Schopenhauer: Hayvanlar sadece yaşıyor olmaktan bizden daha fazla tatmin olurlar

SchopenhauerHayat: Istırap ve Sefalet
Zamanın bizi telaş içerisinde biteviye koşturup durması, asla nefes alma imkânı sunmaması, elinde kamçıyla buyurgan bir iş tevziatçısı gibi hepimizin tepesinde beklemesi ile hayatımızın bir azap ve işkenceye dönmesi arasında en küçük bir bağ kurma imkânı yoktur. Zaman ancak can sıkıntısının cenderesi içinde kıvrananların başına bela kesilmez ve onları sık boğaz etmez.
Hal böyle olmakla beraber nasıl ki atmosfer basıncından kurtulmuş olsaydı bedenimiz kaçınılmaz olarak patlayacak idiyse, ihtiyaç ve meşakkatin baskısı, hayal kırıklığı ve çabalarımızın boşa çıkmasının tazyiki de hayatımızdan uzaklaştırılmış olsaydı, her ne kadar patlama noktasına ulaşmasa da, kibrimiz en dizginsiz budalalık hatta çılgınlık belirtileri gösteren hadde erişirdi.

Doğrusu herkes her zaman belli bir tasa, kaygı, endişe, ıstırap ya da sıkıntı terkibine ihtiyaç duyar, nasıl ki bir gemi sağa sola yalpalamadan dosdoğru yol alabilmek için bir denge ağırlığına ihtiyaç duyarsa.
Şurası kesin ki bu dünyada neredeyse bütün insanların hayatları boyunca paylarına düşen işgüç, tasa kaygı, zahmet meşakkat ve sıkıntıdır. Fakat bütün arzuları dilekleri daha doğar doğmaz yerine getirilmiş olsaydı eğer, insanlar ne ile doldururlardı hayatlarını ve ne ile geçirirlerdi zamanlarını? Varsayalım insan soyu kaldırılıp her şeyin kendiliğinden gelişip olgunlaştığı, sütlerin balların yerden kaynadığı, yiyeceklerin dallarından koparılmayı beklediği; herkesin gönlünden geçirdiğini hiç vakit kaybetmeksizin önünde bulduğu ve elde etmekte hiç güçlükle karşılaşmadığı Utopia ülkesine götürüldü; o zaman ne yaparlardı bu insanlar? Ya can sıkıntısından ölürlerdi ya da kendilerini asarlardı ya da olmadı birbirlerine düşer, kavga dövüş birbirlerini boğup öldürürlerdi, böylece kendilerini şimdi tabiatın onlara yazdığından daha büyük bir acı ve ıstıraba uğratırlardı. Dolayısıyla böyle bir insan soyu için başka bir tablo, başka bir hayat uygun değildir.
* * *
Herhangi bir insan hayatının mutluluğu, onun neşesi ve zevkleriyle değil, fakat onun için müspet şeyler olan keder ve ıstırabın yokluğuyla ölçülür. Bu, az önce okurun dikkatini çektiğim acının, ıstırabın müspet doğasından farklı olarak iyilik ve mutluluğun menfi doğasının bir sonucudur. Fakat o zaman bu hayatta hayvanların payına düşen insanlannkinden daha tahammül edilebilir görünür. Bu ikisini biraz daha yakından inceleyip değerlendirelim.

Her ne kadar insanı peşine düşmeye davet eden mutluluk ve kaçıp kurtulmaya zorlayan mutsuzluk çok değişik biçim ve kılıklara bürünürse de bütün bunların maddi temeli yine de bedensel zevk veya acıdır. Bu temel çok sınırlıdır, yani sağlık, tokluk, yağmurdan soğuktan korunma, cinsel tatmin ya da bunların yokluğu. Dolayısıyla gerçek bedensel zevk bakımından insanın hayvandan farklı veya üstün bir yanı yoktur, şu farkla ki insanın gelişkin sinir sistemi her hazza duyarlığını artırır, ama aynı şeyi her türlü acı için de yapar. Fakat onda uyanan heyecanlar hayvanlardakinden ne kadar da güçlü ve ateşlidir! Onun duygulan ne kadar da kıyas kabul etmez derecede derin ve güçlü biçimde uyanır! Ama nihayetinde aynı neticeye varmak için: karnı tokluk, sırtı peklik, bedenen sağlığı sıhhati yerinde olmak, vb.
Bütün bu duygu ve heyecanların temel sebebi insanın tüm yapıp ettiklerinde böylesine güçlü bir tesire sahip olan halihazırda mevcut olmayan ve gelecek olan şeyler hakkındaki düşüncesidir. İnsan henüz mevcut olmayanı ve geleceği düşünmek suretiyle her şeyi görülmedik biçimde büyütmektedir, böylelikle ortaya ilk kez gerçekten tasa, kaygı, korku ve umut dediğimiz şeyler çıkmaktadır. Fakat o zaman bunlar onun üzerinde mevcut zevk veya acıların gerçekliğinden daha ağır baskı ve tazyik yapabilir, ki hayvan için böyle bir şey söz konusu değildir. Hayvan düşünme gücünden, zevk ve ıstırapların yoğunlaştırmışından yoksundur, bu yüzden insanın durumunda hafıza ve öngörü (şlülük) sayesinde olduğu üzere zevk ve hazlar üst üste katlanarak birikip toplanamaz; tam tersine hayvanların durumunda şimdiki anın acısı, bu acı sayısız kereler tekrar edecek veya daha önce etmiş olsa bile, her defasında ilk defaki gibi, şimdiki anın acısı olarak kalır, onun bu duygulan toplayıp biriktirecek gücü yoktur. Hayvanların gıpta edilecek sükûnetinin (tasasızlığının) ve durgunluğunun sebebi budur. Fakat insanda düşünme gücü ve onunla bağlantılı olan her şey sayesinde hayvanlarla müştereken sahip olduğu bu aynı zevk ve acı unsurlarından mutluluğa ve mutsuzluğa karşı bir duyarlık genişlemesi ortaya çıkar. Bu genişleme insanı gelip geçici, hatta kimi zaman ölümcül boyutlara ulaşabilen vecid anlarına ya da umutsuzluğun derinliklerine ve intihara sürükleyebilir.

Daha yakından ve dikkatle bakıp değerlendirecek olursak hadiselerin seyri aşağıdaki istikameti takip edebilir. İnsan, zevkini yükseltmek için aslında tatmini hayvanlarınkinden ancak biraz güç olan ihtiyaçlarını bilerek artırır; bütün bu lüksün, lezzetli yiyeceklerin, tütün, afyon ve alkollü içeceklerin, zarif ve gösterişli elbiselerin ve daha bunlar gibi insanın hayatı için zaruri olduğunu düşündüğü binlerce şeyin sebebi budur. Ve bütün bunların da ötesinde insandaki bu düşünme melekesinin sonucu olarak bir başka ve bütünüyle insana özgü zevk, dolayısıyla aynı zamanda acı kaynağı daha vardır. Bu insana aşırı derecede sıkıntı, esasen bütün diğerlerinin verdiğinden neredeyse daha fazla sıkıntı veren bir kaynaktır. Sözünü ettiğim şan ve şöhret duygusu ve tutkusudur, daha açık bir söyleyişle, başka insanların kendisi hakkında besledikleri kanaatle ilgili düşündüğü şeydir. Bin bir türlü değişik ve çok kere tuhaf kılıklara bürünerek bu, neredeyse bedensel zevk veya acının ötesine geçen bütün çabalarının hedefi haline gelir. İnsanın hayvanlarla müştereken sahip olduğu haz kaynaklarından başka zihnifikri hazlara da sahip olduğu doğrudur. Bunların masum oyunlar veya çene çalıp gevezelik etmekten en yüksek zihnifikri başarılara kadar birçok derecesi vardır. Fakat insanda buna ıstırap tarafında karşılık gelen ağırlık olarak can sıkıntısı dediğimiz şey ortaya çıkar ki, bu hayvanın en azından doğal durumda bilmediği ve ancak evcilleştirilmeleri halinde en zeki olanlarının en küçük, en sönük emareleriyle hissettiği bir şeydir. Halbuki can sıkıntısı insanda en büyük belalardan, en doğrudan hissedilen cezalardan biridir. Hayattaki tek amaçlan keselerini doldurmaktan ibaret olup kafalarının içini ölümüne boş bırakan bir sürü sefil yaratıkta görürüz bunu. Kendilerini götürüp azap içerisinde kıvrandıran can sıkıntısının kollarına teslim ettiklerinden bizzat bu servetleri onlar için bir cezaya dönüşmüştür. Çünkü ondan kurtulmak için her yöne saldırırlar, yerlerinde duramazlar, şuraya buraya, her yere seyahat ederler. Bir yere ulaşır ulaşmaz hemen oranın kendilerine sunacağı oyun ve eğlenceleri arayıp sormanın telaşına düşerler, nasıl ki yoksul bir adam akşam öğününü nerede bulacağının tasası içerisinde koşturup durursa. Zira ihtiyaç ve can sıkıntısı hiç kuşku yok insan hayatının iki temel kutbudur.

Son olarak insanların durumunda cinsel tatmine (bir de) ayak direyici, bildiğinden şaşmayan bir seçme işi eklenir. Bu sadece insana özgüdür ve zaman zaman az ya da çok tutkulu bir aşka dönüştüğü olur. Böylelikle bu onun için daha büyük bir ıstırap ve daha küçük bir zevk kaynağı haline gelir. Hatırlanacağı üzere bu konuya baş eserimin ikinci cildinde uzun bir bölüm ayırmıştım.
Bu arada şayanı dikkattir ki hayvanların yoksun olduğu düşünme gücü sayesinde insanın hayvanlarla birlikte sahip olduğu neşe ve kederlerin aynı dar temeli üzerine ne kadar yüksek ve ne kadar geniş bir mutluluk ve mutsuzluk tablosu yükselir! Ve bu onu öylesine şiddetli heyecanlara, öylesine güçlü duygu fırtınalarına ve hissiyat sarsıntılarına maruz bırakır ki bunların güçlü izleri yüzündeki kalıcı çizgilerden, derin kırışıklardan okunabilir. Ama yine de neticede o hayvanların, hem de karşılaştırılamayacak derecede daha az heyecan ve duygu sarfiyatıyla, daha az meşakkat ve acıyla ulaştıkları aynı şeylere ulaşmak için çabalayıp durmaktadır aslında. Fakat bütün bunların neticesinde insanda acı ve ıstırabın boyutları zevk ve hazzınkiyle kıyas kabul etmeyecek ölçüde artmaktadır ve şimdi bilgisinin sınırlan içine tüm kaçınılmazlığıyla ölümün dahil olmasıyla birlikte çok özel ve muazzam biçimde genişlemektedir. Buna karşılık, hayvanlar ölümden, gerçekte onun ne olduğunu bilmeksizin ve gerçekliği içinde onunla asla yüz yüze gelmeksizin içgüdüsel biçimde kaçmaktadır, tıpkı bu ihtimali sürekli aklının bir köşesinde tutan bir insanın yaptığı gibi. Ve nasıl ki hayvanların çok azı doğal bir ölümle ölürse çoğu, bu hayatta ancak türünü sürdürmeye yetecek kadar bir zaman bulur ve ardından, eğer daha önce olmamışsa, bir başka hayvanın avı olur. Halbuki türü içerisinde yalnız insan bu sözüm ona doğal ölümü, her ne kadar oldukça önemli istisnaları varsa da, bir kural haline getirmeyi başarmıştır. Fakat bütün bunlara rağmen hayvanlar, az evvel zikredilen sebepten ötürü, yine de üstün konumdadırlar. Ayrıca insan kendi gerçek doğal ömür uzunluğuna neredeyse hayvanlar kadar nadir ulaşır, çünkü gayrı tabii yaşama tarzı, mücadeleleri ve tutkuları ve bütün bunlardan kaynaklanan insan soyunun yozlaşması, onun bu hedefe ulaşmasını nadiren sağlar.

Hayvanlar safi var oluştan (sadece yaşıyor olmaktan] bizden daha fazla tatmin olurlar; bitkiler bütünüyle tatmin olur, insan ise bönlük yahut bunluk derecesine göre. Dolayısıyla hayvanların hayatı insanın hayatına göre daha az acı ve ıstırap, ama aynı zamanda daha az zevk ihtiva eder. Bunun en başta gelen sebebi onların bir taraftan bütün gaileleriyle birlikte tasa ve kaygıdan azade, ama diğer taraftan gerçek umuttan da yoksun olmalarıdır. Dolayısıyla bize zevk ve neşelerimizin en çoğunu ve en iyisini veren şeyden, keyifli düşsel görüntüler geçidiyle birlikte mutlu bir geleceği akılda canlandırma gücünden onların payına hiçbir şey düşmemiştir. Biz bunu tasavvurlarla birlikte muhayyile dediğimiz şeye borçluyuz; dolayısıyla onlar bu anlamda umuttan yoksundurlar. Bu her iki yoksunluğun da temelinde yatan şey, onların bilinçlerinin sezgisel olarak algıladıklarıma, dolayısıyla içinde yaşadıkları anla sınırlı olmasıdır. Dolayısıyla onlarda ancak içinde yaşadıkları anın sezgisel algısında zaten mevcut olan nesnelerle ilgili olarak fevkalade dar aralıklı (kısa görüşlü) korku ve umuda tesadüf edilir; halbuki insan bilinci hayatın bütününü kucaklayan, hatta bunun ötesine bile taşan bir zihnifikri ufka sahiptir. Fakat bunun bir sonucu olarak hayvanlar bizimle karşılaştırıldıklarında bir yönden, yani içinde bulundukları anın tasasız kaygısız tadını çıkarmaları bakımından gerçekten akıllı görünürler. Hayvan mevcut anın (algılarının ve dürtülerinin) somut halidir; bu şekilde hepsinin ortak huzuru olan kafa dinginliği çokluk huzursuz, tatminsiz, hoşnutsuz halimizle bizi utandırır, ki bu durum düşünce ve kaygılardan ileri gelir. Ve hatta az önce ele alıp tartıştığımız beklenti ve öngörüyle ilgili zevklerin bile bunun yanında sözü edilecek bir tarafı yoktur. Bir tatmini, bir arzunun doyuma ulaşmasını umut edip beklemek suretiyle bir insanın peşinen yaşadığı haz ondan elde edilecek gerçek haz ve mutluluğu alıp götürür. Çünkü biz bir şeyi ne kadar bekleyip dört gözle onun yolunu gözlersek gelip çattığında ondan elde edeceğimiz tatmin de o kadar azalır. Buna karşılık, hayvan böyle bir peşin zevkten yoksundur, ama (o anın) gerçek zevk(in)in (düşürülecek) darası da yoktur, dolayısıyla gerçek ve o an mevcut şeyin, bizzat bölünmemiş ve azalmamış şeyin tadını doyasıya çıkarır. Benzer şekilde kötü şeyler de hayvanın üzerine sadece kendi gerçek ağırlıklarıyla çullanırlar, halbuki bizim üzerimize çoğu kez korku ve öngörünün, on katına varan büyütmesiyle gelirler.
Bütün bu duygu ve heyecanların temel sebebi insanın tüm yapıp ettiklerinde böylesine güçlü bir tesire sahip olan halihazırda mevcut olmayan ve gelecek olan şeyler hakkındaki düşüncesidir. İnsan henüz mevcut ol¬mayanı ve geleceği düşünmek suretiyle her şeyi görülmedik biçimde büyütmektedir, böylelikle ortaya ilk kez gerçekten tasa, kaygı, korku ve umut dediğimiz şeyler çıkmaktadır. Fakat o zaman bunlar onun üzerinde mevcut zevk veya acıların gerçekliğinden daha ağır baskı ve tazyik yapabilir, ki hayvan için böyle bir şey söz konusu değildir.

Arthur Schopenhauer
Kaynak: Hayatım Anlamı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here