Sesli Öyküler – Aziz Nesin: “Biz adam oluruz, demek, biz şimdi adam değiliz demektir”

Aziz-NesinBiz Adam Olmayız!..
Kalabalığın içinden birisi, “Biz adam olmayız birader!” dedi mi öbürleri de, “Eveeet, çok doğruuu, olmayız,” diye baş sallarlar. Biri de çıkıp, “O nasıl söz efendi… Sen sayıyla kendine gel bakalım!” demez. Yirmibeş yaşlarında, kanımın fokur fokur kaynadığı günlerde ben bunu deneyecek oldum. Ada’ya giden vapurda neye kızdığını anlayamadığım yaşlı bir adam,
-Biz adam olmayız!., diye bağırıp duruyor, salondakiler de, baş sallayarak onu onaylıyorlardı. Delikanlılık, kanım tepeme sıçrayıp,
– Neden adam olmazmışız, bal gibi de adam oluruz… Öyle bir adam oluruz ki herkes de şaşar kalır… diye bağırdım.
Salondaki yolcular sözleşmişler gibi yaygarayı bastılar:
– Adam olmayız…
-Adamlık bize çok uzak…
– Biz adam olmayız…

Sanatçıların Sesinden Aziz Nesin Eserleri
Onur Özaydın – Biz Adam Olmayız
Kaynak:www.nesinyayinevi.com

Bu yaygara karşısında kızgın ihtiyarın yüzü yumuşadı da, bana,
-Bak oğlum, dedi, duyuyorsun ya, hep birden “Adam olmayız!” diye bar bar bağırıyoruz. Demek ki adam olmayacağız, zorla değil ya…
-Oluruz, biz adam oluruz… dedim.
– Biz adam oluruz, demek, biz şimdi adam değiliz demektir, öyle değil mi? dedi.
Hiç sesimi çıkarmadım, ama o gündenberi yıllardır hep düşünür dururum: Biz neden adam olmayız?
Son hapse girişim benim için büyük bir şans oldu, çünkü yıllardır araştırdığım nedeni cezaevinde öğrendim. Cezaevindeki elli kişilik siyasi tutuklular koğuşunda yurdumuzun seçkin aydınlarıyla, tanınmış işadamlarımızla, ünlü kişiler, valiler, genel müdürler, düşük milletvekilleri, ileri gelen politikacılar, yüksek memurlar, mühendisler, doktorlarla birarada yaşadım. Koğuş arkadaşlarımın çoğu Avrupa’da, Amerika’da okumuş, yabancı ülkeleri gezip dolaşmış, bikaç dil bilen kişilerdi. Düşüncelerimiz birbirine karşıttı ama, yine de onlardan çok şeyler öğrendim. Öğrendiklerimin başında da, neden adam olmadığımız geliyor.
Ziyaret günleri hiç de iyi haberler almıyordum; evin kirasını verememişiz, bakkala borçlanmışız, daha bunlar gibi bisürü tatsız haberler… Ne yapacağımı şaşırmıştım, hiçbir umarım yoktu. Hemen bir roman yazayım da, dedim, belki gazetelerden birine satar, biraz para alırım. Çoktanberi yazmayı tasarladığım bir roman konusu vardı kafamda. İşte bu kararla kalemi kâğıdı elime aldım, ranzadaki yatağıma çöktüm. Vakit yitirmek, lafla, boş şeylerle zaman geçirmek istemiyordum. Daha bikaç satır ancak yaza-bilmiştim, koğuş arkadaşlarımdan seçkin bir aydın geldi, yatağımın ucuna oturdu. İlk sözü,
– Biz adam olmayız, adam olmayız… demek oldu. Kendisine bişey sormadım.
– Bakınız, neden adam olmayız, diye kendiliğinden açıklamaya girişti:
– Ben İsviçre’de okudum. Belçika’da altı yıl çalıştım.
İsviçre’deki, Belçika’daki yaşayışını uzun uzun anlattı. İşimden alıkonulduğum için çok canım sıkılıyordu ama ne diyebilirdim!.. Arada sırada önümdeki kâğıtlara bakarak kalemi kâğıt üstünde gezdirerek işim olduğunu, konuşmasını kısa kesmesini istediğimi sezdirmeye çalışıyordum. Ama oralı olmuyor boyuna anlatıyordu:
– Oralarda elinde kitap olmayan insan göremezsiniz. İki dakika boş kalsalar hemen kitaplarını açar, okumaya başlarlar. Otobüste, tirende, heryerde durmadan okurlar. Hele evlerinde görseniz, şaşarsınız, herkes kendine göre eline bir kitap alır, boyuna okur.
Belki anlar da gevezeliği keser diye,
– Aman ne iyi, ne iyi… dedim.
– Tabii, dedi, bir de bize baksanıza; burada bu kadar sözde entelektüel toplanmış, bitek kitap okuyan var mı? Biz adam olmayız beyim, olmayız.
-Doğru… dedim.
Ben, “doğru” deyince yeniden hızlandı, Belçikalıların, İsviçrelilerin durmadan kitap okuduklarını anlattı da anlattı. Yemek zamanı geldiği için ikimiz de kalktık.
-Şimdi anladınız mı biz neden adam olmayız?., dedi. -Evet… dedim…
Yarım günümü İsviçrelilerin, Belçikalıların durmamasıya nasıl kitap okuduklarını dinlemekle geçirmiştim.
Öğle yemeğini çabucak yiyerek, yatağıma geldim, hemen romana başladım. Kâğıtlar dizimde, kalem elimde düşünüyorum, daha bişey yazmaya kalmadan koğuş arkadaşlarımdan birisi geldi, yatağa oturdu.
– Ne yapıyorsunuz?
– Bir roman yazmaya çalışıyorum…
-Burada yazamazsınız ki, şu gürültüye baksanıza… Siz hiç Avrupa’ya gittiniz mi?
– Hayır, Türkiye’den dışarı çıkmadım.
-Aaaa, yazık! Ben sizin Avrupa’ya gitmenizi çok isterdim; görmek, yaşamak başka şey, görüşünüz genişlerdi. Hemen hemen bütün Avrupa’yı dolaştım, gitmediğim yer kalmadı. Ençok Danimarka’da, Hollanda’da, İsveç’te bulundum. Bakınız oralarda nasıldır. Bikez insanların birbirine saygısı vardır, birbirlerini rahatsız edecek gibi yüksek sesle konuşmazlar. Bir de bizim şuradaki halimize baksanıza, nedir bu gürültü patırtı… Öyle ya efendim, belki ben uyuyacağım, belki yazacağım, okuyacağım, belki bir işim var… Siz bu gürültüde patırtıda dünyada roman yazamazsınız, bırakmazlar ki…
– Gürültüde yazarım da, yalnız yanı başımda birisi konuşursa yazamıyorum.
– Canım efendim, gürültü olmasa daha iyi değil mi? Ne hakları var sizi rahatsız etmeye, yavaş da konuşabilirler. İşte Danimarka’da, İsveç’te, Hollanda’da katiyen böyle bişey olmaz. Onun için de adamlar ilerliyorlar. Çünkü onlarda insanın insana saygısı vardır.
Bu saygı üstüne türlü örnekler de göstererek konuştu da konuştu. Terbiyesizlikti ama ne yapayım, o anlatırken başımı kâğıtlara eğip yazmaya başladım; yazmıyordum, yazarmış gibi yapıyordum.
– Hiç boşuna uğraşmayın, yazamazsınız, sinirleriniz bozulur, dedi; Avrupa başka… Avrupalı insan demek, insanın insana saygı duyması demek. Bizde nerdeee… Biz işte bunun için adam olamayız beyim, biz adam olamayız!
Daha çok anlatacaktı ama, iyi ki avukatı gelmiş, çağırdılar da kurtuldum. O gider gitmez çalıştığımı görüp de kimse yanıma gelmesin diye, başımı kâğıtlara büsbütün eğdim. Daha iki satır yazmıştım ki, başka bir koğuş arkadaşı geldi,
– Kolay gelsin, dedi.
– Sağolun, dedim. Yatağıma oturdu:
– Adamlık bize çok uzak… dedi.
Konuşma açılmasın da çabucak gitsin diye sesimi çıkarmadım. -Amerika’da bulundunuz mu? diye sordu.
– Hayır…
-Yazık… Amerika’da bikaç ay bulunsaydınız, neden bizim geri kaldığımızı anlardınız. Efendim, Amerika’da bizde olduğu gibi boşu boşuna konuşmazlar, gevezelik yok; vakit nakit, herifler “taym iz mani” demişler. Amerikalı, bir işi varsa ancak o zaman konuşur, söyleyeceğini en kısa biçimde söyler, sonra herkes kendi işine gücüne… Bizde öyle mi? Mesela surdaki halimize bakın, aylardanberi gevezelikten başka yaptığımız bişey var mı? Hep ipe sapa gelmez laflar. İşte Amerika’da bu yok. Buyüzden de adamlar ilerliyor.
İşim olduğunu anlar da susar, kalkar gider, diye ofladım, pufladım; hiç oralı olmadan anlattı durdu. Akşam yemeği zamanı gelmişti. Giderken,
– Biz adam olmayız, dedi; bizde bu gevezelik varken biz adam olamayız.
– Çok doğru söylüyorsunuz… dedim.
Akşam yemeğini yer yemez romanı yazmak için kâğıda kaleme sarıldım.
– Çalışmayınca olmaz, ne yapsak boş… diye yanı başımda bir ses duydum. Başımı kaldırınca, koğuş arkadaşlarımdan birini gördüm. Yanımdaki yatağa oturmuştu.
– Siz ne dersiniz? dedi. -Tabii çalışmalı… dedim.
– Ben Alman terbiyesi aldım.
Nerdeyse patlayacaktım hani… Durmadan anlatıyordu. -Burada Alman Lisesini bitirdim, yükseköğrenimimi Almanya’da yaptım, uzun yıllar da orada çalıştım. Siz Almanya’da, çalışmayan tek kişi bulamazsınız. Bizde öyle mi? Mesela surdaki halimize bakın. Yok, yok, biz adam olmayız; adamlık bize daha çok uzak…
Anladım ki ne yapsam, romanı yazamayacağım, boşuna sinirlerim bozulacak; şimdi bırakıp, koğuştakiler uyuduktan sonra yazmaya karar verdim. O hâlâ Almanya’yı anlatıyordu: – Almanya’da çalışmamak ayıptır. Nerde olursa olsunlar, Almanlar hiç boş durmazlar; kendilerine bir iş icat eder, mutlaka çalışırlar. Aylardanberi surdayız mesela, içimizde bitek çalışan var mı? Söylesen, hapiste ne çalışalım, derler. Alman aydını böyle demez. Anılarını yazar, kendi işi üstüne bişey kaleme alır, kitap çevirir, kısacası boş durmaz. Ya biz? Hayır, ne desek boş, biz adam olmayız…
Yanımdan gittiği zaman geceyarısı olmuştu. Artık kimse gelip, neden adam olmadığımız üstüne konferans vermez diye umutla romana başlamışken, birisi geldi. Bu da uzun yıllar Fransa’da bulunmuş. Uyuyanlar uyanmasın diye alçak sesle konuşuyordu. Onun anlattığına göre de Fransızlar, zamanında çalışmasını, zamanında da eğlenmesini bilirlermiş, iş ve dinlenme saatlerini birbirlerinden ayırırlarmış. Ben bu geceyarısından sonra çalışmamalıymışım.
– Şimdi uyuyun ki, sabah erkenden kalkınca dinç kafayla çalışasımz, diyordu; bizde işle dinlenme, eğlenme, hep birbirine karıştırılmıştır, dinlenilecek zaman çalışır, çalışılacak zamanlarda da dinlenmeye kalkarız. Onun için de verimli olamayız. Bizim adam olamayışımızın sebebi işte budur. Biz adam olmayız.
O yanımdan gittiği zaman, bende de roman yazacak hal kalmamıştı; gözlerim kapanıyordu. Uyudum.
Sabahleyin onlar uyanmadan kalkıp romanı yazmaya başladım. Saygı duyduğum bir koğuş arkadaşım, heladan dönüşünde yanıma geldi:
– İngiltere başkadır; siz İngiltere’de bulundunuz mu hiç?
– Hayır…
-Vah vah!.. Mesela İngiltere’de bir tirene bindiniz. Saatlerce bir kompartımanda yolculuk ettiğiniz adam sizinle bitek kelime konuşmaz. Bizde olsa, ne soğuk, ne kendini beğenmiş derler. Soğukluğundan, kendini beğenmişliğinden değil, nezaketinden, terbiyesinden… Belki siz onunla konuşmak istemiyorsunuzdur, öyle ya, ne diye sizi rahatsız etsin. Bizde olsa, tanısın, tanımasın; karşısındakinin işi var mı, yok mu, hiç düşünmez, başlar çan çana… Onun için de biz adam olmayız işte… Dizimin üstündeki kâğıtları dürdüm, yatağın altına, kalemi de cebime soktum, roman yazmaktan vazgeçtim. Orada roman yazamadım ama, yazacağım romandan çok daha değerli olan bir gerçeği öğrendim: Neden adam olamadığımızı!.. Şimdi birisi kızıp da,
– Biz adam olmayız! derse ben hemen parmağımı kaldırıp,
-Ben onun nedenini biliyorum! diye bağıriyorum.
Son hapisliğimin kazancı da işte bu oldu.

Aziz Nesin
Biz Adam Olmayız!..
Kaynak: Ah Biz Eşekler

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Yaşamak acı ve korkunun karşılığında verilmiştir bize” Ecinniler – Dostoyevski

♦ Hayatın her dakikasının, her saniyesinin, kendisine verdiği mutluluğun değerini bilmek zorundadır insan… zorunludur, kesinlikle zorunludur buna! Kişioğlu için kendi...

Kapat