Yanık Yağ Kokusu – Josef Kılçıksız

AşkOnda gördüğüm “yaşama acemiliği” ruhumu sızlatırdı, onu kederli yalnızlığımın cenneti sanıyordum. Otoriter babamdan kurtulduğumu sanırken başka hapishanelere koşar adım gitmişim meğerse. Ona bakarsanız, hangimiz kendi hapishanemizi yaratarak yaşamıyoruz ki…

Yanık Yağ Kokusu

Bir zamanlar karşı sokakta komşumuz olan pek güzel bir kız vardı. Ben yirmili yaşların alevindeydim, onun cilveleşen hali kanımı kaynatmıştı.
Erkek konuşmaları işte bilirisiniz. Mahallede, etrafta böbürlenerek dolaşan ve ona buna mahremini anlatan bir aşığı vardı kızın. Ben o kasıntının ablasıyla flört ediyordum o zaman. Kasıntının ablası bir gün onları birlikte basmış ve abisini, “bu o…puyu bırakmazsan seni anneme söyleyeceğim”, diye tehdit etmişti. O günden sonra hiç görüşmediler.
Gel zaman git zaman o kızla aramda bir yakınlaşma oldu. Gizli gizli görüşmeye başlamıştık, her görüştüğümüzde bir kediyi okşarcasına ruhumu okşuyordu, adeta ömrümün sığınağı haline gelmişti. Sevişmelerimizi bir ayine dönüştürüyordu her defasında.
Onda gördüğüm “yaşama acemiliği” ruhumu sızlatırdı, onu kederli yalnızlığımın cenneti sanıyordum. Otoriter babamdan kurtulduğumu sanırken başka hapishanelere koşar adım gitmişim meğerse. Ona bakarsanız, hangimiz kendi hapishanemizi yaratarak yaşamıyoruz ki…
Kasvetli ve karanlık bir kış günüydü, pencereden soğuk, is kokulu bir hava içeri doluyordu. Gecenin bir saatinde kapım çalındı, açtım, karşımda o duruyordu, bir şey demeden içeri girdi, alkol ve sigara kokusu da birlikte girdi onunla, dışarıyı buraya taşırmıştı adeta, sus der gibi işaret parmağını iki dudağının üzerinde birleştirdi.
Hiçbir şey sormadım, gözleri kızarmış, yorgun ve esrik bir hali vardı, günün son noktasını koyan bir huzur anı yakalamışçasına koltuğa uzandı sonra alkol ve sigara kokan giysilerini çıkardı yavaş yavaş. Başını omuzuma dayadı. İnce kemikli elleri ve uzun parmakları vardı. Yüzümü okşarken ellerinin titremesine güçlükle engel olabiiyordu. içerisi ısınmaya başlamıştı bile, camda oluşan buğu, abajurun sarı ışığı altında, filize düşmüş kırağıyı anımsatıyordu. Üstünde oturduğumuz deri kanapenin zamanı emmiş kokusu, cam sehpanın üstünde duran viski bardağındaki dudak lekesi, o gecenin tanıklığını yapan sonrasızlığın tezahürleri gibiydiler.
Yüzükoyun yatarak, büyük bir teslimiyetle kendisini gücüme teslim etmişti. Kalçaları, beyaz kuştüyünden bir yastığa uzandığım duygusunu veriyorlardı, “beni istediğin gibi sevebilirsin”, dedi fısıltılı bir sesle.
Dışarıda kar yağmaya başlamıştı. Karanlığa yaslanmış yüksek binaları, elektirk direklerini ve kargaları olduğundan daha beyaz gösteren bir aydınlık kaplamıştı her yeri. Kar lapa lapa yağarken gövdeleri bir kar küresine girmişçesine dans ediyordu. Balkona çıkmışlardı, kadının saçlarında ve kirpiklerinde biriken kar kıvılcımları, teninin ince örtüsünün altında yatan magmanın etkisiyle çabucak eriyordu.
Yerçekiminden kurtulmuşçasına sıçrayarak bacaklarını sırtıma ve ellerini boynuma doladı. Ahırdan kaçan terli atların buğusu yükseldi gövdesinden…
Işığa tutulan bir uçurtmanın biri pamuktan öteki bakırdan örülmüş iki kuyruğu adeta birbirine dolanmış ve kar manzarasının bir parçası haline gelmişti. Kalçalarını bir kuşun kanat çırpışı gibi içeri ve dışarı çekerek orginin sürmesini sağlıyordu; ikimizi birden içine alan o akışın içine kapılmak ister gibi, kendi bedenin de bu devinimin bir parçası olmasını arzulayarak yapıyordu bunu.
Üşümüşlerdi, sevişirek içeri girdiler. Birden hıçkırıklarla ağlamaya başladı ve kalçasını aniden dışarı çekti. Sert bir coitus interruptus meydana gelmişti. 250 km/h hız ile yol alan bir Ferrari’yi apansız bir frenle durdurmaya eşdeğer bir şeydi yaptığı. Bir kayıkla kaygan sular üzerinde kayarken, kızgın bir demirin birden gölün serin sularına düşmesi gibi bir durum oluşmuştu, Adamın peni…den bir şeyler damladı acem halısının üzerine, halıyı ona İranlı bir arkadaşı hediye etmişti. “Kaygılanma o lekeler kalıcı değil”, dedi, adamı rahatlatmak istercesine.
Birden o kasıntıyla olan ilişkisini anlatmaya başladı.
“Annem hal ve hareketlerimden şüphelenmişti. Bir gün beni odasına çağırdı. ‘Kız yürüyüşün değişti senin, yoksa o Mahir denen pezevenkle mi yattın, kızoğlankız değil misin yoksa, aman Tanrım, olamaz tam bir kabus gibi’, diyerek ortalığı velveleye vermişti. Tam o sırada babam göründü ve öfkeyle yüzüme bir tokat patlattı. Anneme ‘buna dikkat et, bu orospu olacak’ dedi. Ağlamaya başlamıştım. Annem, ‘ne zaman nasıl oldu, anlat’ diye ısrar ediyordu. Mahir o gün serseri arkadaşlarının birinden bir arabayı ödünç almıştı, bana araba kullanmayı öğretecekti, beni kucağına oturttu, arabanın direksiyonunu kullandım.
Annemin gözleri faltaşı gibi açılmış beni dinliyordu, ben de ona daha çok acı vermek için her olayı ayrıntılara girerek anlatıyordum. Mahir’in kucağında oturuken sert bir şey bana batıyordu. O günün akşamı külodumda kan lekesi farkettim. Annemin nefesi sıklaşmıştı. Bir başka gün de bana arkadaşının evinde açık bir film izletti, filmde bir kadın bir erkeğin peni…ni emiyor, kadınlar birbirlerinin bacak aralarını yalıyorlardı.
Annem, ‘yeter artık orospuuu’, deyip sözümü kesmeye çalışıyor, ama bir taraftan da gözlerinde sanki görkemli finali kaçırmak istemeyen bir porno filmi izleyicisinin mastürbatif heyecanını seziyordum. Adeta izlenen ve sıvazlayan arasındaki ayrımın boşalma anında ortadan kalktığı bir durum söz konusuydu. Ayrıntı vererek anlatmayı sürdürdüm.

O gün seviştik, ama birleşme olmuyordu bir türlü. Annem, ‘neden, neden olmuyordu orospuu, o Mahir pezevengi iktidarsız mı yoksa, bir de ortada efelenerek erkeğim diye dolaşır’. Bilmiyorum anne, inan bilmiyorum. Annem, ‘aman Tanrım, neler diyorum ben, kızımı becermişler ben neyin derdindeyim’. Ne yalan söyleyim, içten içe sadist bir ürpertiyle anlatıyordum.”
Bir taraftan coitus interruptus diğer yandan Arzu’nun anlattıkları; olanların şokunu atlatamamıştım. Işıltının söndüğü, ama gitmenin de becerilemediği, mutluluğun bozulduğu bir andı işte…
Kendimi toparlayıp, “Arzu yeter artık, dinlemek istemiyorum”, diye bağırdım. “Kızma bana, bu şehirde yalnız ruhlar her gece birbirlerini bulur ve sevişirler, gövdelerin birbiriyle tepinmesinden daha iyi değil mi bu sence?”, diye sordu soğukkanlılıkla.
Oysa ben aşkın Tanrı katından inen bir şey olduğunu sanırdım. Tam o anda aşkı çevreleyen nurun dağıldığını, başdönmesinin geçtiğini hissettim. Uğrunda acı çektiğin biri birden sıradanlaşır ya, işte böyle bir şey olmuştu. O saniyeden sonra Arzu’yu artık başka bir ışık altında görmeye başlamıştım.
Giyindim ve o hızla kapıyı kapatıp yeni bir hayata doğru yürüdüm. Gözlerim boşluğa bakarken sanki tenimden bir ışıltı ve içimden bir parça, kara düşüyordu; beyazın üzerinde kırmızı, korkunç ama bir o kadar da mühteşem bir kontrast oluşturmaktaydı…
O günden beri ne zaman Arzu’yu düşünsem, bana arkası dönük, soğuk ve uzak birini tahayyül ederim.
İçimde bir eksiklik ve suçluluk duygusuyla dolaştım bütün gece. Bana kalırsa suçluluk duygusu, bu şehirdeki kanser vakalarının onda dokuzunun sebebidir.
Galiba herkes biraz ülkesine benziyor. işkembeciden yayılan sarmısakla buluşmuş tezeğin kokusu, geğiren, böğüren insanlar, ağır ıtır ve yanık yağ kokusu, “buraya iki kıymalı çek”, diye bağıran lahmacuncunun çırağı, ibneler, orospu çocukları, altı yaşındaki anasının elinden tutmuş çocuğun, kadınlar hamamında kıçına sardığı peştameliyi delerek dışarı fırlayan pipisi, elleri apış arasında kadınlar, ağdalı, kaygan ve ıslak vajinalar, gün yüzü görmemiş küfürler, işaret parmaklarıyla pahalı telefonlarını kulaklarına yaslamış, görgüsüz sürücüler ve uzun ojeli tırnakları, bir elde sigara, bir elde telefon yan koltukta oturan sevgilileri züppelerin, yanda giden külüstür arabadan sataşan, saçları jöleli kıskanç varoş delikanlıları: “ağır git efsane, cantların yıpranır, iki manitadan fazlasına niyet etme, yoksa balataların alev alır.”
Gösteri ve haz toplumunun ruhsuz neferleri, Dostoyeski’nin kahramanları köprü altlarında, bıyıkları uzamış, sesleri kalınlaşmış kadınlar ve yürürken kıvırtan erkekler, rengarenk yazıları camların ve tabelaların, bedenlerinde iş bitirmiş olmanın yorgun mutluluğu genelevlerin önünde dolanan posbıyıklılar ordusu, sokağın başında Ferrariye dönüştürülmüş egzozu parlak bir Doğan, kapitalist kodlamalar, Chavez, Lacan, devrimci şizofren varoluş, Derrida, Tora Bora vadisi, Bin Laden, Babrak Karmal ve Afganistan, AK-47, Mihail Kalaşnikov, babam Mihail Kılçıksız, rakı ve siroz, Küba, Che, Bolivya, madun varoluş ve genetiğinde ihanet yazan köylülük, Uruguay, Jose Mujica ve halkın kaplumbağa arabası, kalbimin ara sokaklarına dağılan solcular, faşizm, toma ve susmayı öğrenmiş yara, tüm gemileri yakıp gidenler ve kalanların tamiri mümkün olmayan ruhları, unutamamak, zamana direnen hafıza, arızalı ruhlar, kusurlu kalpler ve kusurlu ülke, heceleye heceleye okumak duvardaki şiiri: “çok solcu tanıdım hayatımda ama hiçbiri senin kadar devrim yapmadı sol yanımda”…

Öznesi uzağına düşmüş cümle, anlamı aşınmış kelime, hasarlı ve mutsuz insanlar, hasarlı ama mutlu evin penceresindeki sarı ışık, verandadan taşan siklamen, balkondan yarı beline kadar sarkan, uçları sertleşmiş memeleriyle şehvet, bu karlar gibi sürekli yağan ve dinmeyen özlemlerim, dünyada istisnasız misafirlik ve kalpte yerleşik olma hali, kıyıya vuran Aylan: canyeleksiz ölü balık, çocuğa bağlanmış bomba yeleği ve Allah’ın barbarları, Deutsche Republik ve bilumum metafizik, denizin ödünç verdiği tuz ve suskumuzdaki açık yarık, olay mahallinde yalnızlığımızın parmak izleri, uçup giden kırmızı balonu bir çocuğun, içimde biriken maalesefler ve keşkeler, Celine’nin terli kasıkları ve üzüm bağları Alsace’ta, şarabın rengine boyanmış hüzün, Kıbrıs, enosis ve Karaoğlan, ağızlarında uçurum taşıyan kuşlar, Beyrut ve kırık kalpler cumhuriyeti’nin göğsünde uyuyan çocukluğum, mor gölgeler içinde çan sesleri, kuytu kavmim ve mermerden yontu göğüslerin…

Onlara başka bize başka dokunan sarkaç, kahrolası yazgımız, Tanrılara sunulan dev kurbanlar, Holokost, Nazizim ve Hz. İbrahim, İsmail ve Tanrı’nın yüksek amaçları, Freud, Oedipus ve sex.

Maraz zaman, sonrası olmayan akşam, geceyi karşılayan aldanış, evlerine dönmeyen babalar, ayrılığı göreceli halinden kurtaran tren rayları, en güzel anları bozmaya yönelik itki içimde, ölülerle paylaştığım otuz metrekarelik sahram ve bakışlarını taşıyan 17. yüzyıl ikonları duvarlarında, 6-7 Eylül ve dünün trajedesini, yarının gizini içinde saklayan şarkın ejderhası, velhasıl, bir ağlama duvarıydı koca şehir…

Ey sen yaradılışın özü, karanlığın simyası ve ışığın tözü, ey kin ve size emanet edilen gömülerim…
Derideki birkaç şarap lekesini ve kırılan abajuru ancak sabah farkettim…

Öykü: Josef Kılçıksız
Fransa, 11.11.16

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Nazım Hikmet’in Kürk Mantolu Madonna’ya yaptığı eleştiri

Kürk Mantolu Madonna 1943 yılında basıldıktan sonra ilk eleştiri Nazım Hikmet’ten geldi. Nazım, Mayıs 1943’te Bursa Hapishanesi’nden Sabahattin Ali'ye  gönderdiği...

Kapat