilir.
Sözün simyasını keşfeden, yazınsal yapıtı tamamlayan ve ardından sessizliğe erişen varoluşçu tavır, şiire felsefi bir anıklık ve arınma bağışlar.
“Sanat, insanı ortak acılar ve sevinçler aracılığıyla evrensel gerçeğe bağlar”, der A. Camus.Oysa bir zamandan sonra yeni baştan başlamak ve evrensel olana bağlanmak için özel güçlere ihtiyaç vardır. Benim gücüm ise uzun yıllar süren yurtsuzluğum sırasında ve hayatımdaki derin kırılmalardan sonra tükendi.
Dünyanın öbür ucunda korkunç bir bırakılmışlık duygusuyla yaşayan horgörülmüş ve aşağılanmış özne, sesinin yerine ulaşmadığı düşüncesiyle yazınsal yapıta ihtiyaç duyar. Edebi eser, zorbaların sesini kıstığı, homojenize iktidar hegemonyasının yapısal olarak dışladığı, yaşamı epsilon civarındaki salınımlardan oluşan yalnızı, yalnızlığından kurtarabilir mi?
A.Camus’nun savladığının aksine, herkesin kendi dramını sonuna kadar yaşamasını beklemeden hayatın gerçeğine ulaşılabileceği iyimserliğini, edebiyat veya genel olarak sanat o yalnıza bağışlayabilir mi?

Proustçu Estetikte Özne
Maddi ayrıntılara odaklanan Proustçu aksiyomdaki saplantı, adeta teolojik bir düşünüşün, ölümsüzlüğün maddiyata bürünmesine neden olur. Proust dinsel olmayan bir dünyada metafiziğin yeni bir estetiği” ni inşaa ederek yaşama ölümsüzlük kazandırmıştır.(Kayıp zamanın İzinde)
Ölümlüyü hafızanın en açışkan izlerine teslim ederek betimleyen Proust, ona adeta bir ölümsüzlük bağışlar. Ölümlü varoluş Proust’ta, kendisini çiğneyip geçmişi ve geleceği yutan ve şimdiye odaklanan bir ermişlik mertebesidir. Her ölümlü kısacık ömründe doğmuş, sevmiş, okumuş, ağlamış, gülmüş, darılmış, uyumuş, uyanmış, kirlenmiş ve olasılıkla arınmıştır. Çoğu insan bu süreçlerin ayırdına bile varmadan ölür.
Bazılarımız yumuşak ve sarsıntsız intihar biçimlerini zamana yayar, bazılarımız kahramanca davranışlar sergilerleriz, bazılarının yaradılışında bu yoktur. Çoğu insan binlerce harfin içinde bir harf, milyonlarca, milyarlarca kum tanesinin içinde bir kum tanesi gibi yaşar. Gün gelir insan toprağa eğilir, mürekkep damlası gibi kağıda akar, sayfanın bir yüzünde yaşar, arka sayfada gölgesi vardır belki, belki de hiç yoktur.
Proustçu estetik varlığa zamanla ilgisiz, başlangıcı ve sonu olmayan ölmezlik, ebedîlik, sonsuz ve ölçülmez zamanlarla bengilik bağışlar.
İnsan karanlıkta bir alev gibi parlayıp söner.Uzun bir gecede sadece bir düşünce kırıntısı gibi insan öylesine kısacık bir anda yaşar ki, ömrüne, ancak kalbinin ve aklının genişliği kadar zaman kazandırabilir; ömre eklenen bu zaman da aslında nihayetinde bir yanılsamadan ibarettir.
Paris semalarındaki savaş uçaklarını betimlediği zaman dahi “bu iç karartıcı durumun en güzel tarafı, parislilere gökyüzüne bakmanın güzelliğini hatırlatmasıydı”, diyen Proust, savaşın da olumlu çağrışımları olabileceğine dair bir naiflik sunar. Özgürlük yanılsamasını yalnızlığı yücelterek kutsar.
Vazgeçemediği güzellik ve kopamadığı kamu arasında adeta bir gerilim estetiği oluşturan şairin de yargılamak gibi bir kaygısı olamaz. İnsanın kollektife doğduğu aynılık barbarlık ve yalnızlıktır aslında. Nietzsche’nin de gönderme yaptığı anlamda sanatçının “yaratıcı” meziyeti yargılamaz aksine kapsayıcıdır. Burdaki yaratıcılık saçmaya (absürdite) anlam ve ölümün kendisine hayat bağışlayan sanat yapıtıdır. Bir eylemin sorumluları olsa bile “suçlusu” yoktur. Çünkü insan tarihi başlatmadı onu tanrı başlattı; bu anlamda yargılanması gereken suçlu tanrının kendisi ile onun başlattığı tarihi sürdürenlerdir.
Anlatıların sınırlarını göstermede, sorular sormada ve evrensel cevapların gücünü sarsmada yapıbozumcu bir yaklaşım kullanılabileceğini düşünüyorum. Özneyi bin yıllık yalnızlığından kurtarmak için anlatılar kurmak yerine onları yapıbozumuna uğratmak gerekir.
Edebi yapıtın nesnenin kurulu düzenini altüst eden yapısökücü bir etkisi olmalıdır. “Yapısökümünün uçurumuna düşmek olasılığı, bize hem zevkle hem de korkuyla esin kaynağı olur; bizi asla dibe vurmama beklentisi ve olasılığıyla adeta zehirler.” G. C. Spivak
Batı diyalektiğinin konvensiyonel bilgeliğini red ederek milliyetçi, marksist ve post-sömürgeci hıstoriografiyi (tarihyazımını) sorgulayan yapısökücü tavır üretken bir tavırdır.
Batı diyalektiğini bir yeniden değerlemeye tabii tutarken, antagonist bir düalizm üzerinden felsefeye karşı şiiri, vahiye karşı aklı, yapısal olana karşı yaratıcılığı, episteme karşı techne’yi (sanatsalı) öncelemek yerine gerçeğe ve özgürlüğe bu diyalektiğin tüm mirasını kabul ederek ulaşmak mümkün.
Faust ile Don Kişot’u Godot ile Tanrı’yı bir antagonizmler manzumesi olarak karşıtlık belirlenimi içinde algılamak yerine her şeyi bir symbiosis olarak okumak bence daha doğru. Zira evrendeki her şey bir symbiosis’ten ibaret.Biyolojik terim olan symbiosis, aynı ortamda buluşan iki değişik organizmanın birbirinden etkilenmesi anlamına geliyor.
Arzu ihlalcidir belli sınırların ötesine gitme dürtüsüdür.Özneyle arzusunun nesnesi arasında en geçişsiz ilişkiyi nesnenin fetiş karakteri üzerinden belki şiir kurabilir.
insanların temel libidinal açmazlarına yanıt arayan yazının zaman zaman pornografi tuzağına düşmesi pekala mümkün. Zira sürekli olarak değişen kaleidoskopik bilinç ekranında, hem sıradan malzemeyi, hem de pek derinlerdeki (bilinçaltı) malzemeyi yansıtma arzusunun böyle bir riski var.

Josef Kılçıksız
PhL (Univerity of Tammerfors, Finland)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Amerikan seçimleri: Neoliberalizmin ve burjuva demokrasisinin iflası – Fikret Başkaya

1981 yılında Ronald Reagan "Büyük Amerika'yı yeniden kurma" vaadiyle başkanlık koltuğuna oturdu. Geride kalan 35 yılda Amerika küçülmeye devam etti....

Kapat