Kurban: Kan, Can ve Deri Üzerinden Sürdürülen Bir “Gelenek”: “Rüya”nın Sonu, Ekonominin Gerçekliği – Abdullah Onay

Ali ŞeriatiKoyunu, hemen ilk baştan seçme, bırak onu Allah seçsin ve İsmail’ini kesmek yerine sana takdir etsin, bağışlasın. Böylelikledir ki Allah kestiğin koyunu kurban olarak kabul eder. İsmail yerine koyunu kesmek, ‘kurban kesmek’ iken koyun olarak koyun kesmek, olsa olsa ‘kasap’lıktır!” (Ali Şeriati, Hacc)

Kurban meselesi hayvan hakları savunucuları için zorlu bir konu –hangisi değil ki–; burada din/inanç alanına giriyorsunuz ki, hani her türden muhafazakârın bir dokunulmazlık kalkanı gibi sıkça önünüze sürdüğü “yüzde 99’u Müslüman ülke” deyimini kurban meselesinde bütün gerçekliği ile karşınızda görebiliyorsunuz.

Kurban, insanlık tarihi kadar eski bir gelenek, birçok din ve inançta var. Toplumsal hayatın bir parçası olmuş, sahip olduğu birçok mananın yanında bir toplumsal dayanışma işlevini de yerine getirmiş. İnsanın da kurban edildiği bir geçmiş var, kaybolan birçok kültür ile birlikte çok yerde unutulup gitmiş. İslâm dininde ise kurban geleneği güçlü bir biçimde sürüyor. Ancak fıkıhta tartışmalı bir konu olagelmiş, farz, diyenler var, sünnet diyenler var. Mezheplerin de bu konudaki yaklaşımları farklı. Kurban kesmeyen sahabelerin olduğunu, Hz. Ömer ve Ebubekir’in kurban kesmediklerini rivayet edenler var.[1]

Türkiye’deki duruma gelince konu biraz daha farklılık arzediyor. Cumhuriyet rejimi dini kontrol altına almaya çalıştığı “laiklik” sürecinde, ibadetlere müdahalelerde bulunurken, kurban ile pek derdi olmamış. Bunda kurban derilerinin “istikbal” olarak görülen Tayyare Cemiyeti (sonraları Türk Hava Kurumu) için bir gelir kaynağı oluşturması mı etkili olmuştur, yoksa kurbanın sadece dine özgü olmayıp, resmî tarihin kendine yaratmaya çalıştığı “geçmiş” içinde yer alıyor olması mı bilinmez![2]

Kurban ile bir “sorun” olarak tanışmamız ise, 1990’larda şiddetlenen laik-dindar çatışması sürecinde gerçekleşti. Birçok alanda sürmekte olan bu çatışma danalar ve koyunlar üzerinden de yürütülmeye başlandı. Anaakım medya kaçan boğalar, bıçaklı dindarlar, Boğaz’ı kaplayan kan görüntülerini manşetlere taşıyor.[3] TV kanalları bu görüntüleri sürekli döndürüyordu; inançlarından dolayı Cumhuriyet tarihi boyunca mağdur olduklarını düşünen “dindarlar” ise buna, “inançlarına” saldırıldığı psikolojisiyle kurbanlarını daha görünür yerlerde, otobanlarda, adeta toplu gösteriye dönüştürürcesine keserek cevap veriyorlardı.

Laik kesim, bu tarz kesimlere “ilkellik”, “sağlığı tehdit eden pislik”, “Türkiye’yi dünyaya küçük düşürme” vb. gerekçelerle karşı çıkıyordu. Çatışma sertti, Müslüman kesim içinde “kurbana” dair farklı şeyler söyleyen Hüseyin Hatemi gibi az sayıdaki aydının çağrıları duyulmazken;[4] medyanın meşrebine uygun Zekeriya Beyaz gibiler ekranları dolduruyor, “tavuk da kesseniz” olur çağrıları ile sorunu sulandırıp dindarları daha da öfkelendiriyorlardı. Dindarlar ise bütün bu öfkelerini danalardan, koyunlardan çıkarıyordu. Ama tartışmanın sınıfsal bir boyutu da vardı.[5] Bu dönemde bir avuç hayvan hakları savunucusunun sesi ise zaten duyulacak gibi değildi.

İslamcı yazarlar bu kampanyayı yürütenlerin “pirzolaları yerken” seslerinin çıkmadığını ama inanç söz konusu olunca saldırıya geçtikleri iddiaları ile kurban kesimini savunmayı sürdürdüler epey zaman:

Market vitrinlerini süsleyen bonfilelerin, pirzolaların, piliçlerin vaktiyle canlı birer varlık iken nasıl öldürürüldüğünü görmezden geldiler. Sırçadan mamul ‘tower’ların camekanlarına kan sıçrayınca rahatsız oldular. İnsanın öldürerek yaşayan tabiatını hatırlamak onları fena halde ‘irrite’ etti. (Ahmet Turan Alkan, “Memleketimden Kurban Manzaraları”, Zaman, 10.3.2001)

İslamcı kesim, daha çok o dönemki savunma psikolojisiyle bazı gerekçeler bulmaya çalışıyordu:

Kurban kesmenin hedefi, bıçakla akıtılan koyun kanıyla, insanın saldırganlığını yok etmeye çalışmaktır. Saldırganlıktan keyif alanlar, koyun kanı akıtmazlarsa, insan kanı akıtırlar. (…) İslam’ın ilk yıllarında iki kişi tartışırken biri çok öfkelenerek kendini camiden dışarı atar. O kadar öfkelenir ki, karşısına çıkan devenin başını bir kılıç darbesiyle yere düşürür. Sonra kendine gelip, çevresine ne yaptığını sorduğunda, yakınları ‘O deveyi kesmekle bir insanla birlikte bütün insanlığı öldürme sorumluluğundan kurtuldun’ derler.

Gürdoğan, o kadar abartır ki kurban ile şiddet ilişkisini; Hitler ve Stalin kurban kesselerdi bu şiddeti uygulamazlardıya kadar götürür olayı! “Kurban kanı akıtmayanlar, iktidarlarını korumak için binlerce insanın öldürülmesine alkış tutarlar. Stalin ve Hitler iktidar olmak için, kan dökmekte üstüne olmayanların başında gelir.” (Nazif Gürdoğan, “Şiddet Toplumunda Kurban, Yeni Şafak, 5.3.2001)[6]Uzun bir dönem böyle geçildi. AKP iktidarı yılları ise hem “ele güne karşı” düzenlemelerin yapıldığı hem de dindarların artık iktidar olmanın güvenini hissetmeye başladıkları bir dönemdi. Belediyeler, steril kesim yerlerine yönlendiriyor ve kesimler bu yerlerde yoğunlaşıyordu.[7]

Kurbanın hangi toplumsal kesim tarafından hangi oranlarda kesildiğini bilmiyoruz. Elbette dindar kesimin oranı yüksektir. Ancak laik orta sınıfların da kurban kesimi ile ilgili pek dertleri olmadı; bu ritüele canı gönülden katıldılar. Hatta bayram namazlarında olduğu gibi kurban kesimlerinde de dindarlıklarını hatırladılar ve hissettiler. Yani bu gelenek, parti, inanç ayrımı olmaksızın sürdü ve sürüyor.[8]

Ancak Türkiye’nin yaşadığı değişim süreci “kurban” geleneğini de etkiledi. Artık kentli-modern kesimler giderek bayramlarını tatillerde değerlendiriyordu. Bu da “nerede o eski bayramlar” nostaljisi yaşanmasına; “kimse evinde oturup bayramlaşmıyor, kurbanını kesip konu komşuya dağıtmıyor,” şikâyetlerine yol açıyordu. Konu komşu arasında kurban eti dağıtımı da giderek azalıyordu. Bağış miktarları artıyor olsa gerek ki, bazı İslamcı yazarlar buna karşı çıkıyordu.[9] Öte yandan “danaya ortak girip” eti ucuza getiren, kavurma depolayan yaygın bir kurban kesim pratiği de var. Bu paylaşımın ardından ortaya çıkan mangal görüntülerine de sıkça rastlamak mümkün.

Kurban derisi kavgası ise bütün bu süreç içerisinde yıllarca sürdü, Türk Hava Kurumu deri toplamada tek yetkili idi, cemaatler ve vakıflar el altından toplayabiliyorlardı. Bu tartışmalar sırasında bir laik profesör kurban derisini savunurken THK’nın cihad kurumu olduğunu dahi iddia edebildi. Türk Hava Kurumu’na verilen deri toplama yetkisi 2013’te kaldırıldı. ([10]

Yine bu süreçte, zenginleşen dindarlar ile kurban rantı daha da büyüdü. Kurbanlardan biri içeride kalırken diğeri cemaatlere bağışlanıyordu. Recep Koçak’ın verdiği rakama göre yılda 10 milyon hisseli kurban kesiliyor. ([11] O kadar ki, kurban yolsuzlukları yargıya kadar taşınmıştı.([12] Vakıfların önemli bir gelir kaynağı kurbandı.[13]

Bir yandan da iktidarın en önemli dayanaklarından “ekonomi” dili dindar kesimi de etkiliyordu. Kredi kartı ile kurban satışları yapılıyor, Yeni Şafak gazetesi “Ucuza kurban almanın yolu”nu gösteriyor,[14] yine bir yazar, “Kurban konusu bir de ekonomi, sağlık, tüketiciler ve geçimini besicilikle sağlayan üreticiler açısından ele alındığında, kurbanın nice hayırlara kapı açan bin bir hikmetle dolu çok mühim bir ibadet ve büyük bir fırsat olduğu görülür” diye yazabiliyordu.([15]Ancak son yıllarda gelişen hayvan hakları hareketi, İslamcı yazarları da yıllardır “kasaptan alıp mideye indirdiğiniz pirzolalar nereden geliyor” sorusu ile geçiştirdikleri tartışmaya daha ciddi cevaplar vermeye zorladı. Her ne kadar bazıları vejetaryenliğe dair sakız olmuş lafları tekrarlasa da:

Genelde sebze ve meyve tüketerek hayatlarını sürdüren vejetaryen ve veganlara sorum bitkileri neden ‘canlı’ mertebesinde ve kendileriyle eşit moral düzeyde görmedikleridir. Eşyanın hakikatine tam anlamıyla vâkıf olmak mümkün olmadığı halde, neden kozmolojik hiyerarşide insanlarla hayvanlar eşit mertebede görülür de bitkiler bu sınıfta ele alınmaz anlamak pek de mümkün değil. Böyle bir bakış açısını içselleştiren kişi için hayvanları kesmenin bir havucu topraktaki kökünden ayırıp, kıtır kıtır doğramaktan daha ‘vahşi’ bir tarafı olamaz.[16]

Tabii bir de hidayete eren ama İslamcı olmayan, her tartışmaya “durun bakalım” diye dalıp, “içtihat”ta bulunanlara değinmeden geçmemek lazım:

İnanmamakta serbestsiniz, ama dinlerin önerdiği ritüellerin başka anlamları var. Çok meraklıysanız, okuyun, düşünün, taşının, ne yaparsanız yapın, oturduğunuz yerden ahkâm kesmekten vazgeçin. (…) Bizim Kurban Bayramı karşıtları da, şimdi bir de AB normlarını bahane edip, bayramımızı burnumuzdan getirmeye kalkışmasınlar (Nuray Mert, “Kurban tartışması”, Radikal, 18.1.2005).

Bir de bu tartışmalara canı sıkılan”aşk filozofu” Haşmet Babaoğlu’ndan alıntı yapalım; mizahi değil ciddi bir yazı olduğunu da belirterek:

Benim her kurban bayramında canımı sıkan ise ‘aydın işi’ bir eleştirel tavır: Hayvansever bir eda ve şiddet karşıtı bir bakışaçısı. (…) Hassasların dikkatine: Kökleri açısından kurban olumsuz bir şiddet eylemi değildir, tersine toplum kurban törenleri yoluyla kendi üyelerinin üzerine bastıran şiddeti nisbeten ‘kayıtsız’ ve ‘kurban edilebilir’ bir kurban üzerine çevirir. (…) Benim derdim insanlığın binlerce yıllık geleneklerine, belki de büyük harfle tek bir Gelenek’e dikkati çekmek. Bu büyük serüven çıtkırıldım tavırlarla, sıradan hassasiyetlerle, üstünkörü bilgilerle ve hele kör inançlarla hiç anlaşılmaz. (Haşmet Babaoğlu, “Korkup Sakınanların Şiddeti, Yeni Yüzyıl, 7.5.1995)

Elbette ki, modernizmin İslam’ın içini boşalttığı ibadetlerin şekilden ibaret bir hale dönüştüğüne feryat eden, İslamcı kanaat önderleri, kurban ibadetinin de bu hale getirilmesinden şikayetçi. Başta Hüseyin Hatemi, İhsan Eliaçık, Kuran’a göre bu kurban geleneğinin günah olduğunu söyleyen Mehmet Atak olmak üzere bazı aydınlar yıllardır bu gerekçeyle kurbana karşı da tavır alıyorlar.[17] Pek itirazları olmasa da yaklaşan bir değişimin farkında olanlar da var tabii ki:

İnsanlar, hayvanlara acıdıkları için et yememeye karar verirlerse, vahşi hayvanları avlamak, ehlileştirilmiş olanlarını da kesmek yasaklanırsa kurban hakkında da bu bakımdan (acıma, acı duyma vb.) bir şeyler söyleme hakkı ve imkânı doğar. (Hayrettin Karaman, “Kurban Bayramı İzlenimleri”, Yeni Şafak, 11.3.2001).

Elbette kurbanın mana kısmına dair, her şeye maydanoz olan köşecileri değil, Dücane Cündioğlu’nun etkileyici yazısını hatırlamak gerekiyor,

İşin gücün etle kanla, koyunla koçla… et yiyip et dağıtmakla…

Etleri göğe fırlatıyorsun, kabul edilir sanıyorsun ama her defasında gökten üzerine kan yağıyor, fırlattığın etler patır patır arza düşüyor. Ne et, ne kan semâya ulaşmıyor.

Bir de utanmadan İbrahimcilik oynuyorsun. Etlerin kanların arasında aklınsıra bayram ediyorsun.

Hâlbuki bayram, vâsıl olanın hakkı. Hakikate ulaşanın. Hiç değilse, eteğine değenin.

Vuslattan eser yok, o hâlde bu çığlıklar da neyin nesi? Nedir bütün bu bağırıp çığırışmalar? Neyi gördün, hangi rüyayı? Uğruna sevdiceğini feda ettiğin şu rüyayı anlat bakalım! Senden kim neyi istedi?

Sana ‘Kurbanın nedir?’ diye sormuyorum ey talib, sadece rüya görüp görmediğini merak ediyorum.

Söyle, senin rüyan nedir? Hangi rüya uğruna neyi kesiyorsun? Hangi rüyanın gerçekleşmesini istiyorsun? Nasıl bir rüyanın?

Rüyan ne ki ey talib, kurbanın ne olsun?

(Dücane Cündioğlu, “İbrahim’inki Bir Rüyanın Eseriydi, Ya Seninki”, Yeni Şafak, 20.11.2010). link [18]

Kuşkusuz kurban meselesinin tartışılmasında, değişiminde dindarların rolü önemli. Kurban, çok eski çağlardan kalma, çok farklı inançlarda var olmuş bir ritüel. İslam gibi bir büyük anlatının ayırt edici vasfı “kurban” olmasa gerek. Dine dair “katı” olan her şeyin buharlaştığı bir dönemde, ibadetlerin içinin boşaldığından şikâyet eden; dinin modernleşmenin, protestanlaşmanın vasıtası haline geldiğini savunan İslamcıların bu içeriği boşalmış ibadetin üzerindeki din örtüsünü kaldırma mücadelesini bizzat yürütmeleri gerekmez mi?

Eğer o örtü kalkarsa, altından, rantçılar, “kurban bayramı dindarları”, dini bir sömürü düzenine uyarlayanlar, bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmaz mı?

Kurban, devlet kararı ile yasaklanacak değildir elbette, ama samimi dindarlar, zulme dönüşmüş bu ibadet konusunda bir vicdan muhasebesine gidemezler mi? İbadetin böyle metalaştırılmasına, biçime değil, öze, manaya sahip çıkarak, seslerini yükseltemezler mi? Yeryüzünün sömürüsünün, talanının, dinin uzak durun dediği “israf” boyutlarını bile aştığı bir gidişatta, kurbanı karşıtlık üzerinden değil, kendi değerleri üzerinden yeniden değerlendiremezler mi? Ali Şeriati’nin bu söylediklerine kulak vermek için kurban bir vesile olamaz mı?

Çünkü bu dinin öyküsü, işkence, insanın kendine eziyet etmesi, kan ve tanrıların kana susamışlığının öyküsü değil, ‘insanın kemâli’nin öyküsüdür. İçgüdü zincirinden, dar egoizm zindanından kurtuluşun öyküsüdür. Ruhun yükselişi, aşkın miracı ve beşeriyet iradesinin mucizevî iktidarının; her bağ ve kayıttan, seni ‘hakikat karşısında sorumlu bir insan’ olarak esir ve aciz kılan tüm zincirlerden kurtuluşun öyküsüdür. Ali Şeriati, Hacc

* * *

Netice olarak, din-inanç-gelenek sarmalında ama özellikle devasa bir ekonomisi[19] oluşmuş kurban pazarında can veren canlıların yaşam haklarını nasıl savunacağız?

Kimilerinin, hatta kimi hayvansever derneklerinin de savunduğu canlıların şoklanarak, göz önünde, sokak ortalarında değil, kapalı steril yerlerde kesilmeleri, yani acılarının azaltılması ile mi olacak bu?

Boğaların kaçamadıkları, yakalanıp işkenceye maruz kalmadıkları zaman mı sorun çözülmüş olacak? Yılda 11 milyon civarında sadece mezbahalarda kesilen diğer türdeşleri gibi can verdiklerinde muasır medeniyet seviyesine ulaşmış olmanın gönül rahatlığını mı duyacağız?

Hayrettin Karaman’ın haklı olduğu bir yön var: “İnsanlar, hayvanlara acıdıkları için et yememeye karar verirlerse, kurban hakkında da bu bakımdan (acıma, acı duyma vb.) bir şeyler söyleme hakkı ve imkânı doğar.” Yani bu mücadele bir “bayram” sınırlarını aştığı zaman, bir şeylerin değişmeye başladığını da göreceğiz belki!


[1] Bunun İslam fıkhında ne derece tartışmalı olduğuna dair: “Bahusus kurban meselesine dair bazı kitaplarda İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed (Allah onlara rahmet etsin)’e nispet edilen kurban kesmek sünnettir”12 sözü bu tür bir terim kaymasına örnektir. Zira İmam et-Tahavî, muhtasarında: “Kurban, İmam Ebû Hanîfe (Allah ona rahmet etsin)’ye göre vacip, İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed (Allah onlara rahmet etsin)’e göre ise terk edilmesine cevaz verilemeyecek sünnettir” der ve kurbanın sünnet-i müekkededen üstün vacip değerinde olduğunu ifade eder.

Hanefî fakih ve muhaddislerden et-Tahâvî, mezhebin müçtehit imamlarından İmam Muhammed’in İmam Ebû Yûsuf’la birlikte kurban kesmenin vacip olmadığı ama hali vakti yerinde olanlar hakkında terkine ruhsat verilmeyen müekket sünnet olduğu kanaatine sahip bulunduğunu belirtir ve kendisi de bu görüşü tercih eder13. Nitekim el-Câmiu’s-sağîr ve Hanefî kaynaklarının temel metinlerinin bir kısmında İmam Ebû Yûsuf’un kurban için “sünnet” hükmünde bulunduğu belirtilirken diğerlerinde ‘müekket sünnet’ hükmüyle yer almış olması da muhtemelen Tahavî’nin “terkine ruhsat olmayan sünnet” sözüne dayanmaktadır. İbn Hacer de Tahavî’nin sözüne dayanarak kurban kesmenin İmam Muhammed’e göre terkinde ruhsat olmayan bir sünnet olduğunu söylemiştir”

Bir kısmını aktardığım bu izahın tamamı için bkz. https://www.ismailaga.org.tr/soru-kurban-kesmenin-hukmu-nedir

[2] “Diyanet İşleri Başkanlığından Orhaneli Müftülüğüne gönderilen 4 Aralık 1929 tarih ve 22743 numaralı tezkerede: Ramazan nedeniyle her sene olduğu gibi bu sene de cami ve mescitlerde verilecek vaazlarda fitre, sadaka, zekat, kurban derileri ve sakadatının Türk Tayyare Cemiyetine verilmesinin köylere varıncaya kadar tekrar anlatılması tavsiye olunmaktaydı”. Saime Yüceer, “Atatürk’ün Güvenlik Politikasına Bir Örnek: Türk Tayyare Cemiyeti – Bursa Örgütü”, http://ucmaz.home.uludag.edu.tr/PDF/ataturk/2003-(3)/h1.pdf

[3] Mart 2001 yılına ait bazı manşetler: “AB’yi Mabe’yi Dinlemediler” (Hürriyet), “İşte Avrupa Yolu” (Milliyet), “Her Sokak Bir Mezbaha” (Radikal), “Bitsin Bu İlkellik” (Posta), “Kurban Boğazı” (Star).

[4] Elbette birileri de böyle durumlarda muhafızlık görevine talip olur, farklı şeyler söyleyenleri “günahkâr” ilan ediverir: “İşin trajik olanı İslami duyarlılığa sahip bazı şahsiyetlerin de aynı gözlüğü takıp kurban ibadetini bir “kavurma bayramı” şeklinde ilan etmek suretiyle sergilediği bilinçsiz ve aynı zamanda günahkâr tutumdu.” (Zaman, 26 Şubat 2002)

[5] Mehmet Şevket Eygi gibi “seçkin” Müslümanlar köylülerin nezih dini bu hale getirdiğini iddia ediyordu. Bu anlamda merkez medyadaki kurban şikâyetleri ile ortak bir noktada buluşuyordu: “Hurafeyi din sayan zihniyet, bütün ilkelliği ile hâlâ büyük kentlerin varoşlarında çağa direniyor. (…) Pislik ve pespayelik, din ve vicdan özgürlüğünün gereği olamaz” Güngör Mengi, “Sevap ve Günah”, Sabah, 6.3.2001. Bunu “katliam” olarak görüp, tasvip etmeyen bir muhafazakâr yazar ise bunu yapanlar bizim varoştakiler değildir diye yazdı: “Sokaklarda o tiksindirici, korkutucu görüntüleri oluşturanlar ne muhafazakâr gazeteleri okurlar, ne imam-hatipli, ne de bilinçli Müslüman olabilirler. İslami terminolojiyi bilen en zayıf mümin bile hayvana eziyet edilmeyeceğini bilir. Bu katliamı yapanlar olsa olsa ‘Ramazan’ı iftar yemeği, bayramı Bodrum tatili olarak sunan kartelin varoşlardaki okurları olur.” (M. Nedim Hazar, Zaman, 9 Mart 2001)

[6] Kurban kesimi ve kanla insandaki şiddet duygusunu terbiye edeceği gerekçesi de çok yaygın savunulan iddialardan biridir. İnsanın değişmeyen özü tartışmasına girmeyelim, ama İslam dünyasında kanın gövdeyi götürmesine ne diyeceğiz? Nitekim, İlahiyatçı Ali Murat Daryal da “Kurban kesmek yani kan akıtmak çocukta henüz kuvvetlenmemiş içgüdülere cevap vermek için kullanılamaz. Kurban çocukta birtakım ürküntü ve korkulara sebep olabilir. Bu çocuğun ileriye dönük dini hayatı için son derece tehlikeli ve mahzurludur.” diye uyarıyordu: Zaman, 4.3.2001.

[7] İlginçtir, eğer dikkatimden kaçmadıysa Tayyip Erdoğan’ın kurban kesimli fotoğrafı yok, en azından son dönemlere ait; 2013’te kurban vekâletini Saraybosna’daki kesim için 2014’te ise Kızılay için vermiş. Bu sene ise yedi hissesini yurtdışında kesilmek üzere Türk Diyanet Vakfı’na. Oysa dindar kesime yönelik siyaset yapan merkez sağ liderler için önemli bir görüntüydü bu; örneğin Süleyman Demirel’in evinin bahçesinde kesilen koyunlar önünde dua eden görüntüsü bir klasikti.

[8] “Okumuş, eğitimli insanların yaşadığı semtlerde 30 daireli, 40 daireli apartmanlarda tek bir kişi bile böylesine kanlı, bıçaklı kurban kesme gösterisi yapmadı. Onlar belediyelerin kurban kesme yerlerine ya da Eyüp Sultan’a gittiler, iyiliklerini yaptılar.” Necati Doğru, “Din Buysa! Bu mu Olmalı!”, Sabah, 7.3.2001 Mesela Kemal Kılıçdaroğlu, kurbanını bir önceki yıl Van’da kestirirken geçen sene iki kurban vekaletini Kızılay’a verdi Bir de kişisel anektod, seneler önce bir sol gazetenin yayın yönetmenliğini yapmış biri gayet “doğal” kurban kestiğini anlattığında gösterdiğim tepkiye, en az benim onun yaptığına şaşırdığım kadar şaşırmıştı! Kurbana soldan muhalefet, Birgün gazetesi kurbanın pahalı olması nedeniyle herkesin kesememesinden şikâyetçi! http://www.birgun.net/haber-detay/yurttasa-kurbanlik-ve-et-hayal-90000.html

[9] “Kurban parasının kurban niyetiyle bu bölgelere (savaş bölgelerindeki Müslümanlara) gönderilmesini ben kişisel olarak doğru bulmuyor, bu şekilde hareket etmekle kurban ibadetinin yerine geldiğini sanmıyorum.” (Ali Bulaç, “Kurban Kesmek, Kurban Parası Göndermek”, Yeni Şafak, 10.5.1995)

[10] Bunun üzerine CHP milletvekili Umut Oran bir soru önergesi verdi: “Bu yönetmelik değişikliği, Bizzat Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti olarak kurulan ve 1935’te bugünkü adını alan THK’nın tamamen bitirilmesine yol açmayacak mı?”

[11] Recep Koçak, “Kurban Büyük Bir Fırsattır”, http://www.milatgazetesi.com/kurban-buyuk-bir-firsattir/62100/#.VDLfLvmSxro Biraz ayrıntı olacak ama yazıdan uzun bir alıntı yapayım, bu alımlardaki duruma dair: “A vakfı vekalet yoluyla kurban kesmek üzere yükümlülerden mesela 350’şer lira topluyor. Kurbanı ister yurt içinde ister yurt dışında kessin daha önceden kurbanlık hayvan satıcılarıyla ya bağlantı yapmak veya hayvanları satın almak mecburiyeti vardır. Diyelim ki bin kişiden para topladı, her biri 350 liradan bin koyun alamaz. Ya sürüyü toptan alır veya koyunların kalitesine göre fiyatlandırarak alır. Bu takdirde ilk alışta vekalet verenin parasına koyun (veya ortak büyük baş hayvan) almak mümkün olmaz. Bana göre iki çözüm yolu vardır:

1.Vakıf veya dernek kurban olacak hayvanları kendi adına farklı fiyatlarla satın alır. Vekalet veren ve tamamı aynı miktarda para ödeyen kimselere, adları okununca kurbanı, topladığı para karşılığında satar (akdin iki tarafını temsil ederek akit yapar) ve kasaba vekaleten kesmesini söyler. Bu birkaç akdin bir anda ve bir arada olması daha başta hazırlanacak ve içinde -yukarıda açıklanan işlemlerin de yer aldığı-bir vekalet sözleşmesine dayanılarak vekalet verenin ismi okunarak da yapılabilir. Birden fazla hizmet veren bir otelde kalmak üzere bir belgeyi imzalayan taraflar, birden fazla akdi bir çırpıda yaparlar ve çağdaş alimler bunu caiz görmüşlerdir.

2. Vakıflar ve dernekler vekalet yoluyla kurbanı nasıl alıp keseceklerini ve kullanacaklarını açıklayan bir sözleşme hazırlarlar. Bu sözleşmeye ‘vekalet verenlerden toplanan eşit miktardaki paralar her bir yükümlü namına kurban almaya yetmezse vakıf veya dernek üstünü, hibe yoluyla tamamlayacak, para fazla gelirse sahibi bu fazlayı vakfa hibe etmiş olacak, kesilen kurbanın tamamı veya şu kadarı vakfa ve derneğe verilmiş olacak’ diye yazarlar. Bunları bilerek vekalet vermiş olan yükümlü vazifesini yapmış olur, vekil de şartlara uyarak sözleşmeyi icra eder.

Yükümlüler kurban ibadeti, için vekalet verirken muhasebesi sağlam, işlemleri açık ve şeffaf, hizmeti belli, meşru ve önemli olanları tercih etmelidirler. Bu nitelikleri taşıyan birden fazla yer varsa derecelendirmek ve birine yoğunlaşmadan desteği aralarında dağıtmak uygun olur.”

[12] Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, ‘2009’daki kurban bağışı kesim ihalelerindeki yolsuzluk’ iddialarıyla ilgili davada, Mehmetçik Vakfının eski Genel Müdürü Salih Güloğlu ve LÖSEV Başkanı Üstün Ezer’i ‘güveni kötüye kullanmak’ suçundan 5’er yıl, Deniz Feneri Derneği Genel Başkanı Mehmet Cengiz’i ise 2 yıl 6 ay hapse mahkum etti. http://www.yenisafak.com.tr/gundem/kurban-operasyonu-karari-verildi-506974

[13] “Deri toplamanın astarı yüzünden pahalıya gelince, Kurbanın derisine değil, tümüne talip olunmaya başladı. 700.000 büyük baş, 2.500.000 küçükbaşın kesildiği Kurban piyasasından pay kapma yarışında yer alan vakıf, dernek ve cemaatlerin sayısı çığ gibi arttı. Ulusalcı, askeri vakıflar, kanserle mücadele derneklerinin yanında birbirine kurbanını kaptırmama mücadelesi veren cemaatlerin Kurban mücadelesi günden güne sertleşti. Kurbanını diğer cemaate kaptırmamak için bayramdan aylar önce taraftarlarından söz alınması bile yetmez olmuştu. Artık insanlara ‘sana şu kadar kurban yazıyorum’ zorlaması sonucu elde edilen gelirle yapılan İslami(!) çalışmaların finansı karşılanmaya çalışıldı. Bu kurbanı kaptırmama cehdi(!), Allah’a yaklaştıran Kurbanın, İbrahim’in İsmail’i kurban etmesinin, paylaşarak dostlukları pekiştirmenin önüne geçti. Kurban sadece bir gelir kalemi sayıldı. Bu finans meselesi uğrunda mücadele kızıştı…” Şevket Hüner, http://dusuncemektebi.com/thk-sendromu_m19598.html

[14] ://www.yenisafak.com.tr/ekonomi/iste-ucuz-kurbanlik-almanin-yolu-688421

[15] Recep Koçak, “Kurban Büyük Bir Fırsattır”, http://www.milatgazetesi.com/kurban-buyuk-bir-firsattir/62100/#.VDLfLvmSxro

[16] Hilal Kaplan, “Kurban Bayramı ve vejetaryenler”, Yeni Şafak, 7.11.2011. Tabii ki Abdurrahman Dilipak, demagoji gerekiyorsa, kambersiz düğün olmaz. Leman Sam vesilesiyle yazdığı yazıda; “Bizdeki ünlü vejetaryenlerin isimlerine bir göz attım. Leman-Şevval Sam dışında, Harun Kolçak, Zülfü Livaneli, Ebru Şallı, Murathan Mungan, Tarkan, Merve İldeniz, Füsun Önal, Hayrettin Karaca.. Bunların tamamı CHP’li neredeyse ya hu!” diyerek kendisinden beklenen fikrî derinliği gösterdi. http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/abdurrahman-dilipak/leman-sam-ya-da-…

[17] İhsan Eliaçık, “Kur’anda Kurban Ayetleri Haritası”, http://www.ihsaneliacik.com/2012/10/kuranda-kurban-ayetleri-haritasi.html Mehmet Atak, “Mevcut Kurban Geleneği Kuran’a Göre Günah”, http://hurbakis.net/content/mevcut-kurban-gelenegi-kurana-gore-gunah

[18] Burada Ali Şeriati’nin Hacc kitabındaki uzun “Kurban” bölümünü hatırlamak gerekiyor. Şeriati, epey önceleri iki büyük ritüel Hacc ve Kurban üzerinden, “dine karşı din” ile hesaplaşmaya gider:

“Senin İsmail’in kimdir? Veya nedir? Makamın mı ? Onurun mu? Mevkin mi? Statünmü? Mesleğin mi? Paran mı? Evin mi? Bağın mı? Otomobilin mi? Ma’sükun mu? Ailen mi? İlmin mi? Rütben mi? Sanat ve maharetin mi? Ruhaniyetin mi? Alimliğin mi? Elbisen mi? Adın mı? Nâmın mı? Şöhretin mi? Carim mı? Ruhun mu? Gençliğin mi? Güzelliğin mi…? Ben nereden bileyim? Bunu sen kendin bilirsin. Her ne ve kim ise onu sen kendin Mana’ya getirmeli ve Kurban için seçmelisin. Ben sadece onun alâmetlerini sana söyleyebilirim. Seni iman yolunda zayıflatan, ‘gitmek’te olan seni ‘kalma’ya çağıran, seni ‘sorumluluk’ yolunda şüpheye düşüren, seni kendine bağlayan ve alıkoyan, gönül bağlılığı, mesaj, işitmene, hakikati, itiraf etmene izin vermeyen, seni firara çağıran, seni maslahatçı izah ve yorumlara sürükleyen ve aşkı, seni kör eden herşey… İbrahim’sin ve İsmail’i zaafın seni İblis’in oyuncağı haline getirebilir. Hayatında, şeref, saygınlık, iftihar ve faziletin doruklarında birtek şey vardır ki onu elde etmek için zirveden inebilir onu kaybetmemek için bütün İbrahimî kazanımlarını yitirebilirsin: O, İsmail’indir. İsmail’inin, bir şahıs veya bir şey olması mümkündür; bir durum, bir konum, bir zaaf noktası, olması imkan dahilindedir!” Ali Şeriati, Hacc, Şura Yayınları

[19] Kurbanda kesilen canlı sayısı 4 milyon civarında, yılda mezbahalarda kesilen ise 11 milyon. Bu bile pazarın nasıl bir devasa boyutu olduğunu gösteriyor. Bu yıl kurbana 6.8 milyar lira harcanacağı hesaplanıyor. Kurban öyle her derde bir deva ki, CarrefourSA Genel Müdür’ü Mehmet T. Nane, “Kurban Bayramı kuşkusuz, hem doların etkisiyle hem de okulların açılmasının ertelenmesi ile durağan bir döneme giren piyasalarımıza bir canlılık getirecek” dedi.gazetevatan.com/koyun-can-piyasa-et-derdine-dustu–864759-eko…

Birikim

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Doğunun kalıtı: “Biz üç güzel kardeştik ve ölüm, ölüm en gencimizdi bizim”

Biz üç güzel kardeştik ve ölüm, ölüm en gencimizdi bizim

Kapat