DELİLİĞİN TARİHİ: ZİHNİ ZAYIFLIK, SUÇ GİBİ GÖRÜLMÜŞ VE HAPSEDİLMİŞTİR – FOUCAULT

Delilik Deneyleri

Klasik Çağ, Genel Hastane’nin kurulmasından, Almanya ve İngiltere’de ilk ıslahhanelerin açılmasından XVIII. yüzyılın sonuna kadar insanları kapatmıştır. Sefihleri, har vurup harman savuran babaları, hayırsız evlatları, dine küfredenleri, “kendilerinden kurtulmak isteyen” kişileri, âdetleri serbest olanları kapatmıştır. Ve onun akıl bozukluğu konusundaki kendine özgü deneyi birçok yakınlaştırma ve şu garip suç ortaklıkları boyunca ortaya çıkmaktadır.

Fakat bütün bu kurumların her birinde delilerin sayısı giderek artmaktadır. Paris’te Genel Hastane’ye kapatmak üzere yapılan tutuklamaların yaklaşık onda birini “meczuplar”, “bunaklar”, “zihni yabancılaşmışlar, “tamamen delirmiş” insanlar oluşturmaktadır. Bunlarla diğerleri arasında fark gözetildiğine dair hiçbir belirli yoktur. Siciller izlenecek olursa, onları aynı duyarlığın belirlediği, aynı hareketin devre dışı bıraktığı söylenebilir, “âdetlerindeki bozukluk” tan veya “karısına kötü muamele ettiğinden” ve birçok kereler intihara kalkıştığından ötürü hastaneye giren kişinin hasta mı yoksa sağlam mı, deli mi yoksa suçlu
mu olduğunu belirleme işini tıbbi arkeolojilerin oyununa bırakalım. Bu sorunu ortaya koyabilmek için, geriye yönelik bakışımızın dayattığı bütün biçim bozulmalarını kabul etmek gerekir. Biz deliliğe kapatmanın en genel, en farklılaştırılmamış biçimlerinin uygulanmasının nedeninin onun Boğa’sının iyi tanınmamış olmasından, onun pozitif işaretleri karşısında kör kalınmış olunmasından kaynaklandığına istekle inanıyoruz. Ve bu yüzden de kendimizi bu “tanıyamamamın -veya en azından bizim için böyle olan durumun- gerçekte ne gibi açıklamalar içerdiğini görmekten alıkoyuyoruz. Çünkü gerçek sorun, bizim tedavi edeceklerimizi ve bizim mahkûm edeceklerimizi bizim ayırımlarımızı yapmayarak, aynı şekilde sürgüne gönderen bu yargının içeriğini belirleyebilmektir. Söz konusu olan böylesine bir karışıklığa izin veren hatayı belirlemek değil de, bizim akıl yürütme sistemimizin şimdi kurmuş olduğu sürekliliği iyi izlemektir. Yüz elli yıllık kapatma süresinin sonunda, bu mahpus çehrelerin arasında kendine özgü yüz buruşturmalarını, başka bir öfkenin yakınmalarını ortaya koyan ve başka bir şiddeti davet eden çığlıkların fark edildiği sanıldı. Fakat Klasik Çağın tümü boyunca yalnızca tek bir kapatma olmuştur; alman bütün önlemlerin içinde, bir uçtan diğerine tek bir türdeş deney görülmektedir.

Bir kelime bu deneyi işaret etmektedir -âdeta simgelemektedir-; bu kelime kapatma kurumlarının sicillerinde en sık rastlanılanlarından biri olan “çılgın”dır. İleride göreceğimiz üzere, “çılgınlık” teknik bir hukuk ve tıp terimidir; çok belirgin olarak delilik biçimlerinden birini işaret etmektedir. Fakat kapatmaya ilişkin kelime haznesi içinde çok daha dar kapsamlı bir anlamı vardır; yasaların tanımla­dığı suç ile buna ilişkin hukuki bağlantıların dışında kalan bütün şiddet biçimlerini ima etmektedir: kelimenin hedeflediği bir cins ayırıma tabi tutulmamış düzensizlik alanıdır -tavırlarda ve gönül işlerindeki düzensizlik, âdetlerin ve
zihnin düzensizliği-, yani mahkûm etmenin mümkün olduğu bölgenin ötesinde ortaya çıkan tehditkâr bir kudurganlığın karanlık alanının bütünü. Bu bizim için herhalde karışık bir kavramdır, ama o sıralarda kapatmanın polisiye ve ahlâki gerekçelerini oluşturacak kadar açık olmuştur.

Birinin “çılgın” olduğunu iddia ederek, ama onun hasta mı yoksa suçlu mu olduğunu belirlemeden kapatmak, işte bu klasik mantığın akıl bozukluğuna ney içinde kendine sağladığı güçle Bu gücün pozitif bir anlamı yüzyıllar deliliği sefahat veya âdet serbestliğiyle aynı türden sayarak kapattırılırsa, burada esas olan nokta onların deliliğin hastalık olduğunu bilmeceleri değil de, onu başka bir açıdan algılamalarıydı.

Ancak, basitleştirmek tehlikeli olabilir. Delilik dünyası, Klasik Çağda türdeş değildi. Delilik yalnızca polis tarafından tutuklanan kişilere olduğu gibi davranıldığını iddia etmek yanlış olmaz. Bazı deliler özel statüye sahiplerdi. Paris’te bir hastane akıllarını kaybetmiş fakirlerin bakımını üstlenmişti. Bir delinin iyileşme umudu varsa, Hötel-Dieu’ye gönderilmekteydi. Burada âdet haline gelmiş tedaviler uygulanmaktaydı: hacamat, müshil ve bazı durumlarda yakı ve banyo.

Bu eski bir gelenekti, çünkü daha Orta Çağda bile, bu aynı Hötel-Dieu’de delilere ayrılmış yerler bulunmaktaydı. “Acayipler ve Kaçıklar”, duvarlarında “görmek ve vermek için” iki pencerenin açıldığı kapalı hücrelere konulmuşlardır. XVIII. yüzyılın sonunda Tenon’un Memoires sur les Höpitaux de Paris’yi (Paris hastaneleri üzerine muhtıralar) yazdığı sıralarda deliler iki koğuşta toplanmış durumdadırlar: erkeklere ait olan Saint-Louis koğuşunda iki kişilik bir yatak ile aynı anda dörder kişinin yatırılabildiği on yatak bulunmaktaydı. Tenon bu sıkışıklıktan kaygı duymuştur (tıbbi hayal gücünün, sıcaklığın kötü etkilerinin olduğunu ve bunun tersine soğuğun, temiz havanın ve kırların saflığının hem fizik, hem de manevi açıdan tedavi edici etkilerinin olduğunu düşündüğü dönemdeyiz): “Birbirini sıkıştıran, kıpırdanıp duran, kavga eden 3 veya 4 delinin yattığı yataklarda temiz hava nasıl sağlanabilir?..” Kadınlara tahsis edilen yer tam bir koğuş sayılmaz; ateşli hastalara ayrılmış olan büyük koğuşta küçük bir yer yapılmıştır, burada dörder kişilik altı büyük yatak ile sekiz küçük yatak bulunmaktadır. Ama eğer hastalık birkaç hafta içinde iyileştirilemezse, erkekler Bicetre’e, kadınlar Salpetriere’e gönderilmektedir. Demek ki bütün Paris ve çevresi için, tedavi edilecek delilere 74 yer ayrılmıştır -bu 74 yer kapatmadan önceki bekleme odasıdır; kapatma ise hastalık, ilaç ve muhtemel bir iyileşme aleminin dışına düşme anlamına gelmektedir-.

Londra’da ise, Bethleem “ay çarpmasına uğrayanlar” (dengesiz) denilen kişilere tahsis edilmiştir. Hastane XIII. yüzyılın ortasında kurulmuştur ve daha 1403’te orada zincire vurulmuş olarak tutulan 6 delinin bulunduğu belirtilmiştir; 1598’de ise burada 20 deli bulunmaktaydı. 1642’de hastane genişletilirken, 8’i meczuplara ayrılan 12 yeni oda yapılmıştır. Hastane 1676’da yeniden inşa edildiğinde, 120-150 kişi barındırabilir hale gelmiştir. Şimdi de delilere tahsis edilmiştir: Gibber’in iki heykeli buna tanıktır. “Tedavisi olanaksız sayılan” ay çarpmasına uğramış kişiler kabul edilmemektedir ve bu durum, hastane kompleksinin içinde onlar için iki özel binanın yapılacağı 1733’e kadar sürecektir. Buraya kapatılanlar düzenli -daha doğrusu mevsimlik- bir tedavi görmektedirler: büyük çaplı tedaviler yılda, ancak bir kere, ilkbaharda ve hepsi bir arada uygulanmaktadır. Bethleem’de 1783’ten beri hekimlik yapan T. Monro, Avam Kamarası soruşturma komitesine nasıl bir uygulama yaptığının ana hatlarını bildirmiştir: “Hastalara havanın durumuna göre, en geç Mayıs sonunda hacamat yapılmalıdır; hacamattan sonra haftada bir kere kusturucu ilaçlar alacaktır ve bu belli bir süre devam edecektir. Bundan sonra müshille onların içlerini boşaltırız. Bunlar benden çok öncesinden beri uygulanmaktadır ve bana babam tarafından öğretilmiştir; daha iyi bir uygulama bilmiyorum.” XVII. ve XVIII. yüzyıllarda meczupların kapatılmasının sorun çıkartmayan bir asayiş önlemi olduğunu veya en azından deliliğin patolojik karakteri konusundaki tekdüze bir duyarlılığı açık ettiğini düşünmek yanlış olacaktır. Kapatmanın tekdüze uygulanışı içinde bile deliliğin çeşitlenmiş bir işlevi vardır. Onu çevreleyen ve evrenselliğiyle ona tebelleş olan bu akıl bozukluğu dünyası içinde daha şimdiden eğreti kalmaktadır. Çünkü, bazı hastanelerde delilerin, onlara adeta tıbbi bir statü sağlayan belli bir yerleri varsa da, aralarından büyük çoğunluğu kapatma evlerinde kalmakta ve burada hemen hemen bir ıslahhane hayatı yaşamaktadır Hötel-Dieu veya Bethleem’de delilere uygulanan tedaviler ne kadar ilkel olursa olsun, bunlar gene de onların bu hastanelerdeki mevcudiyetlerinin nedeni veya en azından gerekçesi olmaktadırlar. Ancak bu durum Genel Hastane’nin çeşitli binalarında söz konusu değildir. Yönetmelikler, Genel Hastane binalarının her birini haftada iki kere ziyaret etmekle görevli bir hekimin Pitie’de ikâmet etmesini hükme bağlamışlardır. Burada söz konusu olan, kapatılanları bu niteliklerinden ötürü değil de, hastalandıkları zaman tedavi etmeye yönelik, uzaktan yapılan bir denetimdir: bu durum, kapatılan delilerin yalnızca deliliklerinden ötürü hasta sayamadıklarına dair yeterli bir kanıttır.

Audrin Rouviere XVIII. yüzyılın sonunda yayınladığı Paris’in fizik ve tıbbi topografisi üzerine deneme adlı eserinde “sara, sıraca, felç hastalıklarının Bicetre kurumuna girme hakkını verdikleri(ni); fakat… bunları tedavi etmek için hiçbir ilaç kullanılma(dığmı)” açıklamaktadır. “Örneğin, sara nöbetlerine bağlı olduğu söylenilen sık sık gelen sinirsel çırpınmalarından ötürü bu kuruma kabul edilen on, on iki yaşlarındaki bir çocuk, aslında yakalanmış olmadığı hastalığa gerçek saralıların arasında yakalanmıştır ve genç yaşta olmasından ötürü, bu hastalıktan kurtulma konusunda doğanın, ancak nadiren tam olan çabalarından başka bir umudu olmayacaktır.” Delilere gelince, “bunlar Bicetre’e geldiklerinde tedavisi olanaksız sayılmakta ve hiçbir bakım görmemektedirler… Delilere hiçbir tedavi uygulanmamasına rağmen…, aralarından çoğu akıma kavuşmakta dır.” Yapılması hükme bağlanmış olan hekim ziyaretinin dışında hiçbir tıbbi bakımın olmaması, Genel Hastaneyi fiili durumda hemen hemen hapishanelerle aynı konuma getirmektedir. Sonuç olarak Hastane için getirilen kurallar, suçlara ilişkin 1670 tarihli emirnamenin bütün hapishanelerin düzenlerinin tam olması için hükmettikleridir: “Hapishanelerin güvenli olmalarını ve mahpusların sağlığının tehlikeye düşürülmemesini irade ederiz. Gardiyanların
hücreye atılmış olan mahpusların her birini günde en az bir kere ziyaret etmelerini ve eğer varsa, hapishane hekim ve cerrahları tarafından ziyaret edilmeleri gereken hastaları savcılarımıza bildirmelerini emrederiz.” Genel Hastanede bir hekim varsa da, bunun varlık nedeni buraya hastaların kapatılmasının düşünülmüş olması değil de, başka nedenlerden ötürü kapatılanların hastalandıkları zaman onlara bakılmasının gerektiğidir. Ünlü “hapishane humması”ndan endişe edilmektedir. İngiltere’de yargılama sırasında hastalıklarını yargıçlara bulaştıran mahpusları zikretmekten hoşlanılmaktaydı; içeri tıkılanların serbest bırakıldıktan sonra, orada yakalandıkları hastalığı ailelerine bulaştırdıkları anlatılmaktaydı: Howard “havanın yenilenmediği zindan ve hücrelerde üst üste yığılan insanların üzerindeki bu uğursuz etkinin örnekleri” olduğuna teminat vermektedir. “Bu bozuk hava, kabuğundan ve
tahtasından içeri süzülerek bir meşe ağacının kalbini bile çürütebilir.” Tıbbi bakım, kapatma uygulamasının bazı sonuçlarını önlemek üzere, onun üzerine eğreti olarak yerleşmektedir; bu bakım kapatmanın ne anlamını, ne de tasarısını meydana getirmektedir.

Kapatma, deliliğin hastaneye kabulü yönündeki bir ilk çaba değildir. Kapatma, daha çok delilerin, ıslah etme amacıyla kapatılmış olan diğer insanlarla özdeşleştirilmesi olmaktadır; delileri hastaneye tedavi olmaları için göndermek yerine, onları burada ikâmete mahkûm eden şu garip hukuki formüller bunun böyle olduğuna tanıklık etmektedirler. Bicetre sicillerinde şöylesine kayıtlar yer almaktadır:
“Onu Bicetre şatosunda müebbeten kapalı tutulmaya ve orada diğer delilerle aynı muameleyi görmeye mahkûm eden bir Parlamento karan uyarınca, Conciergerie’den naklen gelmiştir.” Diğer delilerle aynı muameleyi görmek: bu tıbbi bir tedavi görmek değil de, ıslah rejimine tabi olmak, bu rejimin alıştırmalarını uygulamak ve onun pedagojisinin yasalarına uymak anlamına gelmektedir.

Oğullarını “çılgınlıklarından” ve “zihninin düzensizliğinden” ötürü Senlis Charit’sine koymuş olan bir ana-baba, “onun kapatılması için bir emirname talep ettiklerinde, niyetleri hiç de oğullarının yok olması olmayıp, yalnızca onun ıslahını ve hemen hemen kaybolmuş olan zihninin geri getirilmesini” istemiş olduklarından, onun Saint-Lazare’a aktarılmasını talep etmektedirler. Kapatma ıslaha yöneliktir, ve bu konuda bir süre biçiliyorsa da, bu iyileşme için gereken süre değil de, akıllı uslu bir pişmanlığın sağlanması için gereken süredir. “Org çalan rahip” François-Marie Bailly 1772’de “kralın üç yıl süreyle kapatılması emriyle, Fontainebleau hapishanesinden Bicgtre’e aktarılmıştır”. Daha sonra, 20 Eylül 1773’te yargıcın “adı geçen Bailly’nin tam bir pişmanlık getirene kadar zihni zayıf olanların arasına konulması”na ilişkin yeni bir kararı çıkmıştır. Kapalı tutulan süreyi bölümlere ayıran ve sınırlandıran zaman ahlâki dönüşümlerin ve bilgeliğin zamanıdır, cezanın etki etmesi için gereken zamandır.

Kapatma evlerinin hapishane gibi olmalarına, bu iki durumun çoğu zaman birbirlerine karışmalarına şaşırmamak gerekir; öylesine ki, deliler bu iki cins kurum arasında ayırım gözetilmeden dağıtılmışlardır. 1806’da “İngiltere’deki fakir meczupların” durumlarının incelenmesiyle görevli bir komite kurulduğunda, bu çalışma grubu workhouselarda 1.765, ıslahhanelerde 113 deli bulmuştur.17 XVIII. yüzyıl esnasında buralarda herhalde daha fazla deli bulunmaktaydı. Çünkü Howard “alıkların ve meczupların hüzünlendirdikleri veya karışıklık çıkardıkları toplumun dışında başka nereye konulacakları bilinmediğinden buraya
kapatıldıkları” şu hapishanelerin hiç de kıt olmadıklarını hatırlatmaktadır. “Bunlar mahpusların ve aylak seyircilerin gaddar bir şekilde eğlenmelerine yaramaktadırlar ve bu gibi fırsatlar birçok kişinin toplanmasına yol açmaktadır.

Bunlar kendileriyle birlikte kapatılmış olanları çoğu zaman kaygılandırmakta ve korkutmaktadırlar. Onlara hiç bir tedavi yapılmamaktadır.” Fransa’da da hapishanelerde delilere sıklıkla rastlanmaktadır: öncelikle Bastille’de; sonra taşrada Bordeaux’da, Hâ kalesinde, Rennes güç evinde, Amiens, Angers, Caen, Poitiers hapishanelerinde bunlardan bulunmaktadır. Genel Hastanelerin çoğunda meczuplar herhangi bir ayırım olmaksızın, diğer unsurlarla bir arada tutulmaktadırlar, yalnızca en ateşlileri kendilerine tahsis edilmiş olan localara konulmaktadır: “meczuplara bütün düşkün yurtlan ve hastanelerde eski, dökük, nemli, iç düzenleri kötü ve birkaç loca, birkaç hücre hariç, hiç de onlara yönelik olarak yapılmamış binalar bırakılmıştır; çılgınlar bu aynı bölümlerde kalmaktadırlar; sakin delilerle, tedavisi olanaksız denilen deliler yoksullar ve düşkünlerle karışmışlardır. Bazı mahpusların güç bölümü denilen ayrı bir alana kapatıldıkları az sayıdaki düşkünler yurdunda, deliler ve yoksullar mahpuslarla birlikte kalmakta ve aynı rejime tabi olmaktadır.”Olgular en şematik biçimleriyle işte böyledirler. Bunlar benzer işaretleri itibariyle yakınlaştırılıp, gruplandıklarında, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda deliliğin iki deneyinin çakıştırıldığı izlenimi alınmaktadır. İzleyen dönem hekimleri, meczupların durumunun yalnızca genel “patetik”iyle ilgilenmişlerdir: her yerde aynı sefaleti, her yerde aynı tedavi yetersizliğini görmüşlerdir. Onlara göre, Bicetre ile Hötel-Dieu arasında, Bethleem ile herhangi bir workhouse arasında hiçbir fark yoktur. Fakat ortadan kaldırılması olanaksız bir olgu vardır: bazı kurumlar delileri, ancak teorik olarak tedavi edilebilir olmaları halinde kabul etmektedir; diğerleri ise bunları insanları rahatlatmak veya yeniden terbiye etmek için kabul etmektedir. Kuşkusuz birinci türden kurumlar daha az sayıda ve daha kısıtlıdır: FlötelDieu’de 80’den daha az deli olmasına rağmen, Genel Hastanede belki de bin tane vardır. Fakat, kapsamları ve sayısal büyüklükleri itibariyle ne kadar dengesiz olurlarsa olsunlar, bu iki deneyin her biri kendi bireyselliğine sahiptir. Ne kadar kısıtlı olursa olsun, deliliğin hastalık olarak deneyi inkâr edilebilir gibi değildir. Bu deney deliliğin kapatmaya, cezaya, ıslaha ait bir şey sayıldığı başka bir deneyle paradoksal olarak çakışır. İşte sorun yaratan nokta bu çakışma dır; delinin klasik dünyadaki statüsünün ne olduğunu anlamaya ve ona yönelik algılama tarzını tanımlamaya yardımcı olacak şey de herhalde bu çakışmadır.

En basit olan çözüm insanı çekmektedir: bu çakışmayı zımni bir sürenin içinde, bir gelişmenin fark edilmeyen zamanının içinde çözmek. Hötel-Dieu’deki meczuplar, Bethleem’deki ay çarpmasına uğramışlar, daha önceden hasta statüsüne kavuşmuş kişiler olacaklardır. Bunlar diğerlerinden daha önce hasta olarak kabul edilerek, soyutlanmışlardır ve XIX. yüzyılın bütün akıl hastalarına tanıyacağı hakları şimdiden tanıyora benzeyen tıbbi bir tedaviye konu olacaklardır. Diğerlerine gelince -Genel Hastanelerde, workhouselarda, ıslahhanelerde veya hapishanelerde diğer kiracılarla birlikte, hiçbir ayırım gözetilmeden karışık olarak bulunanlar-, bunların tam o sırada doğmakta olan tıbbi bir duyarlık tarafından henüz belirlenmemiş bir dizi hasta oldukları düşünülecektir. Eski inançların veya burjuva âlemine özgü kabullerin meczupları, onları suçlularla karıştıran veya toplumdışıları karmakarışık sınıfına hiçbir fark gözetmeden katan bir delilik tanımının içine hapsettiklerinin düşünülmesinden tat alınmaktadır. Bizzat kapatma evlerinin sicillerinde ve kelimelere yaklaşık olarak yüklenen anlamlar boyunca, sağlam tıbbi kategorilerin ve bunların arasında patolojinin zihni hastalıkları, bilginin ebediyeti içinde dağılıma tabi tutmuş olduklarını keşfetmek, hekim-tarihçilerin zevkle katıldıkları bir oyundur.

“Malûm olanlar” ve “şeyleri gönüllerinde hissedenler” herhalde bizim “uyanıkken hayal görenler”imize denk düşmektedirler -“bir şeylerin göklerden kendilerine malûm olduğunu düşünen gönül kâşifleri”, “vahiy gelen aydınlanmışlar”-; alıklar ve organik veya yaşlılık bunamasına uğra­mışlar, sicillerde herhalde “ahmaklar” olarak adlandırılmaktadırlar -“aşırı şarap alemlerinden ahmaklaşmış”, “sürekli konuşarak, kendinin Türklerin imparatoru ve’ papa olduğunu söyleyen ahmak”, “hiçbir düzelme umudu olmayan ahmak’’-; ayrıca, özellikle saçmaya varan resimsel yanlarıyla belirtilen hezeyan biçimleri de vardır -“onu öldürmek isteyen kişiler tarafından izlenen biri”, “projeler yapan kafadan çatlak biri”, “sürekli elektriklenen ve ona hep başkalarının düşüncelerinin aktarıldığı biri”, “parlamentoya muhtıralar sunmak isteyen bir cins deli”-.

Deliliğin altında her zaman uyanıkken hayal görenlerin, hezeyanların yer almış olmaları ve bütün bu huzursuz insanlarda hep aynı endişelerin ortaya çıkması, hekimler için büyük bir ağırlığa sahiptir ve onlara büyük bir kolaylık sağlamaktadır. Bunun anlamı, zihin tıbbının bu yolla ebediliğinin ilk desteklerini sağladığıdır ve eğer vicdanı rahatsız olursa, herhalde araştırma konusunun onu zamanın içinde burada beklediğini kabul ederek rahatlayacaktır. Ve üstelik, kapatmanın anlamından ve bunun tıp kurumları arasına dahil olma biçiminden kaygı duyacak biri için, kapatılanların nihayette deliler olduğunu ve bu karanlık uygulamaların içinde, bizim açımızdan kaçınılmaz bir tıbbi adaletin çehresi olan bir şeyin çoktan beri gizlenmekte olduğunu düşünmek rahatlatıcı değil midir? Kapatılan meczupların bir tek akıl hastaları adını almaları ve onların arasından en göze görünen ve en iyi tanınanlarına getirilen tıbbi statüyü elde etmeleri eksik kalmıştır. Böylesine bir çözümlemeye girişmekle, bir yandan tarihin adaleti, öte yandan da tıbbın ebediliğine ilişkin olarak bedavadan vicdan rahatlığına ulaşılmaktadır. Tıbbın sağlaması tıp-öncesi bir uygulama tarafından yapılmakta; ve tarih de dolaysız, sarsılmaz ve saf bir cins toplumsal içgüdü tarafından meşrulaştırılmaktadır. Artık geriye yalnızca kapatmadan -henüz kendini formüle edemeyen bir tıp tarafından getirilen sessiz teşhis-, XVIII. yüzyılda ortaya çıkan ilk biçimleri daha o sıralarda bile gelişmeye oynayan ve onun sona ereceği noktayı simgesel olarak işaret eden bir hastaneye yatırma uygulamasına kadarki karanlık yol alışın resmedilme işinin kalabilmesi için, bu postülalara gelişme konusundaki sağlam bir inancın eklenmesi yeterlidir.

Fakat talihsizlik işlerin daha karmaşık olmalarına ve daha geniş ölçekte de, deliliğin tarihinin akıl hastalıkları patolojisine hiçbir şekilde meşruluk tabanı ve destek bilim olarak hizmet etmemesine neden olmuştur. Delilik kendi tarihsel gerçekliğinin oluşumu içinde, belli bir anda, kendini akıl hastalığı olarak bir pozitiflik tarzı içinde kuşatan bir yabancılaşma bilgisini mümkün kılmıştır; fakat bu tarihin gerçeğini oluşturan ve onu ta başından itibaren harekete geçiren bu bilgi değildir. Ve bu tarihin burada sona erdiğine bir süre için inandıkça, bunun nedeni deliliğin deney alanı olarak veya tıbba komşu bilgiler içinde tükendiğini asla kabul etmiyor olmamızdır. Kapatma olgusu bizatihi kendi olarak bunun kanıtı görevini üstlenebilir.
Deli kişisinin XVII. yüzyıl öncesinde ne olduğuna bir an için geri dönmek gerekir. Sanki bireyselliğinin çehresi, ancak patolojik olabilirmişçesine, onun bireysel göstergesini yalnızca belli bir tıbbi insancıllıktan aldığına inanma eğilimi vardır. Aslında deli, pozitivizmin ona verdiği statüden çok önceleri -daha Orta Çağda-, bireysel bir yoğunluk kazanmıştı. Hiç kuşkusuz hastanınkinden çok, kişinin bireyselliği. Tristan’ın taklit ettiği deli, Jeu de la Feuillee’de ortaya çıkan “derve” çoktan rolleri oynanacak kişileri meydana getirecek ve en alışılmış manzaralar arasında yer alacak kadar kendilerine özgü değerlere sahiplerdir. Deli, birey olma durumuna ulaşabilmek için, tıbbın belirlemelerine ihtiyaç duymamıştır. Orta Çağın onun çevresine çizdiği halka bunun için yeterli olmuştur. Fakat bu bireysellik ne istikrarlı, ne de tamamen hareketsiz kalmıştır. Rönesans döneminde bozulmuş ve bir bakıma yeniden düzenlenmiştir. Orta Çağın sonundan itibaren belli bir tıbbi insancıllık onu talep etmeye başlamıştır. Hangi etkiyle? Doğu ve Arap düşüncesinin bu konuda belirleyici bir rol oynamış olması olanaksız değildir. Nitekim, Arap dünyasında deliler için çok erkenden gerçek hastaneler kurulmuşa benzemektedir:

Belki VII. yüzyılda Fez’de, belki de XII. yüzyılın sonuda Bağdat’ta, izleyen yüzyılda Kahire’de kurulanı hakkında ise hiçbir kuşku yoktur; burada bir cins ruh tedavisi uygulanmakta ve müzik, dans, gösteri ve masal anlatımından yararlanılmaktaydı; tedaviyi yönetenler ve başarıya ulaştığını düşündüklerinde son verilmesine karar verenler hekimlerdi. Avrupa’nın ilk meczup hastanelerinin XV. yüzyılın başında Ispanya’da kurulmuş olması her halükârda rastlantı değildir. Valencia hastanesini açanların, esirleri bedel karşılığı geri aldıklarından ötürü Arap dünyasıyla içli dışlı olan Freres de la Merci tarikatından rahipler olması da anlamlıdır: bu girişim, bu tarikat rahiplerinden birinden 1409’da gelmiştir; laikler, aralarında özellikle Lorenzo Salou’nun bulunduğu zengin tüccarlar para toplamakla görevlendirilmişlerdir. Sonra, Pinel’in aradan yaklaşık dört yüzyıl geçtikten sonra bile hâlâ bilgece düzenine hayranlık duyacağı şu Zaragossa’daki hastane, 1425’te kurulmuştur:
Urbis et orbis diyen kitabesinin de belirttiği gibi, kapılarını bütün ülkelerden, bütün dinlerden ve bütün yönetimlerden gelen hastalara ardına kadar açmaktadır; zihinlerin bulanıklığını “hasatların, asma çardaklarının yapımının, bağ bozumlarının, zeytin devşirmenin” belirlediği mevsimlerin bilgeliğiyle ritme kavuşturan bir bahçe hayatı. Gene Ispanya’da da Sevilla (1436), Toledo (1438), Valladolid (1489) hastaneleri açılacaktır. Bütün bu hastaneler, Almanya’da o sıralarda var olan Dollhouselerin veya Uppsala’daki ünlü Hayırevinin hiç kuşkusuz yoksun oldukları bir tıbbi niteliğe sahiptirler. Gene bu sıralarda Avrupa’da, Padova’daki Casa di maniaci (1410’a doğru) veya Bergamo tımarhanesi gibi yeni bir tipten kurumlar ortaya çıkmaktadır. Hastanelerde meczuplara ayrı yerler tahsis edilmeye başlamıştır; XIII. yüzyılın ortasında kurulan ve 1373’te krallık tarafından müsadere edilen Bethleem’de delilerin bulunduğuna dair ilk işaretler XV. yüzyılın başında görülmektedir. Aynı dönemde Almanya’da tamamen delilere tahsis edilmiş yerler olduğu bildirilmektedir: önce Nurenberg’deki Narrhauslein, sonra 1477’de Frankfurt hastanesinde meczuplar ve ungehorsame Krabke için yaptırılan bölüm ve 1376’da Hamburg’da, aynı zamanda custodia Jatuorurrı da denilen bir cista stoîidorum olduğu bildirilmektedir.

Delinin Orta Çağın sonunda kendine özgü bir statü kazandığının bir kanıtı da, Gheel kolonisinin garip gelişimidir: herhalde X. yüzyıldan beri ziyaret edilen ve bir köy haline gelen bu hac yerinin nüfusunun üçte biri meczuplardan oluşmaktaydı. Orta Çağın gündelik hayatinin içinde mevcut olan ve onun toplumsal ufkunda yabancı gibi kalmayan deli, Rönesans döneminde başka bir tarz içinde tanınmış, bir bakıma yeni ve özgün bir biçim altında toplanmıştır: ona tam bir tıbbi statü vermemekle birlikte, onu dünyadan soyutlayan ikircikli bir uygulama tarafından çerçevelenmiştir.

Onu, yalnızca onu kapsayan bir konukseverliğin nesnesi haline gelmiştir. Oysa XVII. yüzyılı belirleyen nokta, onun delilerin tanınması ve buradan da onun hakkında elde edilebilecek bilimsel bilgi konusunda az çok hızlı bir şeklide ilerlemiş olması değildir; onu belirleyen bunun tamamen tersine, deliliği daha az net bir şekilde fark eder hale gelmesidir; XVII. yüzyıl deliliği bir bakıma farklılaşmamış bir kitlenin içine dahil etmiştir. Yüzyıllardan beri çoktan bireyselleşmiş olan bir çehrenin hatlarını belirsiz hale getirmiştir. Cinsel hastalar, sefihler, âdet serbestliği içinde olanlar, eşcinsellerle birlikte kapatılan Klasik Çağ delisi, Narrtürner’deki ve Ispanya’nın ilk tımarhanelerindeki delilere nazaran bireyselliğinin göstergelerini kaybetmiştir; genel bir akıl bozukluğu kapsamı içinde kaybolmaktadır.

Farklılaştırma gücünün işlerliğini kaybediyora ve algılamanın en kitlesel biçimlerine doğru geriliyora benzeyen bir duyarlılığın garip evrimi. Bakış açısı daha tekdüze olmaktadır. Delinin XVII. yüzyıl hayır kurumlarının ortasındaki grilikler arasında kaybolduğu söylenebilir; öylesine ki, Devrim’den kısa bir süre önce ortaya çıkacak olan ıslahat hareketine kadar onun izini takip etmek güç olacaktır.

XVII. yüzyıl bu “içe doğru kıvrılma”ya ilişkin birçok işareti bizzat kendi gelişmesi içinde verebilir. Başlangıçta tamamen delilere tahsis edilmişe benzeyen kuramların yüzyılın sonundan önce uğradıkları bozulmayı yakalamak mümkündür. Freres de la Charite tarikatı 10 Mayıs 1645’te Charenton’a yerleştiğinde, aralarında meczupların da olduğu fakir hastaları kabul edecek bir hastanenin kurulması söz konusuydu. Charenton, 1640’ta Saint-Jean de Dieu’nün kurulmasıyla Avrupa’da sayıları sürekli artan Charite hastanelerinden hiç farklı değildir. Fakat XVII. yüzyıl sona ermeden önce kapatılan herkesi -ıslah için kapatılanlar, deliler, mühürlü mektuplarla kapalı tutulanlar- kapsamına alan ana binalara eklemeler yapılmıştır. 1720 tarihli bir fermanda ilk kez bir “hapis binası”’ndan söz edilmektedir; burası herhalde bir süreden beri vardı, çünkü o yıl esnasında hastaların dışında daha 120 kiracı bulunmaktaydı; meczuplar bu kalabalık içinde kaybolmaktaydı. SaintLazare’daki değişme daha da hızlı olmuştur. Eğer hayatını yazan ilk kişilere inanılacak olursa, aziz Vincent de Paul bu eski miskinhanenin sorumluluğunu kendi tarikatına alıp almama konusunda bir süre tereddüt etmiştir. Sonunda bir gerekçe onun karar vermesine neden olmuştur; miskinhanede bakmaktan mutluluk duyacağı birkaç meczup bulunmaktadır. Bu anlatıda yer alan methiyeye yönelik eklemeleri ve azize geriye yönelik olarak yüklenilen insancıl niyetleri bir yana bırakalım. O sıralarda hâlâ Saint-Lazare şövalyelerine ait olan bu miskinhane ile ona bağlı önemli miktardaki mal varlığına el koyma konusundaki güçlükler, burayı “fakir meczuplar” için bir hastane haline getirerek aşılabilirdi. Fakat burası çabucak “Majestelerinin emirleriyle tutuklanan kişiler için Güç Evi” haline getirilmiştir; ve burada ikamet etmekte olan meczuplar da bu değişiklikten ötürü ıslahhane rejimine geçmişlerdir. Pontchartrain bunu iyi bilmekte ve 10 Ekim 1703’te d’Argenson’a şöyle yazmaktadır: “Saint-Lazare’deki bu bayların mahpuslara uzun zamandan beri çok sert davranmakla ve hatta oraya zihin zayıflığından veya âdetlerinin kötülüğünden ötürü gönderilenleri burada daha uzun süre tutabilmek için, akrabalarına iyi durumda olduklarını bildirmelerini engellemekle suçlandıklarını biliyorsunuz.” Ve Relation sommaire yazarı meczupların gezintiye çıkartılmalarını anlattığında, tam bir hapishane rejimini gözler önüne sermektedir:

“Hizmetkâr biraderler veya meczupların koruyucu melekleri onları iş günlerinde akşam yemeğinden sonra, tıpkı bir koyun sürüsünü güder gibi, ellerinde sopaları olduğu halde hep birlikte gezintiye çıkartmaktadır ve bazıları gruptan uzaklaşacak olurlarsa veya diğerleri kadar hızlı ilerleyemezlerse onlara sopayla vurulmaktadır; bu öyle vahşi bir şekilde yapılmaktadır ki, bazılarının yaralandıkları, bazılarının kafalarının yarıldıgı ve hatta bazılarının da aldıkları darbelerden öldükleri görülmüştür.”

Burada söz konusu olanın yalnızca tıbbi denetimden yoksun kaldığı ölçüde kapatmaya özgü hale gelen bir deli mantığının tutukluluğu olduğu düşünülebilir; böylesine bir kapalı tutma hapse dönüşecektir. Fakat bir cins yönetsel kadercilikten çok daha başka bir şey söz konusuymuş gibi gelmektedir; çünkü işin içinde olanlar yalnızca yapılar ve örgütler değildir; deliliğe yönelik bilinç de burada rol oynamaktadır. Bir gerilemeye uğrayan bu bilinçtir ve artık bir tımarhaneyi bir hastane olarak algılamaktan aciz hale gelerek, onu en fazlasından bir ıslahhane olarak görmektedir. 1675’te Senlis Charite’sinde bir hapishane bölümü kurulduğunda, buranın “delilere, âdet serbestisi içinde olanlara ve Kralın hükümetinin kapattırdığı diğerleri”ne ait olduğu söylenilmiştir. Deli çok bilinçli bir şekilde hastane sicilinden ıslahhane siciline aktarılmıştır ve böylece onu farklılaştıran işaretler silinerek, akıl bozukluğuna ilişkin tamamen farklı nitelikteki ahlâki bir deneyin içine alınmıştır. Tek bir örneğin tanıklığı yeterli olacaktır. Bethleem XVII. yüzyılın ikinci yarısında yeniden inşa edilmiştir; Ned Ward 1703’te yazdığı London Spy’daki kişilerden birine şöyle dedirtmektedir: “Açıkçası, çatlak kafalılar için bu kadar pahalı bir binayı yaptırtanların deli olduklarını düşünüyorum (for a crack brain society). Bu kadar güzel bir binada mutluluklarının bilincinde olacak kişilerin oturmamasının çok yazık olduğunu ekliyorum.” Rönesans sonuyla Klasik Çağın zirve noktası arasında meydana gelen demek ki kurumlardaki bir evrimden ibaret değildir; delilik bilincinde bir bozulma söz konusudur; artık bu bilinci kapatma evleri, hapishaneler, ıslah haneler temsil etmektedirler.
Ve aynı dönemde hastane koğuşlarında bazı delilerin bulunmasında ve ıslaha tabi tutulanlar ile mahpusların arasında bazı meczupların yer almalarında birtakım çelişkiler bulunabilir, ama bu hiç de gerçekleşmekte olan bir gelişmenin -hapishaneden sağlık yurduna, hapsetmeden tedaviye giden bir gelişme- işareti değildir. Nitekim hastanede bulunan deliler, Klasik Çağın tümü boyunca aşılmış bir durumu işaret etmişlerdir; bunlar delinin deli olarak tanındığı ve hatta belli bir tıbbi statünün dışında soyutlandığı döneme -Orta Çağın sonundan Rönesansa kadar- gönderme yapmaktadırlar. Buna karşılık genel hastanelerdeki, workhouselardaki, zuchthaııserrideki deliler tamamiyle Klasik Çağa dönemdaş olan belli bir akıl bozukluğu deneyine gönderme yapmaktadırlar. Delilere yapılan muamelelerin bu iki biçimi arasında zamansal bir kayma bulunduğu doğruysa da, hastane en yeni jeolojik tabakanın içinde yer almamaktadır; tersine, eski bir çökelti oluşturmaktadır. Bunun kanıtı hastanenin âdeta bir tür yerçekiminin etkisiyle, sürekli olarak kapatma evlerine kayması ve sonunda onlarla karışacak kadar özümlenilmesidir. Tedavisi mümkün dengesizlerin hastanesi olan Bethleem, tedavisi mümkün olmayanlara da açıldığında (1733), genel hastaneler veya ıslahhanelerin herhangi birinden farklı bir yana sahip olmamıştır. Bethleem’in ikizi olarak kurulan Saint-Luke da, 1751 gibi geç bir tarihte açılmasına rağmen, ıslah tarzının bu cazibesinden kurtulamamıştır. Tuke yüzyılın sonunda burayı ziyaret ettiğinde, gözleyebildiklerini döktüğü not defterine şöyle kaydedecektir: “Baş yönetici tıbbın uygulanmasından hiçbir zaman fazla bir yarar ummamıştır…

Hapsetmenin ve zorlamanın ceza olarak yararlı bir şekilde uygulanabileceğini düşünmekte ve daha da genel olarak, korkunun delileri düzenli bir tutum içine sokma konusundaki en etkili ilke olduğunu kabul etmektedir.” Bunu böyle yapmak, tıpkı hapsetmeyle hâlâ ilişkisi olan her şeyi bir geçmişin zimmetine yazan ve psikiyatri hastanesini haber veren her şeyi de oluşmakta olan bir geleceğin hesabına kaydeden geleneksel tutumda olduğu gibi, kapatma olgusunu çözümlemekten çok sorunun verilerinin yerini değiştirmek olmaktadır. Nitekim, deliler herhalde Arap düşünce ve biliminin etkisiyle, özel olarak kendilerine yönelik olan ve bilhassa Güney Avrupa’da yer alan bazıları, onların hiç değilse kısmen hasta olarak muamele görecekleri kadar hastaneye benzeyen kurumlara yerleştirilmişlerdir. Bazı hastaneler eskiden beri kazanmış oldukları bir statüyü büyük ıslahat dönemine kadar sürmek üzere, Klasik Çağ boyunca koruyacaklardır. Fakat XVII. yüzyıl bu tanıdık-kurumların çevresinde yeni bir deneyi yürürlüğe sokmuştur; bu deneyde delilik henüz kendine yabancı olan ahlâki ve toplumsal biçimlerle, daha önceden bilinmeyen akrabalıklar kurmaktadır. Burada ne bir hiyerarşi oluşturmak, ne de Klasik Çağın deliliğe ilişkin olarak sahip olduğu bilgi açısından XVI. yüzyıla nazaran bir gerileme olduğunu göstermek söz konusudur. İleride göreceğimiz üzere, XVII. ve XVIII. yüzyıla ait tıbbi metinler bunun tersini kanıtlamaya yeterlidirler.

Söz konusu olan yalnızca, her türlü “gelişme” bakışının tarihsel kronolojilerini ve birbirlerini izlemelerini açığa çıkartarak, deneyin tarihine bilginin erekliliğine veya tek bir doğrultuda ilerlediğine dair düşünceye hiçbir şey borçlu olmayan bir hareketi geri vermektir; söz konusu olan klasisizmin gerçekten yaptığı haliyle, bu delilik deneyinin amaç ve yapılarını ortaya çıkartmaktır. Bu deney bir başkasına nazaran ne ileride, ne de geridedir. Deliliğin algılanmasındaki ayırımcılık gücünde bir düşüş olduğundan söz etmek mümkünse de, meczupun çehresinin silinmekte olduğunu söylemek mümkünse de, bu ne bir değer yargısı,
hatta ne de bir bilgi eksikliğinin tamamen olumsuz bir şekilde ilân edilmesidir; bu, deliliğin çok pozitif bir deneyine hâlâ tamamen dışarıdan yaklaşmanın bir biçimidir -Rönesansın deliliğe tanıdığı bireyselliği ve konumu ortadan kaldırarak, onu yeni bir deneyin içine yerleştiren ve ona alışılmış deneylerimizin alanının ötesinde yeni bir şekil hazırlayan deney: bu çehre bizim pozitivizmimizin saflığının, deliliğin bütün doğasını oradan itibaren tanıdığını sandığı çehrenin aynıdır-. Kapatma uygulamasıyla çakışan hastaneye yatırma uygulaması, bizi bu iki kurumsal biçime özgü olan kronolojik gösterge konusunda uyarmalı ve hastanenin ıslahhanenin gelecekteki gerçeği olduğunu açıkça kanıtlamalıdır. Fakat bunun böyle olması, bu iki yapının Klasik Çağın bütüncül akıl bozukluğu deneyi içinde varlıklarını sürdürmelerini engellemiştir; biri daha yeni ve daha güçlüyse de, diğeri hiçbir zaman tam olarak yok edilememiştir. Öyleyse bu ikiliği -aynı anda hem duraklama, hem de denge- deliliğin toplumsal algılanışının içinde, onu az çok kavrayabilen eşzamanlı bilincin içinde bulmak gerekir.

Deliliğin Roma hukuku tarafından olduğu kadar dinsel hukuk tarafından da tanınması, hekim tarafından teşhisine bağlıydı. Deliliğe karar verilebilmesi için tıbbi bilinç gerekliydi. Zacchias 1624 ve 1650’de yazdığı Tıbbi-Hukuki Sorular adlı eserinde, deliliğe ilişkin Hıristiyan yasamasının bilançosunu çıkartmıştı. Zacchias bütün dementia et ratiortis leasione et morbis omnibus qui rationem laedunt nedenleri konusunda kesin bir tavra sahiptir: birinin deli olup olmadığına ve hastalığının onda ne kadar bir yeterlik bıraktığına, ancak hâkim karar verebilir. Din hukuku alanında yetişmiş bir hukukçunun açıkça ortaya koyduğu bu zorunluğun bundan yüz elli yıl sonra bile Kant’la birlikte bile sorun yaratması ve önce Heinroth, sonra da Elias Reginault’ nun zamanında koskoca bir polemiğe yol açması anlamlı değil midir? Tıbbın belirtisi olması, artık bir daha kendiliğinden bir gerekirlik olarak kabul edilmeyecektir; onu yeni maliyetlere katlanarak bir kez daha yerleştirmek gerekecektir. Oysa Zacchias’ya göre durum hâlâ tamamen açıktır:
Bir hukukçu bir deliyi sözlerini düzenli sarf edemeyişinden tanıyabilir; onu eylemlerinden tanıyabilir -hareketlerindeki tutarsızlık veya medeni eylemlerindeki saçmalık-: Claudius’un bir tek, mirasçı olarak Britanicus’u değil de, Neron’u seçmiş olmasından deli olduğu anlaşılabilir. Ama bunlar hâlâ önsezilerdir; yalnızca bir hekim bunları güvenilir gerekçeler haline dönüştürebilir. Deneyleriyle birlikte bir sürü işaretten yararlanmaktadır: tutkular küresinde sürekli ve nedensiz bir hüzün melankoliyi belli etmektedir; beden alanında ise, hezeyanın her tür ateşsiz çılgınlık vakkasından ayrılmasına olanak vermektedir; kişinin hayatı, geçmişi, çocukluğundan itibaren ona yönelik yargılar, bütün bunlar bir yargıya varabilmek ve hastalığın olup olmadığına karar verebilmek için hekim tarafından özenle tartışılmaktadırlar. Fakat hekimin ödevi bu kararın verilmesiyle sona ermemektedir; bundan sonra daha ince bir çalışmaya başlamak zorundadır. Hangi yeteneklerin hastalığın etkisinde olduğunu (bellek, hayal gücü veya mantık), bu etkinin biçimini ve derecesini belirlemek gerekmektedir. Akıl böylece fatuitas içinde azalmış olmaktadır; tutkuların içinde yüzeysel olarak, hezeyan ve melankolinin içinde de derinlemesine olarak yozlaşmıştır; nihayet mania, çılgınlık ve bütün ölümcül uyku halleri aklı tamamen yok etmektedirler. Bu çeşitli soruların izini sürerek insan davranışlarını sorgulamak ve onların delilik küresine hangi ölçüde yazılacaklarını belirlemek mümkündür.

Örneğin aşkın delilik olduğu durumlar vardır. Yargıç hekime başvurmadan önce, eğer kişinin tavırlarında aşırı bir cilve, sürekli bir süs ve koku merakı görürse veya güzel bir kadının peşinden her yere gidebildiğini anlarsa, aşkın delilik haline geldiğinden kuşku duyabilir. Fakat bütün bu işaretler, ancak bir olasılığın taslağını çizmektedirler: bunların hepsi bir araya gelse bile kararın alınması için yeterli olamazlar.

Gerçeğin kuşku duyulması olanaksız izlerini bulma işi hekime, aittir. Kişi iştahını kaybedip, uykusuzluk mu çekiyor, gözleri içeri mi kaçmış, uzun süre hüzünlü bir şekilde mi duruyor? Bunun nedeni aklının daha şimdiden yozlaşmaşa başlamış olması ve Huckerius’un “güzellik hayaleti ve bunun yanlış değer­lendirilmesi tarafından aldatılan ve mantığını kaybeden bir ruhun çabuk öfkelenme hastalığı” olarak tanımladığı şu aşk melankolisine yakalanmış olmasıdır. Fakat hasta kendini bu hallere düşüreni görünce gözleri parlarsa ve düzensiz bir çarpıntıya yakalanırsa, herhangi bir manyak kadar sorumsuz olarak kabul edilmelidir.

Karar yetkisi tıbba bırakılmıştır; yalnızca o birini delilik âlemine sokabilir; yalnızca o normali meczuptan, suçluyu sorumsuz deliden ayırabilir. Oysa kapatma uygulaması tamamen başka bir tarza göre yapılanmıştır; hiçbir şekilde tıbbi bir karara göre düzenlenmemektedir. Başka
bir bilinç alanına aittir. Kapatma içtihadı delilere ilişkin kısmı itibariyle oldukça karmaşıktır. Metinlere bakılacak olursa, her zaman tıbbın bilirkişiliği talep edilmişe benzemektedir. Bethleem’de 1733’e kadar hastaların tedavi edilebilir olduğunu, yani doğuştan ahmak olmadığını veya sürekli bir sakatlığı olmadığını belirleyen bir belge istenmektedir. Buna karşılık, Petites-Maisons’da (Küçük Evler) hastaya uygulanan tedavinin yararsız olduğuna ve hastalığının tedavisiz olduğuna dair bir belge istenmektedir. Aile üyelerinden birini Bicetre meczuplarının arasına yerleştirmek isteyen kişiler, “hastaya hekim ve cerrah tarafından bakılmasını ve bunların raporlarını hazırlayıp kaleme vermelerini” isteyecek olan yargıca başvurmak zorundadır. Fakat bu yönetsel tedbirlerin arkasındaki uygulama tamamen başkadır. İngiltere’de ister akrabaların talebiyle olsun, ister ilçenin güvenliği için kendi gerek duysun, kapatma kararım sulh yargıcı vermektedir. Fransa’da kişinin bir kabahati veya suçu olduğuna kanaat getirildiğinde, bazen mahkeme onun kapatılmasına karar verebilmektedir. 1670 tarihli suçlara ilişkin emirnamenin yorumu, deliliğin haklılık karinesi oluşturduğunu, delilik halinin muayeneden sonra kabul edilebileceğini öngörmektedir; eğer sanığın hayatına ilişkin olarak toplanan bilgilerin içinde onun zihin karışıklığına ilişkin bir şeyler fark edilirse, yargıçlar onun ailesi tarafından evde tutulmasına veya hastaneye veyahut hapishaneye kapatılmasına karar vermekte ve burada “diğer meczuplar gibi muamele görmesini” hükme bağlamaktadırlar. 1603’ten itibaren “krallığın bütün iyi kentlerine, vizit yapmaları ve adalete rapor vermeleri için en becerikli ve deneyimli, en büyük üne sahip, tıp ve cerrahi sanatından iki kişinin” atanmış olmalarına rağmen, Yargıçların tıbbi bilirkişiliğe başvurmalarına nadiren rastlanmaktadır.

Saint-Lazare’a kapatılanlar 1692’ye kadar bu duruma, ancak yargı kararıyla maruz kalmışlardır ve bu karar gerekli tıbbi belgelerin yanı sıra, mahkeme başkanının, Châtelet komutanının veya eyalet polis müdürlerinin imzalarını da taşımıştır; söz konusu olan bir din adamıysa, emirler piskopos ve katedral kurulu üyeleri tarafından imzalanmıştır. Durum XVII. yüzyılın sonunda hem karmaşık, hem de basit hale gelmiştir: 1667’de polis komutanlığı görevi ihdas edilince, birçok kapatma (çoğu Paris’te) onun talebiyle ve bir tek bir bakanın imzalaması koşuluyla yapılacaktır. Bu taleplerin bazılarına tıbbi belgeler eklenecektir. Ama bu gibi durumlar azınlıkta kalmaktadır. Olağan olarak ailenin, komşuların, köy veya mahalle papazının tanıklığına başvu­rulmaktadır. İddiaların geçerliliği konusunda en başta en yakın akrabaların tanıklığı gelmektedir. Mümkün olduğunca bütün ailenin onayı alınmaya veya bu şikâyetlere rekabet veya çıkarın neden olup olmadığı anlamaya çalışılmaktadır. Fakat en uzak akrabaların bile, ailenin katılmadığı bir kapatma kararı aldırabildikleri durumlar olmaktadır. Delilik XVII. yüzyılda toplumsal bir duyarlılık sorunu haline gelerek ve böylece suçla düzensizlikle, rezaletle yakınlaşarak, tıpkı onlar gibi bu duyarlılığın en dolaysız ve en ilkel biçimleri tarafından yargılanır olmuştur.

Delilik olgusunu belirleme ve soyutlama konusunda tıp biliminden daha yeterli olan, kepazeliği algılayabilen bir bilinç vardır. Bu ölçü kabul edilince, delilik konusunda karar verebilme işinde Kilise temsilcileri devlet temsilcilerinden daha ayrıcalıklı olmaktadırlar. Breuteuil 1784’te mühürlü mektup kullanımını sınırlandırıp, kısa bir süre sonra da uygulamadan kaldırdığında, kapatmanın adli sürecin başlamasından önce gerçekleştirilmemesini sağlamaya çalışacaktır. Bu, ailenin verdiği dilekçeye veya kralın emirlerine karşı alınmış bir önlemdir. Fakat bu tedbir daha nesnel olarak hekimin yetkisine başvurmak için değil de, tamamen tersine, karar yetkisini hekimden yardım almayan adli bir otoriteye aktarmak için getirilmektedir. Nitekim medeni hakların kullanımının yasaklanması hiçbir tıbbi bilirkişilik içermemektedir, tamamıyle aileler ile adli otorite arasında ayarlanan bir iştir. Meczupun çevresine yerleşen kapatma ve yasal uygulamalar tıbbın işe daha sağlıklı bir şekilde dahil olmasına yol açmamıştır. Bunun tamamen tersine, XVII. yüzyılda bazı hastane yönetmeliklerinde öngörülmüş olan bu tıbbi denetimden giderek vazgeçme ve deliliği olduğu yerde saptamak durumunda olan karar verme, iktidarını giderek artan bir şekilde “toplumsallaştırmak” eğilimine girilmiştir. XIX. yüzyılın başında hekimlerin deliliği belirleme ve teşhis etme yeteneklerinin hâlâ çözülmemiş bir sorunmuşçasına tartışılıyor olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Tüm Hıristiyan geleneğinin mirasçısı olan Zacchias’nın tıp biliminin yetkisine hiç tereddüt etmeden bıraktığı konuyu, bundan bir buçuk yüzyıl sonra Kant tartışmalı hale getirebilecek ve kısa bir süre sonra da Begnault tıbbın bu yetkisini tamamen reddedebilecektir.

Klasisizm ve bir yüzyıldan fazla süren kapatma uygulaması yapacaklarını yapmıştır. Eğer işlere sonuçlan itibariyle bakılacak olursa, onun sınıflarını ve biçimlerini tıbbın yardımıyla fark edebilecek kadar yoğurmuş olan hukuki bir delilik teorisiyle, onu kitlesel bir şekilde kavrayan, daha önceden baskı altına almak için hazırlanmış olan kapatma biçimlerini kullanan ve adli hakemlik tarafından düzenlenmiş olan ince ayrıntıları izlemeyi ihmal eden toplumsal ve adeta polisiye bir uygulama arasında yalnızca bir açıklık varmış gibi gözükmektedir. İlk bakışta tamamen normal, hiç değilse çok alışılmış olarak görülebilecek bir açıklık, çünkü hukuki bilinç kendine hizmet etmek zorunda olan yapılardan veya içinde
gerçekleşiyora benzediği kurumlardan daha işlenmiş ve daha nitelikli olma durumundadır. Fakat bu açıklık kendine özgü değerini ve belirleyici önemini, ancak delilik hakkındaki hukuki bilincin kapatma uygulamasının ortaya çıkmasından çok önce, Orta Çağ ve Rönesans boyunca, Roma hukukunun dayanıklı kurallarının ve dinsel hukuğun içinde oluşup yoğrulduğu düşünülünce kazanmaktadır. Bu bilinç bu uygulamayı harekete geçirmemiştir. Bunlar ayrı dünyalara aittir.

Bunların biri, biçimleri ve yükümlülükleri çözümlenen bir hukuk öznesi gibi olan kişiye yönelik belli bir deneye; diğeri de bireyin toplumsal varlık gibi olduğu belli bir deneye aittir. Durumların birinde deliliği, yükümlülükler sistemine getirmeyi sektirmeyeceği değişikliklerin içinde çözümlemek; diğer durumda ise deliliği, onun dışlanmasını meşrulaştıran bütün ahlâki akrabalıklar içinde ele almak gerekir. İnsan hukuk öznesi olarak, deliliğinin ölçüsünde sorumluluklarından sıyrılmaktadır; toplumsal varlık olarak ise, delilik onu suçluluğun yakınlarına götürmektedir. Böylece hukuk deliliğe ilişkin çözülmesini sonsuz derecede inceltecektir; ve akıl hastalıkları tıbbının, delilik konusundaki hukuki bir deneyin oluşturduğu taban üzerinde kurulduğunu söylemek bir bakıma doğru olacaktır.

Psikopatolojnin ince yapılarının daha XVII. yüzyılda çıkartılan yasaların formüllerinin arasından su yüzüne çıkmaya başladıkları görülmektedir. Örneğin Zacchias eski fatuitas, alıklık kategorisinin içinde, Esquirol’ün sınıflandırmasını ve kısa bir süre sonra da zihni yetersizlikler psikolojisinin bütününü haber veriyora benzeyen düzeyleri birbirlerinden ayırmaktadır. Azalan bir sıralama içinde en başa, tanıklık edebilen, vasiyette bulunabilen, evlenebilen “budalalar”! yerleştirmektedir, fakat bunlar tarikatlara giremezler ve yöneticilik yapamazlar, “çünkü ergenliğe yaklaşan çocuklar gibidirler”. Daha sonra asıl aptallar (jatui) gelmektedir; bunlara hiçbir sorumluluk verilemez, yedi yaşından küçük çocuklar gibi akılları bir karış havadadır. Stolidi’ye (ahmak) gelince, bunlar çakıltaşları gibidirler, akrabalarım tanıyacak kadar ayırım yapabildikleri taktirde vasiyet yapmaları dışında hiçbir hukuki işlem yapmalarına izin verilemez. Delilik çözümlemesi hukuk kavramlarının basıncı altında ve hukuk kişisinin kesin olarak çerçevelenmesi ihtiyacı içinde sürekli olarak incelmekte ve onü çok uzaktan izleyen tıbbi teorileri önceden haber veriyora benzemektedir.

Eğer kapatma uygulamasında yürürlükte olan kavramlar bu çözümlemelerle kıyaslanacak olursa, farkın büyük olduğu görülecektir. Budalalık gibi bir terim, ancak her tür kesin belirlemeyi dışarıda bırakan yaklaşık bir eşdeğerlilikler sisteminin içinde değer taşımaktadır. Senlis Charite’ sinde “budalalaşmış bir deli”, “eskiden deliyken, şimdi zihni zayıf ve budala olmuş bir adam”58 bulmaktayız; d’Argenson’un yardımcısı “çok zıt şeyleri toplayan eşi bulunmaz türden” bir adamı kapattırmıştır; bu adam “birçok konuda sağduyu sahibiymişe ve diğer birçok konuda da tam bir salağa benzemektedir.” Fakat, kapatma dosyalarına eşlik eden çok az sayıdaki tıbbi belgeyi Zacchias’nmki gibi bir içtihatla karşılaştırmak daha da ilgi çekicidir. Kapatma dosyalarının bu içtihadı, hiç dikkate almadıkları söylenilebilir. Aptallığa ilişkin olarak, bir hekimin altına imza attığı bir belgede şöylesine şeyler okunabilmektedir: “Charles Dormont adlı kişiyi gördük ve tavırlarını, gözlerinin hareketini inceleyip, nabzını saydıktan ve bütün hareketlerini izleyip, ona çeşitli sorular sorup cevaplarını aldıktan sonra,
adı geçen Dormont’un kaçık bir zihne sahip olduğuna ve tam ve mutlak bir bunama ve aptallık içinde olduğuna oy birliğiyle karar verdik.” Bu metin okunduğunda tıbbın iki kullanım biçiminin, âdeta iki yoğrulma tarzının olduğu izlenimi alınmaktadır; bunlardan biri tıbbın hukuk bağlamı içinde yer almasına, diğeri de kapatmanın toplumsal uygulanışına katılmasına göre ortaya çıkmaktadır. Tıp birinci durumda hukuk öznesinin yeterliliğini devreye sok makta ve böylece yeteneklere yönelik felsefi bir çözümleme ile sözleşme yapma ve kendini bir şeye zorlama yeteneği konusundaki hukuki bir çözümlemeyi birbirlerine belirsiz bir şeklide karıştıracak olan bir psikolojiyi hazırlamaktadır. Tıp böyle yaptığında, medeni özgürlüğün ince yapılarına başvurmaktadır. Diğer durumda ise, toplumsal insanın tavırlarını gündeme getirmekte ve böylece ikili bir patolojiyi normal ve anormal, sağlıklı ve ölümcül terimleri içinde hazırlamaktadır; bu patoloji “kapatılması uygundur” formülüyle birbirlerine indirgenemez iki alan yaratacaktır.Toplumsal özgürlüğün sağlam yapısı.

Toplumsal insana ilişkin çağdaş deneyi eski hukuki kavram olan “hukuk öznesi”ne uydurma konusunda, XVIII. yüzyıl boyunca sürekli bir çaba gösterilmiştir. Aydınlanma çağı düşüncesi bu ikisinin arasında hem temelli bir birlik olduğunu, hem de bütün fiili çatışmaları aşan bir
uyuşmanın her zaman mümkün olduğunu ileri sürmüştür.
Bu temalar delilik kavramının yoğrulmasına ve ona ilişkin uygulamaların düzenlenmesine sessizce hükmetmişlerdir. XIX. yüzyılın pozitivist tıbbı her şeyini Aufklarung’un (Aydınlanma) bu çabalarından miras almıştır. Bu tıp hukuk öznesinin akıl bozukluğunun aynı anda hem hukuk terimleri içinde çözümlenebilir, hem de toplumsal duyarlılığın en dolaysız biçimleri içinde algılanabilir nitelikte olan patolojik bir gerçekliğin birliği içinde toplumsal insanının deliliğiyle çakışabileceğim ve çakışmak zorunda olduğunu daha önceden belirlenmiş ve kanıtlanmış olarak kabul edecektir. Tıbbın kendi konuları araşma alacağı akıl hastalığı, hukuken yetersiz özne ile grubun huzurunu bozduğu kabul edilen kişinin efsanevi birliği olarak yavaşça oluşacaktır: ve bu, XVIII. yüzyılın siyasal ve ahlâki etkisi altında gerçekleşecektir. Bu yakınlaşma daha Devrim öncesinde, Breuteuil 1784’te delilerin kapatılmasını kişinin hukuk öznesi olarak yeterliliğinin veya yetersizliğinin belirlenmesi için gerekeninden daha özenli bir usule bağlamak istediğinde fark edilir hale gelmiştir: bakan, yöneticilere, “akıl bozukluğu nedeniyle tutuklanmaları istenecek kişilere ilişkin olarak, adalet ve temkinlilik, (kralın) emirlerini, ancak yargının hacir altına almaya karar vermesi halinde önermenizi gerektirir” diye yazmaktadır. Sonuncu mutlak monarşinin liberal tabanlarının hazırladıklarını, medeni kanun hacir altına almayı her tür kapatmanın önkoşulu haline getirerek gerçekleştirecektir. Akıl bozukluğuna ilişkin içtihadın her tür kapatmanın önkoşulu haline geldiği an aynı zamanda Pinel ve çağdaşlarının hem insancıllığın, hem de bilimin bir keşfi olarak hissedecekleri şey, aslında XVIII. yüzyılın bölünmüş bilincinin yeniden uzlaşmasından ibarettir. Hukuk öznesinin hacir altına alınmasıyla gerçekleştirilen toplumsal insanın kapatılması -bunun anlamı, akıl bozukluğu içindeki insanın ilk kez hukuki açıdan yetkisiz ve deli olarak, kabul edildiğidir-; toplum tarafından hemen fark edilen çatlaklığı ona sınır getirmekte, ama hukuki varlığını ortadan kaldırmamaktadır. Böylece tıbbın iki kullanılış biçimi -hukuki sorumluluğun ve yeterliğin ince yapılarını tanımlamaya çalışanı ve yalnızca kapatmaya toplumsal olarak karar verilmesine yardım edeni- uzlaşmış olmaktadır.

Bütün bunlar akıl tıbbının ilerideki gelişimi için son derece önemlidirler. Bu tıp “pozitif” biçimi itibariyle, aslında klasisizmin hiç de birleştirmemekle birlikte çakıştırdığı iki deneyin üst üste getirilmesinden ibarettir: bütünü itibariyle kapatma uygulamasının emrediciliği etrafında dönen ve yalnızca “evet veya hayır”, “zararsız veya tehlikeli”, “kapatılması gerekir veya gerekmez” tarzında formülleşürilen deliliğin toplumsal, normatif ve dikotomik bir deneyi ve niteliksel, inceden inceye farklılaştırılmış, sınır ve derece soruları karşısında duyarlı ve akıl bozukluğunun bürünebileceği çeşitli görüntüleri öznenin tüm faaliyetlerinde arayan hukuki bir deney. XIX. yüzyıl psikopatolojisi (belki de bizimki bile) kendi yerini bir homo natura’ya veya hastaya ilişkin bir deneyden önce verimli olan normal bir insana göre belirlediğine ve ölçüsünü buna göre oluşturduğuna inanmaktadır. Aslında bu normal insan, insan tarafından yaratılmıştır ve eğer bir yere yerleştirilmesi gerekiyorsa, doğal bir mekâna değil de, socius ile hukuk öznesini özdeş kılan bir sistemin içine konulmalıdır; bunun sonucu olarak deli bir hastalığın onu normalin sınırlarına sürüklemesinden ötürü değil de, kültürümüzün onu kapatmaya toplumsal olarak karar vermesi ile hukuk öznelerinin yeterliliklerini fark eden hukuki bir bilginin buluşma noktasına yerleştirmiş olmasından ötürü deli olarak tanınmaktadır.

Akıl hastalıkları konusundaki “pozitif” bilim ve deliyi insan mertebesine yükselten şu insancıl duygular, ancak bu sentezin sağlam bir şekilde kurulmasıyla mümkün olabilmişlerdir.

Bu sentez bir bakıma, bilimsel olduğu iddiasındaki psikopatolojimizin somut a priori’sini meydana getirmektedir. Pinel, Tuke ve Wagnitz’den itibaren XIX. yüzyılın bilincini işaret edebilen her şey, klasisizm dönemindeki delilik deneyinin ne kadar çok biçimli ve çeşitli olabildiğini bizden uzun süre gizlemiştir. Bilinmeyen hastalık, zincire vurulmuş deliler ve mühürlü mektuplar veya polis müdürünün talebiyle kapatılan bütün bu kalabalık insanları büyülemiştir. İlk bakışta pek fazla işlenmedikleri sanılabilecek gibi olan bu kitlesel görünüşlü uygulamaların içinde kesişen deneylerin tümü görülememiştir. Aslında delilik Klasik Çağda iki kabul biçimine tanık olmuştur: hastanelerde olanı ve kapatma yoluyla uygulananı; delilik bu dönemde iki tarzda belirlenmiştir: bunlardan biri hukuk evreninde yer alanıydı ve hukukun kavramlarını kullanmaktaydı; diğeri de toplumsal algılamanın dolaysız biçimlerine aitti. Delilik karşısındaki duyarlılığın bütün bu farklı görüntüleri içinde tıbbi bilincin de yeri bulunmaktadır; fakat bu bilinç özerk değildir; bundan ötürü onun diğer bütün deney biçimlerinin desteği olduğunu (gizlice olsa bile) düşünmemek gerekir. Bazı hastaneye kabul uygulamalarının içine yerleşmiştir; aynı zamanda deliliğin hukuki çözümlemesinin içinde de yer almaktadır, fakat onun esas unsurunu meydana getirmenin uzağında kalmaktadır. Ancak oynadığı rol bu deneylerin ekonomisi içinde öneme sahiptir ve bunların birbirlerine eklenme tarzlarında ağırlığı vardır. Nitekim hukuki çözümleme kuralları ile delilerin tıbbi kurumlara yerleştirilmesi uygulaması arasındaki iletişimi o kurmaktadır.

Buna karşılık, kapatmanın oluşturduğu alana ve ifadesini burada bulan toplumsal duyarlığa, ancak zorlukla nüfuz edebilmektedir. Öylesine ki, birbirine yabancı iki kürenin resmolduğu görülmektedir. Delilik deneyi Klasik Çağın tümü boyunca iki farklı tarza göre yaşanmışa benzemektedir. Hukuk öznesini çevreleyen bir akıl bozukluğu halesi gibi var olmuştur; sorumsuzluğun ve yetersizliğin hukuken kabulü tarafından, hacir altına alma ve hastalığın tanımlanması tarafından çevrelenmiştir. Bir başka akıl bozukluğu halesi daha var olmuştur, bu da toplumsal insanı çevreleyen ve hem rezalet bilinci hem de kapatma uygulamasını içerenidir. Bu iki alanın kısmen örtüştükleri durumlar olmuştur, fakat bunlar birbirlerine nazaran hep farklı kalmışlar ve kökten ayrı iki delilik biçimini tanımlamışlardır.

Biri öznelliğin sınırlandırılması olarak alınmıştır -bireyin güçlerinin sınırında çizilen ve sorumsuzluk bölgelerini açığa çıkartan hat-; bu delilik (yabancılaşma) öznenin çifte bir hareket aracılığıyla özgürlüğünden mahrum bırakıldığı bir süreci işaret etmektedir: deliliğin doğal olan hareketi ve onu bir Başkası’nın iktidarına sokan hacir altına alma ve kapatmanın hareketi: bu Başkası genelde tedavici tarafından temsil edilmektedir. Deliliğin (yabancılaşmanın) diğer biçimi ise bunun tersine, delinin kendi toplumu tarafından kendi vatanına yabancı olarak kabul edildiği bir bilinçlenmeyi işaret etmektedir; sorumluluğu yok edilmemekte, en azından akrabalık veya suç ortaklığı yaratan komşuluk aracılığıyla ona ahlâki bir suçluluk yüklenmektedir; Başkası, Yabancı, Dışlanan olarak belirlenmektedir. Temellerinin psikopatolojide bulunduğuna inanılan ve zaten başka bir düşünce alanında onu zenginleştirecek olan ikircikliklerden de yararlanan şu çok garip “psikolojik yabancılaşma” kavramı aslında, biri Başkası’nm iktidar alanına düşen ve özgürlüğüne mahkûm olan varlığa; diğeri de Başkası hâline gelen, insanlar arasındaki benzeşmeye yabancılaşan varlığa ilişkin olan şu iki delilik (yabancılaşma) deneyinin antropolojik karışımından başka bir şey değildir. Bu deneylerin biri hastalığın belirleyiciliğini yakınlaştırmakta, diğeri de daha çok ahlâki bir mahkûm etme edasına bürünmektedir.

XIX. yüzyıl akıl bozukluğu içindeki insanı hastaneye kaldırmaya karar verdiğinde ve bununla aynı anda kapatmayı, hastayı iyileştirmeyi hedefleyen tedavi edici bir eylem haline getirdiğinde, bu işi bu çeşitli delilik (yabancılaşma) temalarının ve klasik rasyonalizmin ortaya çıkmalarına her zaman olanak tanıdığı, deliliğin şu çoklu çehrelerine tek bir darbeyle karmaşık bir birlik getirerek gerçekleştirmiştir; bu birlik karmaşıktır, ama bağlarının çözülmesi güçtür.

Kaynak: Michel Foucault – Deliliğin Tarihi

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz