“BUNDAN BAŞKA YAPACAK NE VAR Kİ?” BİR ÖLÜME BAKIŞ – WİLLİAM GOLDİNG

0
314

Sineklerin Tanrısı

Adanın üstünde bulutlar birikmekteydi. Gün boyunca dağdan sürekli yükselen sıcak bir hava akımı, ta yukarılara, on bin ayak yüksekliğe fırladı. Dönen buhar yığınları, havadaki elektriğin üstüne yığıldı, gökyüzünü patlayacak hale getirdi. Akşamın erken saatlerinde güneş batmış, gözleri kamaştıran madensi bir ışıltı, berrak gün ışığının yerini almıştı. Denizden esen rüzgâr bile sıcaktı; serinlik getirmiyordu. Suların, ağaçların, kayaların pembe yüzeylerinin renkleri silindi; gökyüzünü, beyaz ve kahverengi bulutlar kasvetle kapladı. Tanrılarına üşüşüp, onun başını kapkara yapan; dökülen domuz bağırsaklarını, ışıl ışıl parlayan bir kömür yığınına döndüren sineklerden başka, her şey canlılığını yitirmişti. Simon’un burnunda bir damar çatlayıp kan fışkırınca bile, sinekler ona ilişmediler; dişi domuzun lezzetini daha tatlı buldular.

Burnu kanayan Simon’un baygınlığı, yorgun bir uykuya döndü. Gökyüzünde toplar atılırken, akşamın geç saatlerine dek, sürüngen bitkilerden örülmüş hasırın içinde yatıp kaldı. Sonunda uyandı; yanağının karanlık toprağa değdiğini belli belirsiz gördü. Yanağı toprakta, donuk donuk önüne bakarak gene kıpırdamadan yattı. Sonra döndü, ayaklarını gövdesine doğru çekti, tutunup ayağa kalkabilmek için sürüngen bitkileri yakaladı. Bitkiler sarsılınca, sinekler, sanki bir şey patlamış gibi, uğursuz bir gürültüyle bağırsakların üstünden kalktılar; sonra yeniden yapıştılar bağırsaklara. Simon ayağa kalktı. Yeryüzünden olmayan bir ışık vardı her bir yanda. Sineklerin Tanrısı, kapkara bir top gibi takılıp kalmıştı değneğe.

Simon, yüksek sesle konuştu açıklığa:

“Bundan başka yapacak ne var ki?”

Hiçbir şey karşılık vermedi. Simon, açıklık yere sırtını çevirdi; ormanın alacakaranlığına girinceye dek, sürüngen bitkiler arasında emekleye emekleye ilerledi. Ormanın ağaçları arasında bezgin adımlarla yürüdü. Yüzü ifadeden yoksundu; ağzının ve çenesinin etrafında kan pıhtılaşmıştı. Sürüngen bitkilerin iplerini kaldırıp, toprağın durumuna göre kendine yön seçerken, için için bazı şeyler söylüyordu ara sıra.

Çok geçmeden, ağaçları saran sürüngen bitkiler azaldı. Ağaçların arasına, yer yer incimsi bir ışık süzüldü gökyüzünden. Şimdi bulunduğu yer, adanın belkemiği gibiydi; dağın altında, ormanın sıkı bir cengel olmaktan çıktığı, biraz yüksekçe bir yerdi. Burada, üstünde çalılar ve büyük ağaçlar dağılmış, geniş alanlar vardı. Ormandan çıkınca, toprağın yükselişi, Simon’u yukarıya doğru götürdü. Simon, yorgunluktan ara sıra sendelediği halde hiç durmadan yolunu sürdürdü. Gözlerinde her zaman parlayan ışık sönmüştü; yaşlı bir adam gibi, bezgin ve kararlılıkla yürüyordu.

Ansızın esen bir rüzgârla sendeledi. Açıklık bir yerde, bir kayanın üstünde, madensi bir gökyüzü altında buldu kendini. Bacaklarında güç kalmadığının farkına vardı; dili de hep acıyordu. Rüzgâr dağın doruğuna ulaşınca, bir şeyler olduğunu gördü: Kahverengi bulutlara karşı, mavi bir bez uçuşmaktaydı. Esen rüzgârın gücü şimdi artmıştı; ormandaki ağaçların tepesine öyle bir çarpıyordu ki, ağaçlar eğiliyor, kükrüyordu. Simon, dorukta tümseğimsi bir şeyin, ansızın oturup aşağılara, ona doğru baktığını gördü. Yüzünü gizleyip güçlükle ilerledi.

Sinekler, paraşütçüyü de bulmuşlardı. Canlıymış gibi bir hareket yapınca, bir saniye ürküyorlar, ölünün başının çevresinde kara bir buluta dönüyorlardı. Sonra, paraşütün mavi bezi çökünce, ölünün iri yarı bedeni, sanki içini çekerek ona doğru eğiliyor ve sinekler yeniden üstüne üşüşüyordu.

Aziz Nesin’in Okuma Güncesi’nde Sineklerin Tanrısı – William Golding

Simon, dizlerinin kayaya çarptığını hissetti. Sürüne sürüne ilerledi ve çok geçmeden ne olduğunu anladı. Bu ölünün gülünç bir biçimde canlıları taklit etmesinin nedeni, birbirine karışmış iplerdi. Simon, beyaz burun kemiklerini, dişleri, çürüyüşün renklerini inceledi. Katı lastiklerle bezlerin, çürüyüp dağılması gereken bu zavallı bedeni, acımasız bir biçimde nasıl bir arada tuttuğunu gördü. Sonra, rüzgar yeniden esti; ölü doğruldu, eğildi, pis pis soludu Simon’a doğru. Ellerini yere dayayan Simon, midesi boşalıncaya kadar kustu. Sonra, paraşütün iplerini kayaların arasından çekip çıkardı; böylece rüzgârın ölüyü rezil etmesini önledi.

Bütün bunlar olup bittikten sonra, sırtını çevirip kumsala baktı. İskele biçimindeki büyük kayanın yanındaki ateş sönmüş gibiydi; sönmemişse bile, hiç duman çıkarmıyordu. Kumsalın daha uzak bir yerinde, küçük ırmağın ötesinde, büyük düz bir kayanın yakınlarında, ince bir duman gökyüzüne doğru yükseliyordu. Sinekleri unutan Simon, iki elini gözlerine siper edip dumana dikkatle baktı. Bu kadar uzaktan bile, çocukların çoğunun, belki de hepsinin orada olduğu görülüyordu. Demek ki kamp yerini değiştirmişler, canavardan uzaklaşmışlardı. Simon bunu düşünürken, leş gibi koka koka yanı başında oturan bu zavallı kırık şeye baktı. Canavar zararsızdı, iğrençti ve bu haber tez elden ötekilere iletilmeliydi. Gövdesini güç bela taşıyabilen bacaklarla dağdan indi. Ne denli çaba gösterirse göstersin, gene de hep sendeliyordu.

“Suya girmek” dedi Ralph; “yapılacak başka şey yok.”

Gözlüğünün tek camıyla Domuzcuk, yaklaşan bulutları inceledi:

“Gene yağacak.”

Ralph yüzme havuzuna daldı. Küçük çocuklardan ikisi, bedenlerindeki kandan daha sıcak olan bu suyla avunmaya çalışarak, havuzun kenarında oynuyorlardı. Domuzcuk, gözlüğünü çıkardı; çekingen ve edepli bir halle suya girdi; sonra gene gözlüğünü taktı. Ralph suyun yüzüne çıktı; ağzına aldığı suyu Domuzcuk’a püskürttü:

“Gözlüğüme dikkat et” dedi Domuzcuk. “Cam ıslanırsa, sudan çıkıp onu silmem gerekecek.”

Ralph gene su püskürttü, cama isabet ettiremedi; Domuzcuk’a güldü. Her zaman olduğu gibi, Domuzcuk’un acılı bir sessizlik içinde boynunu büküp oradan gideceğini sandı. Oysa Domuzcuk, ellerini suya çarptı.

“Yapma!” diye bağırdı. “Duydun mu!”

Öfkeyle sular savurdu Ralph’ın yüzüne.

Ralph, “Peki, peki” dedi. “Sinirlenme öyle.”

Domuzcuk, ellerini suya çarpmaktan vazgeçti.

“Başımda bir ağrı var” dedi. “Havanın biraz daha serin olmasını isterdim.”

“Ben de yağmur yağmasını isterdim.”

“Evlerimize gitmemizi isterdim.

Domuzcuk, havuzun kenarındaki meyilli kumların üstüne uzandı. Tombul göbeğinin üstündeki sular kurudu. Ralph, gökyüzüne karşı su püskürttü. Bulutların arasında kımıldayan ışıklı bir leke, güneşin seyrini gösteriyordu. Ralph suda diz çöküp, çevresine bakındı:

“Herkes nerede?”

Domuzcuk doğrulup oturdu:

“Barınaklarda yatıyorlardır belki.”

“Eric’le Sam nerede?”

“Ve Bill?”

Domuzcuk parmağıyla büyük kayanın ötesini gösterdi.

“İşte oraya gittiler. Jack’ın şölenine.”

Ralph tedirgindi:

“Gitsinler” dedi. “Umurumda değil.”

“Sırf biraz et uğruna…”

Ralph, akıllıca konuştu:

“Avcılık uğruna da” dedi; “bir kabileymiş gibi davranmak uğruna da, yüzlerine savaş boyası sürmek uğruna da.”

Domuzcuk, suyun altındaki kumu karıştırarak, Ralph’ın yüzüne bakmadan konuştu:

“Biz de gitmeliyiz belki.”

Ralph, hemen Domuzcuk’a baktı. Domuzcuk’un yüzü kızardı:

“Yani kötü bir şeyin olmasını önlemek için demek istiyorum…”

Ralph yeniden su püskürttü.

Ralph ile Domuzcuk, Jack’ın kabilesinin yanına varmadan çok önce, şölenin gürültüsünü duydular. Ormanla deniz kıyısı arasında, hindistancevizi ağaçlarının altında, çimenle örtülü ve yumuşak topraklı geniş bir şerit vardı. Bu yumuşak topraktan bir adım aşağıya atınca, kum başlıyordu. Denizin kabaran sularının hiçbir zaman kaplamadığı, üstüne sık sık basılan bu beyaz ve iyice elenmiş kum, ılık ve kuruydu. Bu kumun altında bir kayalık, lagüne doğru uzanıyordu. Kayalığın ötesinde gene kısa bir kumsal şeridi vardı, sonra da deniz. Kayanın üstünde bir ateş yakılmıştı; kızartılan domuz etinin yağları, görülmeyen alevlerin içine damlıyordu. Domuzcuk, Ralph, Simon ve domuzu pişirmekle uğraşan iki oğlan dışında, adanın tüm çocukları çimenli yerde toplanmışlardı. Ellerinde et, gülüyorlar, şarkı söylüyorlardı. Kimi otların üstüne yatmış, kimi çömelmiş, kimi ayakta duruyordu. Yüzlerine bulaşan yağa bakılacak olursa, yemek faslı neredeyse bitmişti. Birkaç çocuk, ellerindeki hindistancevizi kabuklarından su içmekteydi. Şölen başlamadan önce, büyük bir ağaç kütüğü çimenin ortasına getirilmişti. Yüzü boyalı, başı çelenkli Jack, bir put gibi kurulmuştu bu kütüğün üstüne. Yeşil yapraklara koyulmuş yığın yığın et, meyveler ve su dolu hindistancevizi kabukları vardı yanı başında.

“Neyiz biz? İnsan mı? Hayvan mı? Yoksa vahşiler mi?” Sineklerin Tanrısı – Mina Urgan

Domuzcuk ve Ralph, otlu setin kenarına geldiler. Onları gören çocuklar, birer birer sustular. En son susan, Jack’ın yanındaki çocuk oldu. Sonunda o da sustu. Jack, oturduğu yerde döndü, bir süre onlara baktı. Açık denizdeki kayalıklarda parçalanan dalgaların homurtusu bir yana, duyulan tek ses ateşin çatırtısıydı. Ralph, başını başka yana çevirdi. Ralph’ın suçlarcasına ona baktığını sanan Sam, sinirli sinirli gülerek, kemirdiği kemiği bir yana bıraktı. Ralph, kararsız bir adım attı; parmağıyla bir hindistancevizi ağacını gösterdi; duyulmayan bir şeyler fısıldadı Domuzcuk’a. Bunun üzerine Ralph ile Domuzcuk da, Sam gibi kıkır kıkır güldüler. Ralph, ayağını kumdan kaldırarak, acele etmeden, geziniyormuş gibi yürümeye başladı. Domuzcuk ise, ıslık çalmaya çalıştı.

Tam o sırada ateşin başındaki iki çocuk, domuz etinden kocaman bir parça kopardılar; ellerinde bu et parçasıyla çimene doğru koştular ansızın. İki çocuk Domuzcuk’a çarpınca, yanan Domuzcuk avaz avaz bağırıp, zıp zıp sıçramaya başladı. Ralph ile öteki çocuklar hemen birleştiler, kahkahalar atarak rahatladılar. Domuzcuk, bu topluluğun alay konusu olmuştu yeniden; bu sayede de herkesin keyfi yerine gelmiş, herkes normalleşmişti.

Jack, ayağa kalkıp mızrağını havada salladı:

“Onlara et verin.”

Ellerinde şiş tutan iki çocuk, Ralph’a da, Domuzcuk’a da tadına doyum olmaz birer et parçası verdiler. Ralph ile Domuzcuk, ağızlarının suyu akarak, sunulan eti aldılar. Yaklaşan fırtınanın gümbürtüsüyle çınlayan, gürleyen madensi bir gökyüzü altında durup yediler.

Jack, mızrağını kaldırıp gene salladı:

“Canı istediği kadar yedi mi herkes?”

Yeşil yapraklardan yapılmış büyük tabaklara yığılı, tahtadan şişlere geçirilmiş cızırdayan et parçaları vardı hâlâ. Midesinin gadrine uğrayan Domuzcuk, kemirdiği kemiği kumsala attı; eğilip biraz daha et aldı.

Jack, sabırsızlanıp yeniden konuştu:

“Canı istediği kadar yedi mi herkes?”

Mala sahip olmanın gururundan gelen bir uyarma vardı Jack’ın sesinde. Çocuklar iş işten geçmeden önce daha hızla yediler. Yemeği hemen bırakmayacaklarını anlayan Jack, tahtı olan kütüğün üstünden kalktı; salına salına çimli yerin kenarına gitti. Yüzünü örten boyaların ardından, Ralph ile Domuzcuk’a baktı. Ralph ile Domuzcuk, kumda biraz uzaklaştılar. Ralph, bir yandan yerken, bir yandan da ateşe bakıyordu. Bunun nasıl olduğunu anlamadan, donuk ışığa karşı alevlerin artık görüldüğünü fark etti. Akşam olmuştu. Huzurlu bir güzellikle değil, şiddet tehditleriyle dolu bir akşam.

Jack konuştu:

“Bana su verin.”

Henry, Jack’a, içi su dolu bir hindistancevizi kabuğu getirdi. Jack, hindistancevizi kabuğunun çentikli kenarlarının üstünden, gözlerini Domuzcuk ile Ralph’a dikerek içti. Sanki iktidar, bilekleriyle dirsekleri arasındaki kabaran kaslarına yerleşmişti. Sanki otorite, küçük bir maymun gibi omuzuna tünemiş, kulağının dibinde geveze geveze konuşuyordu.

“Oturun hepiniz.”

Çocuklar, Jack’ın önünde, sıra sıra otlara oturdular. Ama Ralph ile Domuzcuk, biraz aşağıda, yumuşak kumun üstünde ayakta kaldılar. Jack, onları görmemezlikten geldi şimdilik. Boyayla maskelenen yüzünü oturan çocuklara çevirdi; mızrağını onlara doğru dikti:

“Kim giriyor benim kabileme?”

Ralph, ansızın kımıldadı, tökezledi. Çocuklardan birkaçı dönüp ona baktılar.

“Ben sizlere yiyecek verdim” dedi Jack. “Benim avcılarım sizi canavardan koruyacak. Kim giriyor benim kabileme?”

“Ben şefim” dedi Ralph; çünkü beni sizler seçtiniz. Ateşi söndürmeyecektik. Şimdiyse, yiyecek peşinden koşuyorsunuz…”

“Yiyecek peşinden koşan sensin!” diye bağırdı Jack. “Elindeki şu kemiğe bak!”

Ralph, kıpkırmızı kesildi:

“Sizlerin avcı olduğunuzu söyledim. Bu sizin işiniz.”

Jack, Ralph’ın varlığından hiç haberi yokmuş gibi davrandı gene:

“Kim benim kabileme girip hoş vakit geçirmek istiyor?”

“Ben şefim” dedi Ralph titreyen bir sesle. “Ya ateş ne olacak? Hem büyük şeytanminaresi de bende.”

Jack, kötü kötü alay ederek, “Büyük şeytanminaresi şimdi yanında değil” dedi; “onu yanına almamışsın. Anladın mı akıllı? Üstelik o denizkabuğu geçerli değil adanın bu ucunda…”

Ansızın gök gürledi. Uzaktan gelen boğuk bir gürleme değil, zorlu bir patlamaydı bu.

Ralph, “Denizkabuğu burada da geçerlidir” dedi, “adanın her bir yanında da.”

“Peki, ne yapacaksın öyleyse?”

Ralph, sıra sıra oturan çocuklara dikkatle baktı. Hayır gelmezdi onlardan. Kafası darmadağın, terler dökerek başını yana çevirdi. Domuzcuk fısıldadı:

“Ateş… Kurtulmak.”

“Kim girecek benim kabileme?”

“Ben gireceğim.”

“Ben.”

“Ben gireceğim.”

Ralph soluk soluğaydı:

“Denizkabuğunu öttüreceğim. Bir toplantı yapacağız.”

“Denizkabuğunun sesini duymayız biz.”

Domuzcuk, Ralph’ın bileğine dokundu:

“Gel gidelim. Bir olay çıktı çıkacak. Hem etimizi de yedik.”

Ormanın ötesinde bir ışık yanıp söndü. Gök, patlarcasına öyle bir gürledi ki, küçüklerden biri ağlamaya başladı. Yere çarparken, her biri ayrı ayrı ses çıkaran iri yağmur damlaları, çocukların üstüne düştü.

“Fırtına olacak” dedi Ralph. “Buraya ilk geldiğimizde nasıl yağmur yağdıysa, gene öyle yağacak. Akıllı olan kimmiş bakalım? Barınaklarınız nerede? Ne yapacaksınız şimdi?”

Avcılar, tedirginlik içinde gökyüzüne baktılar; yağmur damlalarından sakınmaya çalıştılar. Herkes, bir huzursuzluk dalgasına kapılmışçasına sallandı, gelişigüzel şuraya buraya gitti. Yanıp sönen ışıklar, gittikçe daha fazla parladı; gök gürültüsüne dayanmanın yolu yoktu neredeyse. Küçükler çığlıklar atarak koşuşmaya başladılar.

Jack kuma atladı.

“Dansımızı yapalım! Hadi gelin! Dansımızı yapalım!”

Jack, kalın kum tabakasının içinde tökezleye tökezleye koşarak ateşin ötesindeki düz ve açık kayalığa geldi. Şimşeğin parıltıları arasında, hava karanlık ve korkunçtu. Çocuklar bağıra çağıra Jack’ın peşine takıldılar. Sözde domuz olan Roger, homurdanarak Jack’a saldırdı; Jack, yana bir adım atıp onu atlattı. Avcılar mızraklarını, aşçılar şişlerini, ötekiler de ateşte yakılacak olan odun parçalarını ellerine aldılar. Bir halka oldu ve tekdüzen bir şarkı başladı. Roger korkan domuzu taklit ediyordu. Küçükler, bu halkanın dışında koşuyor, hoplayıp zıplıyorlardı. Kendilerini gökyüzünün tehdidi altında bulan Domuzcuk ile Ralph, bu çıldırmış ama bir bakıma güvenilir topluluğa girmeye can attılar. Halka yapan çocukların esmer sırtlarına dokunabildiklerine seviniyorlardı. Bu sırtlar bir siper gibiydi; halkanın dışındaki korkuyu engelliyor, bu korkuyla başa çıkabilmelerini sağlıyordu.

“Canavarı gebert! Gırtlağını kes! Kanını dök!”

Çocukların hareketi bir düzene girdi; tekdüzen şarkı, yapay heyecanından arınıp, sağlıklı bir nabız gibi temposunu buldu. Roger artık domuzu oynamayıp avcı olduğu için, halkanın ortası bomboş kalmıştı. Kimi küçükler, ikinci bir halka yaptılar. Böylece birbirini tamamlayan iki halka, sanki yinelemekte güven varmış gibi, dönüp durdu. Bir tek varlığın nabzını ve damgasını taşıyordu ikisi de.

Yarı mavi yarı beyaz bir yara izi, karanlık gökyüzünü parçaladı. Bir saniye sonra da, dev bir kamçının sırtlarına inişi gibi gök gürültüsünü duydular. Can çekişircesine, biraz daha yüksek söylediler şarkılarını:

“Canavarı gebert! Gırtlağını kes! Kanını dök!”

Duydukları akıl almaz korkudan başka, bir istek doğdu şimdi. Direnen, yoğun, kör bir istekti bu.

“Canavarı gebert! Gırtlağını kes! Kanını dök!”

Gökyüzü, yarı mavi yarı beyaz yarayla yeniden yırtıldı; kükürtlü bir patlama, tepelerine indi. Küçükler çığlıklar attılar; şuraya buraya koşuştular; ormanın kenarından kaçtılar. Küçüklerden biri, öyle bir korkuya kapılmıştı ki, büyüklerin halkasını yardı:

“O! O!”

Halka, bir at nalı biçimini aldı. Bir şey, emekleye emekleye ormandan çıkıyordu. Karanlıklar içinde, kararsızlıklar içinde yaklaşıyordu. Canavarı görünce yükselen tiz çığlıklar, acıyla doluydu. Canavar, sendeleye sendeleye, at nalı biçimindeki halkanın içine girdi:

“Canavarı gebert! Gırtlağını kes! Kanını dök!”

Gökyüzü, yarı mavi yarı beyaz yarayla artık sürekli parçalanmaktaydı; gürültü dayanılır gibi değildi. Simon, “tepedeki ölü adam” diye bir şeyler bağırıyordu.

“Canavarı gebert! Gırtlağını kes! Kanını dök! Öldür onu!”

Sopalar hep birden indi; halkaya girenin ağzı çığlıklar atarak çatırdadı. Diz çökmüş canavar halkanın ortasındaydı; kavuşturduğu kollarıyla yüzünü örtüyordu. Bu iğrenç gürültüye karşı, “tepedeki ölü” diye bir şeyler bağırıyordu. Canavar düşe kalka halkayı yardı, kayanın dik kenarında aşağıya, suyun kıyısındaki kumların üstüne düştü. Çocuk kalabalığı, peşinden fırladı, hemen kayadan atladılar, canavarın üstüne saldırdılar; bağırdılar, vurdular, ısırdılar, yırttılar. Bir şey söylenmedi, bir şey yapılmadı, dişlerle pençeler hep parçaladı sadece.

Sonra bulutlar açıldı: Yağmur bir çağlayan gibi boşaldı. Dağın doruğundan sıçraya sıçraya gelen sular, yapraklarla dalları kopardı ağaçlardan, kumda debelenen çocuk yığını üstüne soğuk bir sağanak gibi düştü. Yığın dağıldı; çocuklar sendeleyerek uzaklaştılar. Ancak canavar kaldı orada, denizin bir adım ötesinde. Yağmurda bile görebildiler bunun ne denli küçük bir canavar olduğunu. Ve bu küçük canavarın kanı, daha şimdiden kumu lekeliyordu.

Derken güçlü bir rüzgâr, yağmuru yana doğru savurdu; ormanın ağaçlarından sular boşaldı. Dağın doruğunda, paraşüt rüzgârla kabardı, kıpırdadı. Ölü kaydı, ayağa kalktı, döndü; uçsuz bucaksız nemli havada sallana sallana aşağıya doğru indi, beceriksiz ayaklarıyla yüksek ağaçların tepelerine bastı. Alçalarak, durmadan alçalarak, kumsala doğru indi. Çocuklar, çığlıklar atıp karanlıklarda koşuştular. Paraşüt ölüyü ta uzaklara götürdü, lagünün üstünden sürükledi ve sığ kayalıkları aşıp açık denize attı onu.

Gece yarısına doğru yağmur kesildi, bulutlar dağıldı. Yıldızların akıllara sığmaz lambaları, yeniden serpildi gökyüzüne. Sonra rüzgâr da dindi. Adanın kahverengi toprağına yarıklardan akan, yapraklardan damla damla damlayan suların sesi kaldı ancak. Hava serin, nemli ve berraktı. Çok geçmeden, suların sesi bile kesildi. Canavar, solgun kumsalda yığılıp kalmıştı ve kan lekeleri yavaş yavaş yayılıyordu.

Kabaran okyanusun büyük dalgası, iç denizin kıyılarını, çok yavaşça kıpırdayan fosforlu bir çizgiye dönüştürdü. Saydam sular, berrak gökyüzünü, ışıldayan köşeli takımyıldızlarını yansıttı. Fosforlu çizgi, kum tanelerinin, küçük çakıl taşlarının arasına girdi. Küçücük bir kabarıkla gerilerek, onların her birini tuttu; sonra, duyulmayan bir şey fısıldayıp onları benimsedi, gene ilerledi.

İlerleyen berraklık, sığ suların yakın kenarlarında, ay ışığı gövdeli, ateş gözlü garip yaratıklarla doluydu. Şurada burada, daha büyükçe bir çakıl taşı, kendi havasına yapışıyor, incilerle kaplanıyordu. Kabaran deniz, yağmurun çukur çukur yaptığı kumları örttü; bir gümüş tabakası sererek, kumsalı dümdüz etti. Şimdi deniz, paramparça ölüden sızan ilk lekelere değdi; suların içindeki yaratıklar, bu lekenin kenarında biriktiler, kıpırdayan bir ışık meydana getirdiler. Sonra sular biraz daha yükseldi. Simon’un kalın telli saçları, ışıl ışıl oldu. Yanağı gümüşe döndü; omzunun kıvrımı, yontulmuş mermere. Suların emrindeki o ateş gözlü, peşlerinden buharlar sürükleyen acayip yaratıklar, Simon’un başının çevresinde uğraştılar. Ölen çocuk, kumda birazcık yükseldi; bir hava kabarcığı, Simon’un ağzından su damlarcasına ıslak bir sesle çıktı. Sonra Simon, tatlı bir devinimle, suda döndü.

Bir yerlerde, dünyanın kararan kıvrımının ötesinde, güneşle ay, dünyayı çekiyorlardı. Sağlam toprak dönerken, dünyayı kaplayan su tabakası, bir yana doğru hafifçe kabarmaktaydı. Gelgitin büyük dalgası, adanın üstünde ilerledi; sular kabardı. Hiç değişmeyen takım yıldızlarının altında, Simon’un gümüşten yapılmışa benzeyen ölüsü, ışıldayan bir yığın meraklı yaratıklarla çevrelenerek, açık denize doğru yol aldı yavaşça.

William Golding
Sineklerin Tanrısı
Çeviren: Mina Urgan

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz