“DELİLİK TOPLUM DÜZENİNİN VARLIĞI İÇİN GEREKLİDİR!..” DELİLİĞİN TARİHİ – FOUCAULT

0
226

TOPLUMLAR VAR OLDUĞU SÜRECE TOPLUMDIŞILAR DA MUTLAKA OLACAKTIR

Toplumları kapsadıkları, benimsedikleri ile dışladıklarının zıtlığı içinde okumak mümkündür. Yani evet dedikleri kadar, hayır dediklerinin de doğrultusunda. Her toplum kendini belli kodlara göre şifreler; bu kodların o toplumun kendini algılaması içindeki anlam ve yerlerini ortaya çıkartmadan, ilgilenilen toplumun şifresini çözmek mümkün değildir. Tarihçilik, özellikle de toplumsal tarihçilik, bir bakıma bu şifreleri çözebildiği ölçüde başarılı olacak, alanına egemen hale gelecektir. Ancak burada büyük, hem de çok büyük bir tehlike bulunmaktadır. İnsanların neredeyse tamamı, herhangi bir kavramın bugünkü anlamı (anlamlarından biri) ve içeriğinin (içerdiklerinden birinin) dün de aynı olduğunu düşünmektedir. O zaman geçmişi ve başka toplumları anlamak bir şifre çözmek değil de, okuma faaliyetinden ibaret, basit bir iş olacaktır. Oysa bu kavrayış kendi kendini daha baştan sakatlamaktadır, çünkü kavramlar bir kerede ebediyete kadar geçerli olmak üzere verilmiş içeriklere sahiplerse, değişmeyi algılamak olanaksız olurdu. Ama değişme vardır ve bunu fark etmemek mümkün değildir. O halde kavramların sürekli yoğrulan, her toplumsal örgütlenme tarafından (ve bunun çeşitli katmanları, alt katmanları tarafından da) kendi ideolojisinin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tanımlanan içeriklere sahip olduklarını kabul etmek uygun olacaktır. Ve toplumsal yapıların kavramlarla bu sürekli mücadelelerinin anahtarını da, kendinden ve kendinden olmayan saydıklarım şifreleme ihtiyacında ve biçiminde görmek gerekir. O zaman bir toplumun kavramlarının şifresini onun kendine biçtiği olumlamadan itibaren çözmeye başlamak gerekir (tabii tersine bir okuma tercih edenler için de olumsuzlamadan itibaren). Toplumları önce kendilerini seyrettikleri aynada görmek gerekir. Aynanın gerçeği değil de hayali gösterdiği doğrudur, ama tıpkı bireyler gibi toplumlar da öncelikle hayallerinden itibaren anlaşılabilir durumdadırlar. Deliliğin Tarihi gibi hiç alışılmamış bir konu, Foucault gibi bir ustanın elinde bir toplum arkeolojisi ve giderek anatomisi haline gelmektedir. Daha doğru bir ifadeyle, arkeolojik anatomi. Foucault aynı kavramsallaştırma bütününün içinde iki şey birden yapmaktadır. Bir yandan ortaçağdan itibaren Batı toplumlarının Mdeli”yi hangi “delilik” tanımının içine yerleştirdiklerini araştırmakta; ikinci olarak da, bu “kendine göre tanımlanmış deliliği” nasıl dışladıklarını veya kabullendiklerini incelemektedir. Bu iki boyutlu anlama faaliyeti, bir toplumun imgesini, benimsedikleri kadar dışladıklarının da doğrultusunda oluşturduğunu ortaya çıkartmaktadır. Ve önemli vurgu, her çağın “bilimi” ve “bilgisi” toplumsal imgelemeden nasibini alarak, “söylem “ini bu doğrultuda oluşturmaktadır.

Bu kitabın zor, hem de çok zor olduğunu baştan söylemeliyim. Zorluğun birinci nedeni, Foucault’nun çok zengin ve aşırı yoğrulmuş bir dil kullanmasıdır; buna bağlı olan ikinci neden, Foucault kendine özgü bir Fransızca geliştirmiştir ve birçok kelime ve kavramı genel kabullerinin dışında veya bunları aşan bir şekilde, özel yüklemler içinde kullanmaktadır. Ama bu kitabı asıl zor hale getiren, Batı kültürünün felsefeye dayalı olmasına karşılık, bizde “felsefe yapma”nın olumsuz bir değer kazanacak kadar küçümsenmiş olmasıdır. Bu durumun doğal sonucu olarak, Batı dillerinin çok sayıda “saf felsefi” terim üretmiş olmalarına karşılık, Türkçenin bunları gündeliğin terimleriyle karşılamak zorunda kalmasıdır. Gündeliğin terimleri, gündelik alışverişin paraları gibidirler; aşınırlar ve giderek en dar anlamlarına sıkışıp kalırlar. Bunun yanı sıra, felsefenin harcıâlem terimlerle “yapılmak” zorunda kalması, herkesin bunları gayretsiz anlayabileceği yanılgısını yaratmaktadır. Oysa anlama genelde söz konusu olmamakta, felsefenin başka âlemlerdeki yoğrulmuşlukları ülkemizde onunla ilgisi olmayan gündelik algılamaların dar kapsamına indirgenmektedir. Türkçenin bir felsefe dili olarak en basit kavramları bile karşılaması çok güçken, Foucault’nun kitabındaki “yakası açılmadık” terimleri karşılaması neredeyse olanaksızdır. Dilsel ve kavramsal sorunların yanı sıra, bizim tarihe bakışımız da bu kitabı Türk okuyucusu için zorlaştırmaktadır. Geçmişi sadece (veya hemen hemen) bir zaferler silsilesi olarak algılayan bir toplumun çocuklarının, deliliğin ve onun algılanışının, kabulünün veya dışlanışınm bir toplumun kurucu unsurları arasında yer aldığını kavramaları çok güç olacaktır. Deliliğin Tarihi gibi bir kitabı çevirmenin “delice” bir iş olduğunu biliyorum -delilik demiyorum, çünkü deli tanım gereği, deli olduğunu bilemez-, ama bu işin yapılması gerektiğini de biliyorum.

Foucault’yu okurken alınacak birçok dersin yanı sıra, çözmek ile çözümlemek arasındaki kavramsal ve anlamsal paylaşımı bile sağlamakta sıkıntıya düşen bir dilin sorunları üzerinde düşünüleceği umudunu muhafaza ediyorum.

***

Foucault, ikinci bölümde, bizi deliliğin fantastik dünyasında dolaştırmaktadır. Ancak bu dünyanın kendinde fantastik olup olmadığını, hezeyanın gerçek niteliğinin ne olduğunu bilebilmenin yegâne yolu deli olmaktır. Oysa deli bize asla kendi hakkmdaki yargılarından itibaren değil de, onun deli olduğuna karar veren, onu öyle konumlandıran genel toplumsal harita üzerinde işgal ettiği yer itibariyle yansıyabilmektedir. O halde Foucault ile birlikte yapacağımız bu yolculuk felsefe, zihniyetler ve tıp alanlarında deliliğe ilişkin olarak inşa edilen fantazyaya doğru olacaktır. Üstat, delilik âleminin XVII. ve XVIII. yüzyıllarda ne denli fantastik bir kavrayış içinde algılandığını sergilerken, tamamen o dönemin kaynaklarını kullanmakta ve bu eserlerden yansıyan ağdalı, ağdalı olduğu kadar da bizimkine uzak ve bağlantıları farklı bir dili tüm ağırlığıyla aktarmaktadır. Kitabın bu bölümünü okuyan kişi, başka bir dünya, başka bir kavram çerçevesi ve başka bir dille karşı karşıya olduğunu derinlemesine hissetmektedir. Bu da felsefe ve bilginin niteliği üzerinde düşünme fırsatları yaratmaktadır. Bilimin ve insan düşüncesinin kesintisiz ve bayrak yarışında olduğu gibi bir aşamadan diğerine ilerlediğine inanan doktrinler, bu okumadan yaralanmış olarak çıkacaklardır. Söz okumaya gelince, bunun türev bir faaliyet olduğunun kesin bir şekilde konulması gerekmektedir. Okuyucu yazarın çerçevesini zaman zaman aşıyor olsa da, onun kas tettiklerini bazen ıskalasa veya bunların dışına çıksa da, aslında ana eğilim olarak onun dayattığı doğrultunun içinde kalmaktadır. Ancak, haberleşme mutlaka iki tarafın da anlayacağı bir kanal üzerinden yapılabileceği için, yasanın bu çerçeve belirleyiciliği okumanın özünü oluşturan hükmü koymaktadır: eğer okuyucu yazarın diline ulaşamıyorsa, eserin dilini bilse bile elindeki kitabın içeriğine tam olarak ulaşamayacaktır. Foucault, okuyucunun da emek sarf etmesini isteyen talepçi bir yazardır. Bilgiyi ve düşünme malzeme ve fırsatlarını çiğnenmiş lokmalar olarak değil de; zahmetlerden, büyük anlama çabalarından sonra elde edilen ödüller olarak sunmaktadır. Bu ödüllere ulaşabilmenin tek yolu ise, Foucault’yla birlikte gayret sarf etmek, hem de çok sarf etmektir. Ülkemizde felsefe dilinin oluşmadığı sıklıkla söylenmektedir. Bu doğruya eklenmesi gereken ve gene dile ilişkin olan başka doğrular da bulunmaktadır. Cumhuriyetten bu yana anlamsız ve hatta zararlı boyutlara ulaşan dil kavgaları ne yazık ki Türkçeyi düşüncelerin ifadesi konusunda oldukça olanaksız ve yetersiz bir konuma getirmiştir. Bunun yanı sıra kitlesel eğitimin, niteliği tamamen ihmal ederek niceliği birinci ve tek amaç haline getirmiş olması ve hemen bütün eğitim sisteminin bu anlayış doğrultusunda yapılanması, çoğu insanımızın anlama yeteneklerinin güdük kalmasına yol açmıştır. Bunların ötesinde ve daha da vurgulu olarak, hemen her disiplin gündelik dilden gereğinden çok koparak, kendi adasallığı içinde, kendi dilini (çoğu zaman Batı’dan ödünç alarak) oluşturmuştur. Felâket hiçbir zaman tek başına gelmediği için, eski dille tam bir kopukluk yaratılmış olduğundan, Amerika her seferinde yeniden keşfedilmektedir. Böylece Foucault’nun zaten ağır olan dili, bizim ulusalcılığımızın çocukluk hastalığı yüzünden daha da ağır hale gelmektedir.

Klasik Çağın deli kişisine ve delilik olgusuna yaklaşımı, onun hem kendi hakkındaki kavrayışının, hem de kendine ilişkin ütopyasının ipuçlarını vermektedir. Her çag kendini ütopyası içinde arındırır, saflaştırır, idealize eder, zaten bir çağı çağ olarak algılamamıza izin veren nokta da onun kendi hakkındaki hayalinden itibaren ortaya çıkmaktadır. Delinin bu arınma ayin ve oyunundaki yer ve rolü Klasik Çağın rengini yakalamak isteyenlere tarifsiz olanaklar sağlayacak niteliktedir. Tarihi olan bitenlerin sicili olmaktan çıkartan zihniyetlerin derin kökenini araştıran, arkeolojilerini yapan Foucault’nun hâlâ şaşırtıyor olması şaşırtıcıdır.

***

Deliliğin Tarihi üçüncü bölümle tamamlanıyor. Buradaki “tamamlanma” ifadesi, vurguyu Foucault’nun dev eserinin Türkçede yayınlanma işinin bitirilmesi üzerine vurmaktadır. Genel anlamı içinde ise, deliliğin tarihi tamamlanmıyor, tamamlanmışa benzemiyor, tıpkı birçok “yerel” tarih gibi. Çünkü toplum(lar) var olduğu sürece toplumdışılar da mutlaka olacaktır ve bunlara çeşitli ad ve sıfatlar takılacaktır; bunlar, kendilerinin seçmedikleri çeşitli toplumsal kompartmanlara yerleştirilecek, tasnif edileceklerdir. Deli de bu “toplumdışı” çehrelerden biridir ve tarihi zorunlu olarak sürecektir. Sürecektir, çünkü toplumun buna ihtiyacı vardır. İnsanların rahatlaması, kuramların varlıklarını kanıtlaması için deli zorunlu bir kişidir. Foucault bu üçüncü bölümde delinin “hasta” statüsüne terfi etmesini incelemektedir. Bizim çağımız da deliyi bu statü içinde tanımaktadır ve bu terfinin insani açıdan bir devrim oluşturduğu söylenmektedir. Oysa üstadın irdelemeleri yakından izlendiğinde, delinin hasta olarak kabulünden daha önemli olanın, onun nasıl bir hasta olarak kabul edildiğidir. Yani deliyi kuşatan bu yeni kabul, bu yeni kavramsal ve etik çerçeve, hangi ahlâki, tıbbi, toplumsal vb. öngerekçelere ve önbelirlenmişliklere dayandırılmıştır? Başka bir söyleme tarzı içinde, deliyi birlikte kapatıldığı diğer toplumdışılardan soyutlayarak, tımarhaneye tek başına kapatan ve bu bağlamda toplumun kapatılacak yegâne unsuru olarak artık onu gören zihin hali, hangi toplumsallıkların içinde dokunmuştur? İşte bu üçüncü bölümde Foucault’nun esas olarak tartıştığı konular bunlardır? “Tımarhanenin Tarihi” olarak da adlandırılabilecek nitelikte olan bu sonuncu bölümde, delilerin kapatıldıkları (hapsedildikleri değil, çünkü bu kapatma bir mahkûmiyet kararının sonucu bile değildir; daha doğrusu, mahkûmiyet belli kişiler ve belli peşin hükümler tarafından, önceden verilmiş bir kararın doğrultusunda olmaktadır), hem de artık tek başlarına kapatıldıkları bu kurum, bir anti-toplum manzarası sunmaktadır (aynı zamanda tüm baskı unsurlarıyla birlikte), çünkü Aydınlanma insanı kendini “akıl”ın işlevinde simgeleştirmekte ve kendi hayalini, idealini bu simgenin doğrultusunda kurmaktadır. O halde toplum akıldan, cisimleşmiş akıldan başka bir şey değildir. Akıl bozukluğu ise, tanım gereği toplumun zıddı, onun varlık- olmayan tersidir; yani aklı ve dolayısıyla toplumu tehdit eden unsurdur; o halde kapatılması, ama bunun da hasta statüsü verilerek yapılması gerekir. Çünkü hasta statüsü vermek, delinin ıslah olabilir bir ters varlık olduğu anlamına gelmektedir. Tedavi, deliyi topluma geri vermek için vardır. Ama bu modelde akıl asla tanımlanmamaktadır. Veya daha doğrusu, akıl kendini ancak deliliğin zıddında, deliliğin zıddı olarak tanımlayabilmektedir. Öyleyse delilik toplum düzeninin varlığı için gereklidir, çünkü bu düzen kendine ancak negatifinin aynasında kimlik verebilmektedir. Deliliğin Tarihi’nin kuru, donuk, duygusuz, duyarsız bir tarih kitabı olmaktan; kavramlar üzerinde bir ip cambazının maharetiyle dolaşan bir filozofun eseri olmaktan çok, bir itiraz çığlığı olarak okunmasını diliyorum.

Mehmet Ali Kılıçbay
Michel Foucault – Deliliğin Tarihi (Sunuş Yazısı)

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz