Dostoyevski: Temiz kalpli olmayan kimsenin idraki tam değildir

Nihayet şuna geliyoruz baylar: En iyisi hiçbir şey yapmamak! Bilinçli tembellik hepsinden iyi! Onun için yaşasın yeraltı! Normal insanları çatlayasıya kıskandığımı söyledim ya, gene de gördüğüm kadarıyla, onların bugünkü halinde olmak istemem.

(Kıskanmasına gene kıskanacağım. Hayır, hayır, her şeye rağmen yeraltı daha kârlı!) Orada hiç olmazsa insan… Eeh! Şimdi bile yalan söylüyorum! Yalan, çünkü iyi olanın yeraltı değil, başka, bambaşka, hasretini çekip bir türlü elde edemediğim şey olduğunu iki kere ikinin dört ettiği gibi biliyorum! Cehenneme kadar yolu var yeraltının!

Ah, şuraya yazdıklarıma bir inanabilsem! Yemin ederim baylar, şu karaladıklarımın tek kelimesine inandığım yok. Daha doğrusu belki inanıyorum, ama bir yandan da nedense malın kötüsünü satmak isteyen tezgâhtar gibi sözlerimin yalan olduğunu hissediyor, şüphe içinde kıvranıyorum.

— Öyleyse ne diye yazdın bunları? diyeceksiniz.

— Hiçbir iş güç vermeden sizi yeraltına sokup, kırk yıl sonra halinizin nice olduğuna bakmak için uğrasaydım, ne görürdüm acaba? İnsan kırk yıl işsiz, başıboş, bırakılır mı?

Belki hakaretle başınızı sallayarak:

— Yaptığınız ayıp, küçültücü şeyler değil mi! diyeceksiniz. Yaşamaya susadığınız halde hayat meselelerini bir mantık hercümerciyle çözmeye kalkışıyorsunuz. Hareketleriniz sırnaşıklık, küstahlık dolu olduğu halde, ne kadar da korkaksınız! Saçmaladığınız zaman kendinizi pek beğeniyor, ama sert, küstah sözler sarf ettikten sonra durmadan ürküyor, özürler yağdırıyorsunuz. Korku nedir bilmediğinizi iddia ederken bir yandan da yaltaklanıyorsunuz. Bizi hiddetten dişlerinizi gıcırdattığınıza ikna etmeye çalışırken, güldürmek için nükteler savuruyorsunuz. Nüktelerinizin hiç de zekice olmadığını biliyorsunuz, fakat herhalde edebi değerlerinden memnunsunuz. Belki gerçekten acı çektiniz, ama kendi ıstırabınıza dahi zerre kadar saygı duymuyorsunuz. Samimisiniz, bununla beraber iffetiniz eksik; küçük bir gurur uğruna ortaya dökmek ve aşağılamak için, içinizde ne varsa piyasaya sürüyorsunuz… Gerçekten bir söylemek istediğiniz var, fakat korkudan son sözlerinizi daima kekeleyip duruyorsunuz, çünkü bunu açıkça söyleyecek kadar metin değilsiniz; sizinki sadece korkak bir arsızlıktan ibaret. Anlayışınızla övünüyorsunuz, ama bir yandan da tereddütlerle dolusunuz, çünkü kafanız işlediği halde kalbiniz ahlaksızlıkla kararmış; halbuki temiz kalpli olmayan kimsenin idraki tam değildir. Ya o yılışıklığınız, sırnaşmanız, kırıtmalarınız! Yalan, yalan, hep yalan!

Şüphesiz yukarıdaki sözlerinizi de ben uydurdum. Bu da yeraltı mahsulü. Kırk yıl müddetle orada otururken konuşmalarınızı deliğimden dinledim. Bu yüzden hepsini rahatça uydurabildim. İyice bellediğim, ezberlediğim sözlerinize edebi bir şekil vermem de pek tabiidir…

Fakat bunları yayımlayacağımı, üstelik sizlere okutacağımı düşünüyorsanız aklınıza şaşarım. Bir konu daha var: Neden sizlere, “baylar” diye hitap ediyorum, neden karşımda gerçekten okuyucular varmış gibi davranıyorum ki? Başlamak istediğim itiraflar ne yayımlanabilir ne de başkalarına okutulabilir. En azından ben kendimde bunu yapacak cesareti bulamıyorum, buna lüzum da görmüyorum. Yalnız içime pek garip bir heves düştü, ben de hevese uymaya karar verdim. Mesele bu.

Her insanın hatıralarında, herkese söyleyemeyeceği, ancak dostlarına açabileceği taraflar vardır. Hatta dostlara bile açılamayacak, insanın yalnız kendine saklayacağı sırları da bulunur. Bunlardan başka, kendi kendimize bile açmaktan çekindiğimiz konular da vardır ki, bunların sayısı şerefli bir insanın dağarcığında bile hayli kabarıktır. Hatta daha doğrusu, bunlar sahibinin haysiyeti ölçüsünde artar. Kendi hesabıma ben, pek yakında şimdiye kadar adeta endişeyle hatırlamaktan kaçındığım bazı maceralarımı kafamda canlandırmaya karar verdim. Şimdiyse yalnız hatırlamaya değil, bunları yazmaya da kalkışacağım; şunu bir denemek istiyorum: İnsan kendi kendine karşı tamamıyla samimi olabilir mi? Sırası geldiği için söyleyeyim; Heine inandırıcı bir otobiyografi yazmanın hemen hemen imkânsız olduğu, insanın kendisi hakkında mutlaka birtakım yalanlar uyduracağı iddiasındadır. Ona göre örneğin Rousseau, itiraflarında mutlaka yalanlar uydurmuş, hatta gururu yüzünden bunu bile bile yapmıştır. Heine’nin haklı olduğuna ben de inanıyorum; gerçekten, insanın bazen sırf gurur yüzünden kendi kendini cinayete varıncaya kadar çeşitli yalanlara bulaştırabileceğini biliyor, bunun ne çeşit bir gurur olduğunu da gayet iyi anlıyorum. Fakat Heine, itirafını topluma sunan biri hakkında yargı veriyordu. Halbuki ben yalnız kendim için yazıyorum; okuyuculara hitap edişim bunun daha kolay bulduğum bir yazış şekli olmasından ileri geliyor, bunu kesin olarak bir daha belirteyim. Evet, sadece üslup meselesidir, yoksa yazdıklarımı kimse okumayacak. Bunu açıkça söyledim zaten…

Notlarımı belli bir düzene göre yazmak istemiyorum. Hiçbir üslup, düzen de gözetmeyeceğim. Aklıma ne gelirse kâğıda aktaracağım.

Fakat sözlerime takılarak, “Gerçekten okuyucunuz olmadıktan sonra kendi kendinize, hem de yazılı olarak birtakım şartlar koşmanıza, yazınızda herhangi bir üslup, düzen takip etmeyeceğinizi, hatırlayabildiklerinizi yazacağınızı vs. vs. bildirmeye ne lüzum var? Bu açıklamayı neden veriyorsunuz? Niçin özür diliyorsunuz?” diyeceksiniz.

Buna:

— Ne bileyim ben! diye cevap vereceğim.

Bu tam manasıyla psikolojik bir meseledir. Belki sadece korkağın biri olduğum için böyle hareket ediyorum. Belki de yazarken daha ciddi olmak için gözlerimin önünde okuyucuları görmek istiyorum. Binlerce sebep olabilir.

Bir nokta daha var: Bu notları yazmaktaki esas maksadım nedir? Sebep okuyucular değilse hatıralarımı kâğıda dökmeden zihnimde de tutabilirdim, değil mi?

Orası öyle efendim, ama kâğıt üzerinde daha azametli görünüyorlar. Böylece daha içe işleyici olacaklar, hakkımda daha ciddi olarak hüküm verebileceğim ve bir üslup tutturacağım. Sonra belki içimdekini kâğıda dökmek bana bir çeşit ferahlık verir. Mesela şu sıralar çok eski bir hatıra beni son derece bunaltıyor. Geçen gün kafamda bütün açıklığıyla canlanıverdi ve o zamandan beri de insanın yakasına yapışıp bir türlü aklından gitmeyen hüzünlü bir musiki nağmesi gibi adamakıllı rahatsız etmeye başladı. Halbuki ondan kurtulmam lazım. Buna benzer yüzlerce hatıram var; zaman zaman bunlardan biri durup dururken canlanıp beni ezmeye başlıyor. Nedense yazmakla onu defedeceğime inanıyorum. Denemekten ne çıkar sanki?

Hem canım sıkılıyor, daima işsiz güçsüz oturuyorum. Yazmak ne de olsa bir iştir sonuçta. İnsanın çalışmakla daha iyi, daha namuslu olduğunu söylerler. Pekâlâ, bu da bir şans işte.

Bugün kar yağıyor, daha doğrusu sulusepken; sarı, bulanık… Dün de, geçen günler de yağdı. Galiba beni rahat bırakmak istemeyen zırıltıyı da bu sulusepken yüzünden hatırladım. Öyleyse bu da sulusepkene dair bir hikâye olsun.

Fyodor Dostoyevski
Yeraltından Notlar

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz