Dr. S. Kamil Aksoy: Bu hekimlere emanet olunmaz… Domuz gribi umursamazlığı daha çok can alır!

Komplo teorileri, ilaç şirketlerinin kar hırsı, hükümetlerin, siyasetçilerin, hekimlerin rüşvet yemiş olma ihtimallerine bakarak karar veren hekimler tıp bilgisiyle değil, herkes gibi popüler veri yağmuru ile düşünmüş olmaktadırlar.
Aşının kronik zararları olabileceği bir spekülasyon başlığıdır ve tümden olasılık dışı değildir, ancak elde bilimsel bir veriden çok çıkarsamalar vardır. Bu çıkarsamalar virüsün kronik zararları için de yapılabilir. Aşının mı, virüsün kendisinin mi geleceğe dönük zararı daha çoktur konusunun tartışılmıyor olması ilginçtir.

Ölümlerin geometrik olarak artarak devam edeceğini bir önceki yazıda belirtmiştik. Geometrik hız bugün bir gün öncesinden daha fazla kişi ölmesi demektir. Elimizde Sağlık Bakanlığının son açıkladığı 353 rakamı var ve bu geometrik hızın devam ettiğini Gösteriyor. Bu giderek artan ölümler kış günlerinin yaklaşması ile de açıklanabilir, ancak virüsün yayıldığı popülasyonun genişlemiş olması da aynı sonucu verir. Muhtemeldir ki kış koşulları geometrik hızda sıçramalara da yol açabilecektir. Doygunluk evresi ile ölüm hızının düşmesini, ardından ölümlerin azalarak sıfırlanmasını izleyeceğiz. Ancak sürecin ne kadarlık bir zaman dilimine yayılacağını şimdiden bilemeyiz. Bahar aylarının gelmesiyle bir rahatlama umut edilse bile bu gerçekleşmeyebilir.
Domuz gribinin bütün dünyada bahar ve yaz aylarında yani grip mevsini dışında yayılmış olduğunu hatırlamalıyız. Yani doğa marifeti ile ucuz atlatma beklentisi boşa çıkabilir. Ek olarak domuz gribi önlemleri çerçevesinde hijyen tedbirleri ile bulaşmanın toplumsal alanda sınırlanmış olması sürecin uzamasına neden olacaktır. Virüsle temas etmek suretiyle bağışıklık kazanmış kitle hijyen tedbirlerinin etkisiyle sınırlı kalmaktadır. Bu ölümleri azaltmasına azaltmaktadır. Aşı olmama eğilimini de gözönünde bulundurduğumuzda, virüsün salgın yolculuğuna devam etmek için savunmasız insan bulma imkanı artmaktadır. Kitle içinde bulaşılabilir nüfusun çokluğu bulaşma kanallarını sürekli açık tutacağı için sürecin uzuyacağını tahmin etmek zor değildir. Yani hijyen tedbirleri salgını ve aldığı canları geçici olarak azaltmakta, salgını yolundan alıkoymaya yetmemektedir. Bu imkan ancak yaygın aşılama ile elde edilebilirdi. Türkiye için bu en azından şu an için imkansız görünmektedir.
Birçok dinsel inanış bu dünyayı sonsuz yaşamın ilk evresinde girilen bir sınav olarak görür ve sınavdan başarıyla geçmek için çaba gösterilmesini tavsiye eder. Biz insanlığın sınavını bir kenara bırakıp, Atatürkün temennisine bakarsak, Türk hekimlerinin bilim sınavından büyük bir yüzdeyle çakmış olduklarını tespit etmeliyiz. Böyle hekimlere emanet olmak konusunda artık Atatürk’ün de ısrar etmemesi gerekir.

Gerçi hekimlerin tıp eğitimi aldıkları, sosyal bilimler, iktisat vb. diplomalarına sahip olmadıkları bu yüzden süreci yanlış değerlendirmelerinin, yada sıradan halktan hiçbir fark göstermemelerinin masumane olduğu iddia edilebilir. Ancak tıp dışı alanlarla ilgili spekülasyon yapıp, kendi yanılgılarını tıp doktoru ünvanının verdiği imkanlarla topluma yaymaları en azından zayıf ahlak göstergesidir.

Komplo teorileri, ilaç şirketlerinin kar hırsı, hükümetlerin, siyasetçilerin, hekimlerin rüşvet yemiş olma ihtimallerine bakarak karar veren hekimler tıp bilgisiyle değil, herkes gibi popüler veri yağmuru ile düşünmüş olmaktadırlar. Bu verilerle aşı olmayın tavsiyesinde bulunan hekimlerin, en temel koruyucu tedbiri bir kalemde silmiş olmaları onların bilimle bağlarını epeyce koparmış olduklarının göstergesinden başka birşey değildir.
Gelelim içinde bulunduğumuz andaki duruma. Bilindiği gibi salgın Türkiyede Kasım başı itibari ile can almaya başladı. Dünyadaki ilk ölümlerle arada yaklaşık altı ay olduğunu kabul edersek Türkiyenin beladan nispeten uzak kalmış olduğunu söyleyebiliriz. Dünyada sekiz aylık zaman dilimi içerisinde yaklaşık 9000, Türkiyede ise son birbuçuk ayda 360 kişi öldüğünü biliyoruz. Türkiye nüfusunun dünya nüfusu içerisindeki payı yaklaşık yüzde 1, Türkiyedeki ölümler ise tüm ölümlerin içinde yüzde 4 olarak gerçekleşmiş bulunmaktadır. Son birbuçuk aydaki karşılaştırma ise dünyadaki ölümlerin yüzde 10 kadarının Türkiyede olduğunu gösteriyor.

Şimdi düşünelim. Türkiyede şu ana kadar görülen ölümlerin dünyadakilerden 4-10 kat fazla olmuş olması ne anlama geliyor.
1- Bakanlık ölüm rakamlarını gerçekte olduğundan fazla gösteriyor olabilir mi?
2-Dünya genelinde yaşanan ölümler aslında daha fazla olduğu halde yetkililer tarafından açıklanmıyor olabilir mi?
3-Türkiyedeki ölümler sosyal ilişkilerin nispeten güçlü olması sebebiyle mi yüksektir?
4-Acaba hastanelerimiz yeterli bir bakım yapma yeteneğinden yoksun olabilir mi?
5-Halkımızın genetik yapısı bu virüse karşı başkalarına göre daha güçsüz olabilir mi?
Cevaplarını öyle kolayca bilemeyeceğimiz bu sorularla uğraşmak bir yerden sonra boş iştir.
Toplumun tamamı aşılandığında bu soruların hepsi gereksiz hale gelecektir.

Peki aşı nedeniyle göreceğimiz zararları ihmal mi ediyoruz. Şu ana kadar dünyada aşılananların sayısı yüzmilyonu aştı ve henüz aşı kaynaklı bir ölüm olmadığı gibi, herhangi bir kalıcı hasarda gerçekleşmedi. Türkiyenin nüfusu yetmiş milyon olduğuna göre istatistik olarak aşıdan akut bir zararımız olmayacağı şu an itibariyle bilgimiz dahilindedir. Virüsün akut zararlarına bakılırsa şu an için 350 ölüm ve 350 ağır vaka ile karşı karşıyayız ve bunlar hızla artmaktadır.

Aşının kronik zararları olabileceği bir spekülasyon başlığıdır ve tümden olasılık dışı değildir, ancak elde bilimsel bir veriden çok çıkarsamalar vardır. Bu çıkarsamalar virüsün kronik zararları için de yapılabilir. Aşının mı, virüsün kendisinin mi geleceğe dönük zararı daha çoktur konusunun tartışılmıyor olması ilginçtir. Aynı soruyu hepatit B için ele aldığımızı düşünelim. Hepatit B aşısı olmayıp, hepatit B hastalığını bizzat geçirmek suretiyle bağışıklık elde etmenin daha iyi olacağını savunabilecek tek bir hekim var mıdır acaba? Diyelimki öyle bir hekim olsun. Hekim de şaşırmışsa biz ne yapacağız. Elbette çaresiz değiliz. Hepatit B hastalığının yarattığı hasarlarla hayatı berbat olmuş vatandaşlarımızın öfkesine kulak vermemiz yeterli olacaktır. Peki biz bugün domuz gribinden ölen vatandaşlarımız için üzülebiliyor muyuz? Türkiyede son bir haftada kamuya açıklanmış doğal olmayan üç ölüm rakamı vardır. Domuz gribi:353, Bursa kömür madeni:19, Tokat PKK saldırısı:7
Şimdi oturup sakin kafa ile düşünün. Aşı olmamak suretiyle sadece kendinizi tehlikeye atmıyorsunuz, Virüsün salgın rallisine, bir otoban şeridi sağlamış oluyorsunuz. Toplumsal sorumluluk duygularının alabildiğine yıprandığı bir ortamda yaşıyoruz. Yıpranmaya ayak diremek gerekiyor, yıpranan ortam bizleri öyle basit bir şeyle değil, ölüm ile tehdit ediyor.

Dr. Suat Kamil Aksoy
www.cafrande.org

Share

Dr. S. Kamil Aksoy: Bu hekimlere emanet olunmaz… Domuz gribi umursamazlığı daha çok can alır!” üzerine bir yorum

  1. Atatürk’ün temennisi, dileği aslında gelecek için söylenmiş sayılır. Bu ülke kendi doktorlarına sahip olmalı denmiş oluyor. Bir nevi bağımsızlık talebi diyebiliriz.

    Ben Türkiye için söz söyledim ama bilim konusunda sınavdan çakma hali sadece Türkiyeyi değil bütün dünyayı bağlıyor. Bilgi toplumu bir ilerleme olabilir, ancak bilgi işlemede bir kaç çağ geriye doğru yol alındığı kesin…

Yorum yapın

Share
Devamını oku:
Beden Dili – Doğru ve Etkin İletişim
Klasik Nedir, Klasikleri Neden Okumalı – İtalo Calvino
Cemal Süreya: Kelimeler bizde de yontuluyor artık!
Kapat