Bir Kaya Parçası Gibi – Sait Faik Abasıyanık

Barba Vasili, sandalın kıçındaki koltuğu suya bıraktı. Gözü ipte, küreklere asıldı. On dakika sonra arkamızdaki adayı da göremez olduk. Sis gitgide bastırıyordu. Uzaktan uzağa vapur sesleri, sağımızdan mı gelir, solumuzdan mı? Yakınlarda, pek yakınımızda bir hışırtı da duyar gibi olduk. Hiç bir şey göremedik ama. Bir vapur sanki burnumuzda gibi acı acı öttü.

– Geri mi dönsek Vasili, dedim

– Geri dönemeyiz artık, dedi. Şaşırırız büsbütün. Sen denizdeki ipe göz kulak ol, sağa sola oynamasın. On dakikaya kalmaz karşı adadayız.

İçimi sevinçle bir korku sarmıştı. Yolunu şaşırmış bir vapur bindirebilirdi. Yakınlardan pat pat sesi gelen bir motor bizi alabora edebilirdi. Bağırsak üç metreden bizi bir gören olmazdı. Ses sağdan mı, soldan mı, yandan mı gelir fark etmazlerdi bile.

Halâ bizim adadan bir çocuğun haykırışı duyuluyordu. İnce bir kadın sesi de, sesin içinden bir şeyler alarak, kulağımızın dibinde anlaşılmaz şeyler mırıldanıyordu.

– Vasili, dedim, bir şey göremez oldum.

– Fena bastırdı, dedi.

– Ne yapacağız?

Küçük mavi gözleri üç günlük parlak beyaz sakalı arasında ışıldadı. Kırmızı yanaklarında bir gülümseme, bir şaşırma, bir alay elması parladı.

– Ne yapacağız?.. Gidiyoruz ya işte!

– Ama bir şey görmüyoruz ki.

– İpi görüyor musun sen, ona bak. Ben onu da görmüyorum.

– Görüyorum.

– Dikkat et sağa sola oynamasın. Onu da göremezsen işte o zaman halimiz duman!

– O zaman ne oluruz?

– Ne oluruz? diye kendi kendine sorar gibi oldu. Sonra, hiç! diye cevap verdi. Ne kadar yer ki karşı ada. Elbet buluruz. Bulamasak da ses duyarız.

– Duymazsak?

– Duymazsak, sis açılsın diye bekleriz canım. Kulak verdim. Hayır ses seda gelmiyordu. Biraz daha vakit geçti.

– Varmamız lazımdı şimdiye kadar Vasili, dedim. Cevap vermeden üç beş kürek daha çekip arkasına dönüp baktı.

– Na be, dedi, Kınalıada.

Bir dakika kadar hiç bir şey göremedim. Sonra harikulâde bir manzara başladı. Serap kelimesinin Türkçesini bilsem, serap diyebilirdim. Evvela kırmızıların, sora sarıların, sonra koyu esmerlerin, sonra daha açık esmerlerin göğün içinde parça parça, renk renk, silik silik… Sanki yeni yaratılıyormuş gibi bir toprak, bir kara oyunu başlamıştı. Her şey, daha doğrusu her renk soluk, silik, kabından taşmış, yayılmış bir halde büyüye büyüye, şeklini bulup bulup kaybederek, bir şey olmaya çalışıyordu. Önümüzde uçuk, manasız , hattâ garip renklerle boyanmış bir duvar vardı. Bu duvarın boyunca sürü sürü ressamlar mücerretten müşahhasa, kaostan şekle doğru giden, bir oyundur oynuyorlardı.

– Aman Vasili, dedim, bu ne hoş şey böyle? Ne acayip bir oyun bu? O da baktı arkasına. Güldü.

– Güzel, dedi, Kaloyni.

Tabiat bir Van Gogh edasıyla önümüze çizilivermişti. Şimdi Kınalı’nın bu yamacı hacimsiz bir şekilde, düz bir satıh gibi kayaları, renk renk topları, yeşili, beyazı, kiremit, gri rengiyle sisin içine büyük bir pano, devasa bir Van Gogh gibi asılmıştı.

Birden değişiyor, bozuluyor, oyun devam edip gidiyordu. Bir sis parçası yerinden süratle kalkıp bir rengi yavaş yavaş güçlükle bozuyor, siliyor, kalktığı yeri açıyordu. Açıyordu ama şekiller halâ hacmini alamamıştı. Vapurlar halâ acı acı sesleniyorlardı. Bir motor tam burnumuzda peydahlandı.

– Rastgele! diye bir ses bağırdı sisin içinden.

– Eyvallah! dedik.

– Burgaz uzak mı? dedi ses.

– Tam burnunuzda, dedi Vasili.

Motor bir rüyanın içine eriyormuş gibi karıştı. Ta yanımızdan bir harp gemisi, hışımla geçti. Onu sis saniyesinde emdi.

– Onun radarı vardır Vasili, dedim.

– Sen onun radarını bırak. Oltaya karidesi tak! Elimi çapçağa daldırdım. Karidesi bıyığından yakaladım. Parlak, şeffaf, esmer vücudunu iğneye geçirdim.

– Molivaryanı parlattın mı? dedi Vasili. Al cıvayı da parlat…

– Tamam Vasili, dedim.

– At, dedi. Daha atar atmaz iri bir iskorpit parmağımı çekercesine yemi kaptı. Oltaya asıldım.

– Hah şöyle! dedi Vasili, asıl! Neme lâzım bize sis, resim, ekmek paramıza bakalım. Balığı sandala alınca:

– Sen ver bakim bana onu! dedi, ben çıkarayım onu, iğneden geçtim, bir yerini vurur.

O gün Barba Vasili ile o dev gibi, durmadan değişen Van Gogh tablosu önünde, bir sürü sperka, hanos, iskorpit yakaladık. Sis açıldı, kapandı. Renkler ve şekiller büyüdü, küçüldü. Sesler acı acı, tatlı tatlı, garip garip ötüştü, bağrıştı. Sonra güneş ve imbat, sisleri önüne katarak sürüp götürdüler. O zaman, kendimi hikâye ve masaldan sıyrılmış bir halde, küçük bir sandal içinde Kınalı’nın tenha bir kayasının beş on metre ötesinde ekmek parası için dünyanın, İstanbul’un bir kayasının, denizinin bir sandal parçasında, saydıklarım gibi mesut buldum.

Kaynak: Son Kuşlar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Mihail Bakunin: Yıkma güdüsü aynı zamanda yaratıcı bir güdüdür

Kapat