CEMİL KAVUKÇU: GÜNLÜK YAŞAMIMDA KÜÇÜK AYRINTILAR KADAR KÜÇÜK AKSAKLIKLAR DA BELİRLEYİCİ OLUYOR

0
347

YALNIZ UYUYANLAR İÇİN

Apartman girişinde, sol yanda, duvar boyunca sıralanan posta kutularından 39 numaralısı bana ait. Ondan yeterince yararlandığım söylenemez. Öbür kutular gibi (özellikle 12, 17 ve 28) zarflar ve katlanmış dergiler taşmıyor içinden. Posta kutuları bir uygarlık ölçütü olabilir mi, diye düşündüğüm oluyor zaman zaman. Ama elektrik, telefon ve su faturalarının bana ulaşmasındaki işlevini düşünüp avunuyorum. Bazen de tek tük el duyuruları buluyorum: “Kuaför Necmi”, “Sekiz Ayda İngilizce Öğretiyoruz” ya da “Can Pizza-Evlere Servisimiz Vardır”. Mektup gelmez, çünkü yıllardır kimseye yazmıyorum. Kredili alışveriş yaptığım firmalar dışında bayram ve yılbaşı kartı gönderen de olmaz. Ne bir dergiye aboneyim ne de gazeteye. Bu nedenle çantamda taşıdığım küçük anahtarı çok az kullanıyorum.

Bugünse ikinci kez bakıyorum posta kutusuna, çünkü telefon faturası gecikti. Günlük yaşamımda küçük ayrıntılar kadar küçük aksaklıklar da belirleyici oluyor; güzel bir günün habercisi ya da berbat olacak bir gecenin ilk ipuçları. Beklediğim fatura yerine, saman kâğıda basılmış bir el duyurusuyla karşılaşınca canım sıkıldı. Zamanında ödeyemeyeceğim (üstelik benden kaynaklanmıyor) borcum yüzünden telefonum kesilecekti. Sonra Telefon Başmüdürlüğü, insanı oradan oraya gönderen asık yüzlü memurlar, uzun kuyruklar. Ama kâğıdı okuyunca sıkıntım dağıldı. Böylesini ilk kez görüyordum, elimde olmadan gülümsedim. Duyuru, bugün başlayan ramazan ayıyla ilgiliydi. Semt davulcusu önemli bir uyarıda bulunuyordu:

Esen Mahallesi Sakinlerine Duyurulur. Sahur Davulcunuz Resimdeki Şahıstır, Ruhsatını ve Hüviyetini Görmeden Başkasına Bahşiş Vermeyiniz.
Sol üst köşede 13-14 yaşlarında bir çocuk fotoğrafı ve altında büyük harflerle DAVUT UYAR, sağ üst köşedeyse yorgun bir adam: HASAN UYAR.

Davulcuyla oğlunun yüzlerine dikkatlice bakınca onları daha önce, başka bir yerden tanıdığımı düşündüm; ancak, nerede, ne zaman gördüğümü anımsayamadım.

Naif bir şakayı andıran duyuru beni keyiflendirmişti, ama gecenin ileri bir saatinde davulu döve döve, belki de maniler okuyarak geçeceklerdi sokaktan. Sekizinci katta, terasta oturuyorum, yine de gecenin sessizliğinde o ilkel sesin yatak odama dek ulaşıp güçlükle dalabildiğim tavşan uykusundan beni sıçratarak uyandıracağından kuşkum yok. Çünkü uykum çok hafiftir. O da bir yana, hangi çağdayız! Son teknolojilerle geliştirilmiş iletişim araçlarının yaygın bir biçimde kullanıldığı bir dönemde davulcuların işi ne! Çalar saate güvenemeyenler için PTT’nin telefonla uyandırma servisi var. Telefonu anımsayınca canım sıkıldı yine: Posta kutusuna dadanmış iki ayaklı bir fare olabilir miydi? Belki de davulcuyla oğlu, kim bilir…

Daireme çıktığımda davulcu duyurusu hâlâ elimdeydi. İki küçük fotoğrafın çağrıştırdıklarından olacak, atamamıştım. Daha dikkatli incelemem, belleğimi zorlamam gerekecekti. Akşam yemeğini hazırlamak için mutfağa geçtim. Havuç ve turp rendeleyeceğim yine, lahana haşlayacağım. Bütün bunları yaparken küçük bir cin atmayı da unutmayacağım. Yapay bir rahatlama için gerekli bu; çünkü geciken telefon faturası ve gecenin bir saatinde odamda dolaşacak davul gümbürtüsünün sıkıntısı iç huzurumu didiklemeyi sürdürüyor. Şimdi caz saati, radyoyu biraz açıyorum: İşte karşınızda Bobby McFerrin ve Medicine Music… Ardından bir yudum cin: Oh! Evet “oh”, ama keyifli bir oh değil; çünkü, gizli bir düşman gibi kafamda büyüyen davul sesinin ne zaman sokakta, ardından odamda dolanacağı belli değil. Okuduğum günlük gazetede bu tür ayrıntılar yok. Saatli Maarif Takvimi ise yalnızca bir çocukluk anısı. Telefonla öğrenemez miyim? Bilinmeyen numaralar için PTT’yi arıyorum. Uzun uzun çalıyor, ama açan yok. Pencerenin başında dikilip uzak tepelerdeki konduların ipildeyen ışıklarına bakarak içkimi yudumluyorum. Salt vokallerden oluşturulmuş bir başka parça başlıyor: The Garden. Bazı önlemler almam gerekecek. Ne gibi önlemler olduğunu şu an bilmiyorum, en azından birey olarak birtakım haklarımı savunmaya çalışacağım. İlgili makama dilekçe yazarım örneğin. İlgili makam kim? Bilmiyorum. Bu kez numara düştü, çatallı bir bayan sesi, “Buyurun,” dedi. Yumuşak bir tonda iyi akşamlar diledim; karşılığında bir şeyler mırıldanır umuduyla biraz bekledikten sonra (somurtuyordu kuşkusuz) Hakikat adlı gazetenin telefonunu öğrenmek istediğimi söyledim. “Ayrılmayın, bir dakika,” dedi. Bu gereksiz ve işlevsiz uyarıya –nedense– teşekkür ettim. Kısa bir sessizlikten sonra, aynı çatallı ses, bir numara vererek, “Buradan arayabilirsiniz,” dedi. Bir kez daha teşekkür etmeye hazırlanıyordum ki, telefonu kapattı. Küçük düşürülmüş duygusuna kapıldım; onun göreviydi bu ve ben oldukça kibar davranmıştım. “Neyse,” dedim. Bir yudum cin içtim ve yine “Neyse,” dedim. Bir kez daha el duyurusundaki resimlere baktım. Bu iki yüzü gördüğüme eminim. Belleğim bilinçaltındaki araştırmalarını sürdürüyor. Hakikat gazetesinin numarası düştüğünde havuç rendesi çiğniyordum ve ağzım doluyken konuşmak hiç de uygun olmayacaktı. Havuçları yanak boşluğuma toplayıp konuşmaya çalıştım, yine de sesim doğal çıkmıyordu. Karşımdaki, bir şeyler tıkındığımı anlamıştır. Gazetenin gece amiriyle görüşüyordum, bana nasıl yardımcı olabilirdi, çok kibar biriydi ve teklemeden konuşuyordu. İster istemez kısa saçlı yuvarlak bir yüze badem bıyık oturttum. Gülsuyu ve limon kolonyası. “Sahurda davulcuların ne zaman çıkacağını öğrenmek istiyordum,” dedim. Hiç düşünmeden, “İki ya da iki buçukta başlarlar,” dedi. Teşekkür edip kapattım.

Artık davulcuları bekleyebilirdim.

01.30’da radyoyu kapattım. Tam bir sessizlik olmalı. Aklım davulcuda olduğundan, okumaya çalıştığım kitaba veremiyorum kendimi. Bir tümceyi ikinci kez okuduğumun ve yine de anlayamadığımın ayrımına varınca kitabı bıraktım. Salonda sıkıntılı adımlarla dolaşıyorum. Uykum gelmesin diye bir kahve daha içtim; dördüncü bu, hiç yapmadığım bir şey.

Kulağıma bir ses çalınır gibi oldu. Dikkat kesildim. Yanılmış olabilirdim. Terasa çıkıp geceyi dinledim. Çıt yoktu. Masanın başına geçip çalışma lambasını açtım. Bol ışık altında bakıyorum resimlerine. Birden çakan bir kıvılcımla yoğun araştırmalarını sürdüren bellek (cin de yardımcı olmuştu kuşkusuz), bilinçaltındaki katmanlardan davulcu ve oğlunu yüzeye çıkarıverdi. İşte şimdi tanıdım onları, zaman atına binip yıllar öncesinden çıkıp geldiler. Hasan Uyar, çocukluğumun geçtiği ilçede, uzun kış gecelerine rastlayan ramazanlarda davul çalan efsane adamdı. Yanındaki de, on üç on dört yaşlarındaki oğlu Davut. Ramazan ayında ortaya çıkarlardı. Nerede yaşadıklarını, kim olduklarını bilen yoktu. Geceleri birlikte dolaşırlardı. Baba davul çalar, oğlu Davut da maniler okurdu. Yanık, insanın içine işleyen garip bir sesi vardı. Onları gün ışığında yalnızca bayram sabahları görmek mümkündü. Bahşişlerini toplarlar ve sır olup giderlerdi. Bir sonraki ramazana dek görünmezlerdi artık. Ortaokula başladığım yıl, Ramazan Bayramı’nın üçüncü günü, bir köy yolunda Davut’un ölüsü bulunmuş, babam akşam yemeğinden sonra söylemişti; hepimiz çok üzülmüştük. Nasıl ve neden öldüğü öğrenilememişti. O günden sonra babasını da gören olmadı. Bütün bunlar otuz yıl önceydi. Davulcu da ölmüş olmalıydı. Yaşıyorsa bile seksenini çoktan aşmıştı. O yaşta sokaklarda dolaşıp davul çalması olanaksızdı. Oysa fotoğraftakiler onlara benziyor; adları bile aynı.

Birden güçsüz bir davul sesiyle irkildim. Saat 02.30. Terasa çıktım. Davulu ve yanık yanık mani okuyan çocuğun sesini güç de olsa duyabiliyorum. Ama, nerede olduklarını kestiremiyorum. Yoksa bu sokağa girmeyecekler mi? Hayır, onları görmeliyim.

Saat 03.30. Bazı evlerin pencerelerinde hâlâ ışık var. Ürperdim. Bir saattir terasta kıpırtısızca dikiliyorum. Davulcu bizim sokağa girmedi. Onlardı, eminim, seslerini belli belirsiz duymuş olsam bile tanıdım onları. Yıllar öncesinden çıkıp geldiler.

Kent yine sessizliğe gömüldü. Salona geçtim. Bir aşağı bir yukarı dolanıyorum. Nasıl olur, diyorum, Hasan ve Davut Uyar, iki ölü, nasıl olur? Hem de yıllar sonra… Uykum iyice kaçtı. Yeni bir cin tonik hazırladım. Çocukluğumun geçtiği ilçeyi düşünmeye çalıştım. Gözümün önünde hiçbir görüntü canlanmadı. Ne yaparsam yapayım, yalnızca davulcunun oğlunu görüyordum.

Salondaki koltukta uyuyakalmışım. Üşüyerek uyandım. Boynum da tutulmuş. Ayaklarımı sürüyerek yatak odasına geçtim. Hemen uyumuşum.

Ertesi gün öğlene doğru uyandım. Çıkışta posta kutusuna baktım. Yeni bir davulcu duyurusuyla karşılaştım. Şaşırdım. Telefon faturasını unutmuştum. Bundan sonra da pek önemi yoktu zaten. Demek, gecenin bir saati, belki ben koltukta uyuyup kaldığımda sokaktan geçmişler ve posta kutusuna yeni bir duyuru atmışlardı. Peki, hırsız ve sapıkların kol gezdiği bu kentte geceleri dış kapı kapatılmıyor muydu? Kafama küçük bir not: Kapıcıya rastladığımda (rastlarsam tabii, çünkü bu oldukça güç, neredeyse olanaksız) dış kapının geceleri kapatılıp kapatılmadığını, kapatılıyorsa hangi saatten sonra kapatıldığını, kapatılmıyorsa neden kapatılmadığını soracağım. Belki de yanılıyorum; ikinci duyuru, görgüsüz ve şakacı komşularımdan birinin posta kutusundan benimkine geçivermiş olamaz mı?

02.00’ye kadar yapılacak bir şey olmadığına göre nasıl bir yol izleyeceğimi saptamam gerekecek. Birinci konu: uykusuzluğa ne kadar dayanabilirim? Bugün pazar olduğuna göre bir sorun yok; ancak yarın bu saatte uyanamam. Gün boyu uzanıp dinlenmem gerekecek. Bu iş bu gece bitmeli. Davulcu ile oğlunu bulmalı, gözlerine bakmalıyım. Onlar olmadığını anlamadan, rahatlamam mümkün değil. Yoksa her şeyi yeni baştan gözden geçirmem gerekecek ki, buna ne gücüm ne de zamanım var.

Günü hızla programladım. Gazete, dergi ve kitap okunacak. Müzik dinlenebilir. Televizyon yok. Uzun oturulacak ve zorunlu gereksinimler dışında kalkılmayacak. Yarı bitkisel bir pazar.

Beslenme: yalnızca sebze (turp, havuç, lahana).

İçki: cin.

Miktar: sınırsız (yalnızca bugün ve gecesi için önemli ve gerekli bir ödün).

Son yılların en sıkıcı pazarını geçiriyorum. Koltuğa uzandım, üzerimde de battaniye var. Her hafta sonu olduğu gibi, ekmek ve sütün yanında üç gazete bırakmış kapıcı. Üçünü de didik didik ederek okudum. Bugüne dek hiç ilgilenmediğim ‘‘Armağanlı Büyük Pazar Bulmacası” bir saatimi aldı (eski bir hat sanatçımızın adı, üç harfi eksik, yoksa armağana adayım; Japon otomobili-Suzuki). Şu ana dek (iftara çok az kalmış olmalı) cin sayısı üç. Hiç de kötü olmuyormuş (hep geceleri içerim de), radyodaki müziğe eşlik edecek kadar keyiflendim bile. Davulcu konusunu abarttığım kanısındayım, şu an tabii. Saat tam yedide havuç ve turplarımı yiyeceğim. Bu gece haşlanmış lahana yok! Neden yok, belli değil. Bu diyeti ben uydurduğum için listeyle istediğim gibi oynayabiliyorum.

Gece ilerledikçe heyecanlanıyorum.

Saat 01.00. Ama dayanamadım, sıkı giyinip terasa süzüldüm. Gecenin doyumsuz sessizliği kenti örtmemiş daha. Sigaramı içip aşağıdaki boş sokağa bakıyorum. Cin sayısı yedi, ama iyiyim, oldukça iyi. Uzakta bir minarenin şerefesi ışıl ışıl.

Saat 02.00. Cin tonik sayısı, sekiz. Sigara belirsiz.

Bir ses. Davul sesi. Geliyor(lar). Uzakta(lar). Belki birkaç sokak ileride, ya da anacaddenin karşı yakasında. Ama yaklaşıyor(lar). Soluğumu tuttum, avını gözleyen bir kedi gibi sesi kolluyorum. Yoksa yine sokağa girmeyecek(ler) mi? Birden kararımı verdim, paltomu giyip daireden fırladım. Merdivenleri koşarak indim. Sokak ilk kez böyle ürkütücü görünüyor; bir düşteyim sanki. Soluğumu tutup davul sesinin geldiği yöne yürüdüm. Çocuğun yanık manilerini duyabiliyorum artık. Biraz daha sıklaştırdım adımlarımı, koşmayla yürüme arası gidiyorum. Sonunda koşmaya başladım. Ama yine yavaşladım, çünkü kendi ayak seslerimden korktum. Kendini kovalıyor duygusuna kapılmak ürkütücü.

Yok(lar). Deli gibi sokaklarda dolaştım, seslerini duydum, ama onlara ulaşamadım. Sokak başında biri dikiliyor, başka zaman olsa yolumu değiştirirdim (ürkütücü insanların dolaştığı bir saat), ama bu kez yaklaşıp selam verdim. Allahtan gece bekçisiymiş, rahatladım. Soluk soluğa oluşum ve kaygılı görünüşüm onu kuşkulandırmış olmalı, yüzüme soru imleriyle baktı. İnsan sarrafıydı kuşkusuz ve ben bir hırsız değildim; ama az önce tartıştığım dostumu ekmek bıçağıyla delik deşik etmediğimi kim söyleyebilirdi! Gazeteler bu tür haberlerle dolup taşıyordu; bu kent hırsızlar, sapıklar ve katillerle doluydu. “Sahur davulcusunu gördünüz mü?” dedim bekçiye. “Evet,” dedi soru imlerini biraz daha çoğaltarak. Heyecanlandım: “Nerede?” Gözlerini kısmış beni inceliyordu. “Ne yapacaksın?” derken korkunun ona da bulaştığını sezinledim. “Bir şey yapmayacağım,” dedim, “bizim sokaktan neden geçmediğini soracaktım.” Bekçi, tam bir kuşku yumağı şimdi; ensesini kaşıyarak, “Beş-on dakika önce buradan geçtiler,” dedi. “Geçtiler mi?” dedim, ses tonumu ayarlayamadan. “Yani birden çok davulcu mu vardı?” “Hayır,” dedi, “davulcunun yanında bir de oğlu vardı; adam çalıyor, çocuk mani okuyordu.” Tepeden tırnağa titredim. Az önce uçarcasına geçtiğim sokaklardan şimdi sürüklenerek dönüyorum. Yine kaçırdım onları. Benimle oyun mu oynuyorlar? Yoksa gece bekçisi de yalan mı? Yani oyunun bir parçası? Ani bir kararla geri döndüm. Yine koşuyorum. Karşılaştığımız sokağa girdim, bekçi yok! Sırtımı duvara verip çırpınan yüreğimi, zonklayan şakaklarımı dinledim bir süre. Ne olurdu bütün bunlar düş olsaydı…

Daireme döndüğümde iyice bitkindim. Giysilerimle uzandığım koltukta uyuyakalmışım.

Ertesi gün yine öğlene doğru uyandım. On beş yıllık çalışma yaşamımda ilk kez oluyordu bu. İş disiplini ve ilkeleriyle tanınan biriydim. Gecikmem nedeniyle bir aksama olmamıştı, ama utanç içindeydim. Yalana başvurarak gece rahatsızlandığımı, uykusuz ve bitkin düştüğümü, bu nedenle de sabah kalkamadığımı söyledim. Bürodakiler inanmış gibiydiler. Bir ara lavaboya gidip aynada yüzüme baktım. Gerçekten hastaydım. Kaygılandım. Doktora görünmem iyi olacaktı. Belki bir bunalım geçiriyordum.

Büronun anlaşmalı doktoru her hastaya uygulanan bir dizi kontrolden sonra –ki tıbba olan inançsızlığımı pekiştiren sıradan yinelemelerdi bunlar– bir şeyim olmadığını, ancak kendimi çok yormuş olabileceğimi söyledi. İnsanlar biraz da kendilerine dikkat etmeliymişler; hep iş, hep iş, olmuyormuş; bu bedenler gün gelir hesap sorarlarmış işte. “Bu söylediklerimi ciddiye alın,” dedi. “Sigara?” Teşekkür ettim. “Doktorların yaptıklarına değil, dediklerine bakın. (Sesini kısarak) İçmemeniz iyi. (Yine buyurgan doktor edasıyla) Üç gün rapor veriyorum, dinlenin. Bir de ilaç yazıyorum, bedensel ve ruhsal yorgunluklar için, sabah akşam alırsınız.”

Bu iyiydi işte. Birkaç gün dinlenmeye gerçekten gereksinimim vardı. Bu ara şu davulcu işini de çözerdim.

Onları yanıltacak bir planım var.

Beyaz bir kâğıt üzerine kötü bir yazıyla “Sahurda Açığız” yazılmış ve kâğıt dışarıdan okunacak biçimde cama yapıştırılmış. Yazının yanı başında da bir metreye yakın uzunlukta, kimi yerleri yanmış, eğri büğrü bir pide var, o da yukarıdan iple sarkıtılmış. “Ramazanınız Mübarek Olsun: Gönül Pide Kebap”. Apartmanımın üç sokak ilerisinde ve caddenin köşesindeki bu kebapçı bana yardımcı olabilirdi.

Gece 01.30’da giyinip çıktım. Şu an kentin bütün davulcuları (kuşkusuz Hasan ve Davut Uyar da) son hazırlıklarını yapıyor olmalılar. Boş sokakları güvenle geçiyorum. Yüzümde, inançlarından ödün vermeyecek insanların ölümcül durağanlığıyla kebapçıya girdim. İçeride iki kişi var, ayrı ayrı masalara oturmuşlar; yüzlerine sıvanmış yorgun gülücüklerle giriş kapısının üstüne yerleştirilmiş televizyona bakıyorlar. Beyaz önlüklü iki komiyle bir garson da en uçtaki masada, iğreti iliştikleri sandalyelerinden her an fırlayacakmış gibi televizyonda ramazan için hazırlanmış abuk sabuk bir güldürüyü (şu an onların yerleri sıcacık yataklarıydı kuşkusuz), dişlerini göstere göstere gülerek ve birbirlerini dirsekleyerek izliyorlar. Komiler, çocuk daha. Askerden yeni gelmiş izlenimi veren garsonun da onlardan pek farkı yok aslında. Üçünün de yüzlerindeki anlam ve gelişkinlik aynı. İçeri girince toparlandılar. “Buyurun,” dedi biri; öbürü fırlayıp uygun gördüğü bir masayı silmeye koyuldu. Oturunca saatime baktım.

“Daha var abi,” dedi garson. “Televizyon da açık.”

Gülümseyerek başımı salladım. İçki kokusunu alır mı diye de kaygılanıyorum bir yandan; hasar dört duble cin. Zekice buluşumu kutlamak için içmiştim. Olay bu gece çözülecek!

“Bu mahallenin davulcusunu tanıyor musun?” dedim.

Tanıyormuş. Hasan ve Davut Uyar. Yani baba oğul.

“Peki, buradan geçerler mi?”

“Geçerler abi, oturup çorba da içerler.”

Tamam, diye düşündüm, bu gece kıstırdım onları.

“Kaçta gelirler?”

“Belli olmuyor, bazen caddenin aşağısından başlıyorlar, o zaman üçü buluyor. Yukarıdan başlarlarsa yarım saat sonra buradalar.”

“Onları görmek istiyorum,” dedim, “bayramdan önce kentten ayrılmam gerekecek. Gitmeden bahşişlerini vereyim diyorum.”

“Sevaptır abi, iyi düşünmüşsün. Sahurluk ne hazırlatayım?”

İşin bu yanını hiç düşünmemiştim. Öyle ya, burada kazık gibi oturup davulcu bekleyemezdim. Akşamları yalnızca sebze yiyen ben (turp, havuç, lahana) gecenin bu saati ne yiyecektim?

“Çorbanız var mı?”

“Mercimek, ezogelin.”

“Mercimek, yanına salata; turp ve havucu bol olsun, bir dee (bir de ne? Listeye bakıyorum bu ara, ne söylesem ki! Ne söylersem söyleyeyim nasıl olsa yemeyeceğim) kıymalı pide!”

“Bir, bir buçuk?”

“Bir olsun. Ama acele etme, biliyorsun davulcuları da göreceğim. Hem insan sahur yemeğini ne kadar geç yerse, sevabı o kadar büyük olurmuş.” (Bundan emin değilim, o anda söyleyiverdim işte; ama garson onayladığına göre saptamam doğru). İşi sağlama bağlamak için de beklediğinin üstünde bir bahşişi tutuşturuverdim eline.

Saat ikiden sonra dükkân doldu. Garson ve komiler arı gibi. Ismarlanan yiyecekleri anlamsız bir biçimde (bazen sözcüğün bir hecesini yutarak, bazen uzatarak, bazen de kebapçı jargonuyla), yaptıklarını bir gösteriye çevirircesine çın çın haykırıyorlar. Bu arada benim çorbam da geldi. İçip içmeme konusunda kararsızım. Bunu da, amacıma ulaşmak için katlanılması gerekli bir adım olarak gördüğümden (sayısı artırılmış cinler de öyle değil mi) her şeyi göze alarak çorbayı kaşıkladım. Tadı berbat, üstelik çok yağlı. Gözüm kapıda. Garson salatayı getirdiğinde eğildi (alkol kokusunu duyacak diye kaygılanıyorum), “Caddenin aşağı bölümünden başladılar,” dedi. Saatine baktı. “Yarım saate kalmaz gelirler. Pideyi hazırlatayım mı?”

“Hayır… Yani, olabilir… Tabii, hazırlat.”

“Kıymalıı biiir!”

02.30. Davulcular yok.

03.30. Dükkânda kalan tek müşteriyim.

Gelmeyecekler.

“Hayret, gelmeleri gerekirdi abi. Pideyi beğenmedin mi?”

“Pide? (Evet, pide… Birden midemde bir kasılma hissettim. Arada olur. İlaçlarımı da almamışım.) Paket yap, evde yerim.”

Pideciden çıktım. Yürüyorum. Paketi bir duvar dibine bıraktım. Kediler de pide yesin. Yorgunum. Bayram sabahına dek artık onları aramamalıyım, çünkü benden kaçıyorlar. Bütün bunlar rastlantı olamaz. Bu saçma kovalamaca yüzünden günlerdir uyuyamıyorum. Çöktüm. Her gün aynadaki görüntümde açıkça görüyorum bunu.

Köşebaşında bir karaltı. Gece bekçisi olmalı. Başım önümde, onu görmemiş gibi yaparak geçtim.

Uyuyakaldığım uzun bir koltukta bir düş gördüm. Terasta oturmuş aşağı bakıyorum. Birden davulcu ile oğlu giriyor sokağa, “Hey!” diyorum. Üstlerine bir ışık düşmüş, saydam gibiler. “Hey! Bir dakika bekleyin, aşağı iniyorum.” Merdivenlerdeyim, üçer-beşer atlıyorum. Sokaktayım. İşte karşımdalar. Şaşkın şaşkın bakışıyoruz. Davulcu babam, yanındaki çocuk da benim. “Ben”. Ortaokula başladığım yıl, modelini ve ölçülerini babamın belirlediği (kumaş seçimi de onun) takım giysiler üstümde. Bol ve zengin görünsün, hem çocuk boy atıyor, birkaç yıl giyebilsin. Palyaço gibiyim. Sevinçten çok utanç duygusu. Ayakkabılarım da yeni. Babamın üzerinde çizgili pijamaları var, ayağında lastik ayakkabı. Kırçıl sakallı yüzü yorgun, gözleri içeri kaçmış. Boynuna astığı davula şaşkınlıkla bakıyor. Benim elimde de, yine ortaokula başlayacağım için alınmış dolmakalemle yazdığım (bileğimdeki Nacar marka kurmalı saat de yaşamımın bu önemli adımı için) Faruk Nafız Çamlıbel’in “Han Duvarları” şiiri.

“Ama ‘siz’,” diyorum.

Konuşmuyorlar. Babam ve “ben”, benimle konuşmuyor. Yüzleri dalgın. “Ben”im dudaklarımda yıllar sonrasının düş kırıklığını daha o zamandan sezmiş bir gülüş.

Uyandım.

Tere batmışım. O berbat çorbadan olmalı. Mutfağa geçtim. Tonik bitmiş, ne kötü. Bir şişe kapağı cini tek hareketle –tavuk gibi– yuvarladım. Oh, dedim, gözlerim faltaşı gibi açıldı. Oh! Bir kapak daha.

Çalışma masasının üzerine eğilmiş, davulcuyla oğlunun resimlerine bakıyorum. Çocukluğumdan gelen (geldiğini sandığım demek daha doğru) bu iki haberciyi bir türlü göremedim. Göreceğimden de kuşkuluyum artık. Ortada akıldışı bir şey var, ama çözemiyorum.

Bayramı beklemekten başka çıkar yol olmadığı kanısındayım. O gün gelecekler, çünkü posta kutuma attıkları el duyuruları, bahşişin yalnızca onlara verilmesi için bastırılmış. Salt bu nedenle bayram tatilini evde geçirmek zorundayım. Yıllar var ki, yalnızca resmî tatil olması dışında bir anlamı kalmadı o olağandışı günlerin; hele bayram sabahlarının ya da arife gecelerinin… Şimdi o coşkuyu bambaşka bir boyutta yaşayacağım. Bir ay boyunca beni tetikte tutan, uykularımı bölen, terasta yollarını gözlediğim, ama bir türlü ulaşamadığım iki insan, bayram sabahı kapımı çalacaklar, bahşişi yalnızca kendilerine vermemi söyleyecekler. Bunun için uyarmadılar mı beni? Hasan ve Davut Uyar. İki ölü.

Bayram sabahı erken kalktım. Çocukken de erken kalkardım, başucumda bayramlık giysilerim olurdu. Koltuğunun altında rulo edilmiş bir kilim parçası taşıyan babamın ardından yürürdüm. Bayram namazını cami avlusunda, bir kilim parçasının üzerinde kılardık. Sonra mezarlığa giderdik… Bütün bunları bir filmde mi izledim, yoksa yaşadım mı, bilmiyorum.

Erken kalktım. Önce banyo ve tıraş. Ardından kahvaltı. Giyinip süslendim. Kokular süründüm. Çünkü Davut ve Hasan Uyar kapımı çalacaklar. Onları içeri buyur edeceğim. Cin içeceğiz. İstedikleri kadar ölü olsunlar, cin içeceğiz…

İçimde tanımsız bir heyecan var. Yüreğim pır pır.

Kapı zilim ötünce soluğum daraldı. Koşup açtım. Çocuklar. Bayramın gerçek efendileri. Elimi öptüler. Hazırlıksızdım. Bozuk para bulmak için bir süre kapıda beklettim onları.

İkincisinde kapıcıyı buldum karşımda. “Olacak şey değil,” dedim kendi kendime. Onu görmek çok güçtür çünkü.

Daha sonra yine çocuklar.

Gelmeyecekler mi yoksa?

Sabah sabah cin sayım üç. Üç cin… Üç…

Öğleden sonra kapıcı yine geldi. Bir zarf uzattı.

“Bunu davulcuyla oğlu size bıraktı,” dedi.

“Neredeler?” dedim heyecanla.

“Gittiler.”

“Ya bahşiş?”

“Bütün dairelerden topladılar, size de bu zarfı vermemi istediler.”

Ellerim titriyordu. Zarfı açtım. Saman kâğıda bozuk bir yazıyla şu dört sözcük yazılmıştı:

Bahşiş, yalnız uyuyanlar için.

Cemil Kavukçu
Yalnız Uyuyanlar İçin

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz