Cepçilerle mücadele ve cep merkezli muhabbetler – Aykut Emre Al

Barınağıma geldikten sonra keşke diyorum yeşil otobüslerdeki o gerilimli telefon kavgaları “konuşurum ulan”cıların lehine bitmeseydi. Keşke bu didişmeler yaşanırken gıcık çocuk olma korkusuyla koltuğuma sinip kalmasaydım. “Bizi öldürmek mi istiyorsun?!”culara destek verseydim. ABS fren sistemleri hakkında google’a “ABS ve cep telefonu” yazıp araya bassaydım. Öğrendiklerimle otobüslerde kavgalara karışsaydım.

Cepçilerle mücadele – Aykut Emre Al

Çok fena kastırıyorum kendimi bu aralar. Bahar da geldi aslında. Kendimi yeşile, keçiye, kuzuya, böceklere vermek ve dinlenmek istiyorum umarsızca. Tarlaya bayıra çıkıp çoraplarımı pantolonumun üstüne çekmek istiyorum. Çünkü Kırım Kongosunun ateşli kanamalarından tırsıyorum. Aslında bazen de hükümet tarafından dinlenmek istiyorum. Keşke telefonlarımı dinleseler de cehape’den daha iyi nasıl muhalefet yapılırmış görsünler isterim. Şiddetle dinlenmek istiyorum.

Kastırıyorum kendimi çünkü rahat olunca anlayamıyorum bi dolu olayı. Ikınınca çıkıyor düşünceler. Beynim kabız oldu bu aralar. Çok sert düşüncelere sahibim içinden geçtiğimiz günlerde. Çıkışı sırasında zorlanıyorum. Hatta bu süreçte türkü mürkü söylesem Hakan Taşıyan gibi çıkar sesim. Böyle ince ince, acı acı…

Bazı insanları sokakta, metroda, otobüste kısacası ortalıkta ellerinde devamlı bir cep telefonu ve ona bakarlarken görüyorum mesela. İşte kastırışım tam burada devreye giriyor. Yüzüm kızarıyor, damarlarım şişiyor ve sesim inim inim inceliyor. Telefonlarıyla define falan aradıklarını düşünüyorum mesela bazen. Kimi görsem elindeki telefona baka baka bi yerlere gidiyor. Acaba benim telefonda mı o özellik yok? Nereye gidiyor bu insanlar? Ekranda harita falan mı görüyorlar? Beleş bi’şey dağıtıyorlarsa ben de öğrenmek isterim. Şöyle nükleer eyleminden sonra bir yerlerde toplaşmış tarz elemanların buluşma mekanlarını mı gösteriyor acaba? Hadi şimdilik bilmiyorum bunları bu bilgi çağının orta yerinde ama öğrenmemek gibi bir ayıba da ıslak imza atmak istemiyorum. Bunlara hiç araba, kamyon falan benzeri otomotiv ürünleri de çarpmıyor. Metroda sarı çizgiyi de hiç geçmiyorlar. Ulan ben yolda pür dikkat yürüdüğüm halde her gün aynı hayatı aynı film şeridinden üç beş kere izliyorum. Tat da vermiyor artık. Azraille kanka olduk. Sulu şaka yapıcam vallaha bi daha görürsem.

Bir de geçenlerde vapurda gidiyorum. Yani vapur gidiyor ben de onunla beraber gitmek zorunda kalıyorum. Boğazı seyrediyorum. Büyük gemi arıyorum öküz gibi bakmak için ama pek denk gelmiyor. Reisin takası geliyor arada sırada ona bakıp idare ediyorum. Boğazı seyrederken bile çeşitli kastırımlara maruz kalıyorum onun bunun sorumsuzca hareketleri yüzünden. Aniden yanımda dümbeleğin teki “abi na’bıyosun?” diye sesleniyor. Tam dönüp ben de vapurdaki yalnızlığımı sona erdirmek adına 2 numaralı “muhabbete açığım” sırıtışını takıyorum yüzüme ama herif daha ben dönemeden cevap veriyor kendi kendine. Ulan diyorum, herif mi ferrarisini satıp bilgeleşmiş bir kişi yoksa ben mi çok yavaşım? Yoksa elemanın kafa tirilyon mu, tımarhaneye mi ihtiyacı var?. Bütün bu sorular bir anda beyin damarlarımdaki asil kanda hızla dolaşıyor. Sonra herife zum yapıyorum ve kulağında kulaklık var. Gerçi başka “ne”lik olabilir ki kulağında diye tali yoldan bir düşünce daha katılıyor bu hengameye. Meğer telefonla konuşuyormuş. İnsan ikinci kalite bir dümbelek de olsa bi telefon pozisyonu alır. Ne bağırıyorsun kulağımın östaki borusuna! Neymiş efendim; kafayı radyasyondan koruyacakmış. O yüzden kulaklıkla konuşuyormuş. Telefon kafandan uzak da hiç nereye yakın duruyor diye bir gece kafanı yastığına koyduğunda yaptın mı muhasebesini. İlerde olacak çocuğunun kafası, omurilik yerine leğen kemiğinin üstünde çıkarsa görürsün o zaman östaki borusunun zenci versiyonunu. İş bu kişi ya da kişiler sokakta yürürlerken de kendi kendilerine konuşuyor gibiler. Bulvarlarda caddelerde kendimle beraber yürürken çoğu insan hiç duruşunu bozmadan kendi kendine bi’şeyler mırıldanıyormuş gibi geliyor. Bunlardan fazla olunca bi muhitte delirmiş tavuk gibi aniden bir sağıma bakıyorum bir soluma. Kabustaymışım gibi oluyorum.

Zamanın içindeki herhangi bir yerde otobüste gidiyorken de çıkıyor karşıma bunlar. Camdan dışarıyı seyrediyorum kendi gündemimle. Aniden acı bir nokya melodisi yırtıyor kendi sessiz gündemimi orta yerinden ikiye. Birisinin telefonu çalıyor. Kız kavga mı etmiş nedir? Bi tartışmaya başlıyor, otobüsten inene kadar mevzunun bütününe vakıf oluyorum istemsizce. Kıza tavsiye veresim bile geliyor. Çünkü anlıyorum olayı. Arada sırada da otobüste telefonla konuşurken herkesin içinde karşısındakine alenen yalan söyleyenler çıkıyor. Hepimiz Kadıköy otobüsündeyiz, adam “he he. Yav ben şimdi Ümraniye’ye gidiyorum akşama gelirim” diye bağlıyor olayı. İstanbul’un yabancıları da var tabii ki çok oturgaçlı götürgecimizde. Gerçi bu ismi de değiştirmeyi teklif edicem TDK’ya çok ayaktaçlı götürgeç yapsınlar diye ama neyse. Konuyu dallandırmayalım. Hemen atlıyor ordan bu kişi “ağbi bu otobüz kadıköyüne gitmiyor mu?” diye. Eh be güzel kardeşim. Hangi birinizle uğraşayım.

Barınağıma geldikten sonra keşke diyorum yeşil otobüslerdeki o gerilimli telefon kavgaları “konuşurum ulan”cıların lehine bitmeseydi. Keşke bu didişmeler yaşanırken gıcık çocuk olma korkusuyla koltuğuma sinip kalmasaydım. “Bizi öldürmek mi istiyorsun?!”culara destek verseydim. ABS fren sistemleri hakkında google’a “ABS ve cep telefonu” yazıp araya bassaydım. Öğrendiklerimle otobüslerde kavgalara karışsaydım.

Söz konusu tipleri bir daha görürsem yanıma aldığım havalı TIR kornasıyla yakın mesafeden arkalarına geçip basıcam düğmeye ve eşşoğlu eşek şakası yapıcam. 118 80’den alıcam hepsinin numarasını ve kısık sesle “merhaba bir dost” diycem. Vapurda gördüğümde gidip bu tiplerin yanında kendi kendime konuşup tansiyonlarını yükselticem. Otobüste giderken birisine telefon açıp çirkin yalanlar söylicem ve rahatsız edicem hepsini. Ailevi meselelerimi toplu ulaşım araçlarında zamlı seyahat ederken açıcam ve ölesiye tartışıcam. Bundan sonraki hedef kitlem bunlar. Herkese deklere ediyorum. Sonra demedi demeyin.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Salvador Dali için eşi Şair Paul Eduard’ı terk eden Rus kızı, Helena Deluvina Diakinoff – Barış Kişin

Paul Eluard - Galaya Mektuplar Madem ki bir daha göremeyeceğim seni, Görmek istemem dedim hiçbir şey Kapadım gözlerimi, Kapadım gözlerimi...

Kapat