Cemil Meriç: “Belki bütün bunlar yalan…her şey gibi…”

cemil mericBunları senin için yazıyorum, Meçhul Dost.
Bu bir davet, sevgi daveti. İsterdim ki kelimeler çiçek çiçek eşiğine yağsın; isterdim ki kelimeler yıldız yıldız aydınlatsın odanı. Sönen gözlerimin bütün aydınlığı kıvılcımlaşsın onlarda. Kelimeler buseleşsin ve güvercinler gibi, kuğular gibi, kırlangıçlar gibi uçsun sana… Güller, menekşeler, krizantemler bir mevsimlik, kelimeler Paros mermerinden daha ebedi… Ama ben ne onlarla bir türbe kurmak istiyorum, ne bir heykel yapmak. Şöhretin en azametlisi bir dakika yaşamaya değer mi diyeceksiniz. Doğru.
Yalnız kelimeler o dakikayı ebedileştirdiği ölçüde manâlıdırlar.

Horatius, yıllar kanatlarını koparıncaya kadar güzelden güzele koşan kelebek… Hayatı iksir gibi yudum yudum içen ve her nefeste fâni zevklerinden ebedi besteler yaratan büyücü! Hayâsız ve kayıtsız. Eflatun, şairi ideal beldesinden kovmakta ne kadar haklı. Bir fahişenin kucağından öbürüne koşan, dün öptüğü elleri bugün ısıran Horatius, kendilerine rint adını takan iğrenç mahlukların sefil bir örneği. Bir gün önce sevgisinden yanıp kıvrandığı, bir gün önce karşısında ihtiramla secdeye kapandığı kadını ertesi gün cadı diye jurnal etmekten sıkılmayan bu kâselis, bu müzevir, bu âdi mahlûk, klasikler arasında nasıl yer alabiliyor? Neden vakur Juvenal okunmuyor? Niçin Lükres’in erkek sesi insanlığın ufkunda çınlamaz oldu? Hafız’ın Hayyam’dan fazla sevilmesine sebep ne? Kamasutra üslubunu ahenkleştirebilenler ebedileşiyor. Pascal, Lamennais, Milton… ziyaretçileri kalmayan birer türbe… Hangi türbenin ziyaretçisi kaldı ki!

Kelime leşleriyle dolu bir kafatası, hora tepen mefhumlar; kaypak, insicamsız ve ipliği kopmuş tespih taneleri gibi herbiri bir tarafa dağılıveren düşünceler…
Gece ve O, başbaşa. Yıllardan beri O geceyle başbaşadır. Başbaşa. Fakat gece de yalnız, O da. Birbirlerinin ciğerlerini sökmek için fırsat kollayan iki düşman gibi başbaşalar geceyle, gece pençelerini bütün uzviyetine geçirmeye hazır. Mösyö Seguin’in keçisini gözeten kurt gibi gece, kahkahalarla uluyor. Bir kurt ki gözleri pırıldamıyor, bir kurt ki soluğu buz gibi soğuk.
O ve gece… İçindeki aydınlık olmasa, kitapların saçtığı aydınlık!

Ey Beklenen! Ne zaman gözlerinin yıldızı bu heyulayı dağıtıverecek?
O, rahat bir masaya müştakdı, üzerinde sevdiklerine sevdiklerinden bahseden uzun makaleler yazacağı bir masa… Yıllardan sonra onun da bir masası oldu, fakat artık yazamı-yordu? Şimdi bütün sevdikleri mışıl mışıl uyumakta. Sevdikleri mi..? Madem ki köstebek kadar intibak kabiliyeti yok neden yaşıyor? Bu satırların muhatabı kim? Ölüler yazı yazarlar mı? Evet, herkes, yani her uyumak isteyen uyuyor… O, dudaklarında sigara… Sigarası da söndü, ağzı zehir gibi.

Ona hiç mi oyuncak almamışlardı hatırlamıyor. Okumayı amcasının kitaplarından öğrendi. Uzunçarşı’daki evin üst katında bağıra bağıra “Türk Sazı” okuduğunu hatırlıyor. Şiirin büyülü dünyasına o kitapla girdi. Sonra bir köye göçtüler. Çerkez mahallesinde iki katlı bir ev. En tatlı hatıralarından biri, babasının aileyi etrafına toplayıp yüksek sesle kitap okuması. “Abbase” bu şekilde dinlediği ilk roman. Sonra kendisi okumaya başladı. Kitaplar ve tabiat… O’nun yegane çocukluk arkadaşları. Tabiat, yengeçlerle, kertenkelelerle, yılanlarla doluydu. İçini korkuyla doldurmuşlardı, sere serpe dolaşmasına izin vermiyorlardı zaten.

Gözyaşlarmdan inci yapmak… şairin kaderi bu. Bu incilerin bir sevgili kahkülünde pırıldadığını görebilmek de en büyük mükafatı. Benim zavallı gözyaşlarını.. ! Chenier’yi hatırladım, Saint-Lazarre zindanında ölüm saatini bekleyen Chenier’yi. Gençti, güzeldi, kaleminde kelimeler şelaleleşiyor, hayatı şehvet ve ihtirasla seviyordu. Chenier’yi hatırladım, Chenier’yi ve onun son sevgilisini. O genç kız ki henüz taptaze bir başaktı. Yeşil bir başak ve yeni açmış bir gelincik. Ve ölmek istemiyordu. Ölüm! Kovaladıkça kaçan, kaçtıkça kovalayan insafsız ilahe. Ama mesuttular, Chenier genç sevgilisinin bakışlarında aşkın yıldız yıldız pırıldadığını gördü… Ve o devirde giyotin bir nevi lejyon donör nişanıydı.

Ölmek istiyorum, dekorsuz, poz almadan. Batan bir güneş gibi ihtişamla değil, kaderin bileklerime taktığı prangalardan kurtulmak için ölmek. Mütevazi bir odadan süslü bir salona geçer gibi, realiteden tarihe geçmek umurumda değil. Ah inanabilseydim! Istırap gayyasında aylarca kaldım, orada yalnız sükut vardı. Neredesin, yanan alnımı müşfik avuçlarında dinlendirecek Meçhul Dost?

Toprak olmak. Bağrında çiçeklerin yükseldiği bir toprak ve çiçeklerde yaşamak… Artık tabiatı da sevmiyorum. Belki bütün bunlar yalan…her şey gibi. Sevilen bir sesin, seven bir sesin sıcaklığı bütün bu soğuk düşünceleri dağıtabilir, nerede o ses?
Saatlerin saniyeleştiği haz şehrayinlerinden, saatlerin asırlaştığı menfa cehennemine yuvarlanan Ovid, şımarık şikayetlerini mısralaştmrken Roma’da okunacağına inanıyordu. İnanıyordu ki nağmeleri dudaklarda dolaşacak ve gözyaşlarıyla ıslattığı o kağıt parçaları sevgili göğüslerinde menekşe-leşecek. Ovid bahtiyardı.

Kırık bir kalem, soğuk bir oda ve yalnızlık, kağıdın, kalemin ve kâinatın ihaneti… Radyoda sesler yıldız yıldız. Şimdi yaşayanlar yeni zafer sabahlarının sarhoş edici ümitleri içinde. “Mısırın Sesi” radyosu, sömürgeci Fransa’nın tüyler ürperten vahşetlerini haykırıyor, Bir hukuk profesörü milletinin bu şenaatleri karşısında istifa etmiş. Esir milletleri zincirden kurtarmak için düğüne gider gibi ölüme giden 89 kahramanlarının Fransa’sı, Marquis de Sade’ı isyan ettirecek bir sadizm humması içinde insan kasaplığı yapmakla meşgul. Belki şimdi medeniyet dünyasının yüzlerce bilgini, yeni ölüm vasıtaları bulmak azmiyle uykusuz… Her şey yalan, herkes yalancı. Ölümden bucak bucak kaçan, sözde bedbin Schopenhauer’den nefret ediyorum.

Ey karşısında vecitli saatler yaşadığım eski dostum kağıt! Ne zaman dertlerime kulak verecek, ne zaman kafamdakilere mâkes olacaksın? Fikirler kelebekler gibi, onları hafızaya iğnelemeye kalkınca bir toz yığını haline geliyorlar… Yazabilsem benim de hürriyetim olacak. Belki yaşadığımı ve yaşamaya layık olduğumu hissedeceğim. Bu zavallı satırların hiçbir okuyucusu olmasa bile. Denize atılan bir şişe onlar. Belki dalgalar asırlarca sonra âşinâ bir ele tevdi edecek onları…

Bunları senin için yazıyorum, Meçhul Dost. Bu bir davet, sevgi daveti. İsterdim ki kelimeler çiçek çiçek eşiğine yağsın; isterdim ki kelimeler yıldız yıldız aydınlatsın odanı. Sönen gözlerimin bütün aydınlığı kıvılcımlaşsın onlarda. Kelimeler buseleşsin ve güvercinler gibi, kuğular gibi, kırlangıçlar gibi uçsun sana… Güller, menekşeler, krizantemler bir mevsimlik, kelimeler Paros mermerinden daha ebedi… Ama ben ne onlarla bir türbe kurmak istiyorum, ne bir heykel yapmak. Şöhretin en azametlisi bir dakika yaşamaya değer mi diyeceksiniz. Doğru. Yalnız kelimeler o dakikayı ebedileştirdiği ölçüde manâlıdırlar.

Nemesis, Nemesis. Alnı bir mezar taşı kadar soğuk, bakışı bir cellat satırından daha korkunç ilahe! Neyimi kıskandın benim? Keyhüsrev’in debdebe ve daratma kızmakta haklıydın, Krezüs belki hışmına layıktı. Promete seni çılgına döndürmüş olabilir. Milton’un gözlerini neden oyduğunu anlıyorum. Şaşkın ve deli bakire, bana hıncın nereden geliyor? Ne erguvanlar içinde doğan bir Bizans prensiyim, ne gururuyla Olemp’i gocunduran bir titan. Ama, ey kısır kadın, ey şaşkın tanrıça…senden sadece iğreniyorum.

16.7.1955
Cemil Meriç
Denize Atılan Şişe (Jurnal 1)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Schopenhauer: Hayvanlar sadece yaşıyor olmaktan bizden daha fazla tatmin olurlar

Hayat: Istırap ve Sefalet Zamanın bizi telaş içerisinde biteviye koşturup durması, asla nefes alma imkânı sunmaması, elinde kamçıyla buyurgan bir...

Kapat