Sait Faik Abasıyanık: “Ölümden daha korkunç şey olur mu? diyeceksiniz. Olur…”

Ölümden daha korkunç şey olur mu? diyeceksiniz. Olur: Felaketlerin en büyüğü akıldır. Onu yarım yamalak bile olsa, bulduktan sonra kaybetmek ölümlerin içinde en dehşetlisidir.

Ölümden daha büyük şeyler var» dır yaşamda elbet. Bir insanın satılık olması bunlardan biridir sözgelişi. Özgürlüğü yitirmek de ölümden daha büyük bir şeyi yitirmektir.

Sait Faik Abasıyanık’ta Sanatçı Duyarlığı -Mahmut Alptekin

Öykülerinde ‘ölüm’ e değinişi yalnızca ölüm korkusuyla değildir. Kim duymamıştır bu korkuyu? Yaşamı sevmektir aslında ölüme değinirken bile dile getirdiği. Yaşama sevincidir ölüme değinirken düşündüğü. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ünlü Şiirinde belirttiği gibi «Çılgınca seviyorum sıcaklığımı». Çılgınca sevilen sıcaklık, yaşamdan, yaşama sevincinden başka nedir ki?

Sait Faik, ölümden söz açmışsa, çok sevdiği ‘insanların’ ölümünü anlatmak için değildir bu. Onların yaşama verdikleri değeri, bağlılığı söylemek istiyordur. Bir martının ölümüne ağıt yazmıştır. İnsan kimliği vermiştir o martıya.

Kendisinin ölüm korkusu duyması doğaldır. Cahit Sıtkı’nın, «Yaş otuz beş, yolun yarısı eder / Dante gibi ortasındayız ömrün» demesi boşuna mı? Otuz beş yaz nedir ki? Ama ‘ölüm’ kendini duyuruyor bu yaşta bile. Sait Faik de duymuştur elbet. Zaten sağlığı düzenli değildi. Tedirginliğinin bir nedeni de budur. Bir Paris gezisini çok istediği halde, gidip dönmesi bir olmuştur. Oralarda da duramamıştır. Son yıllarındaki bunalımda, ölüme yaklaşma korkusunun da etkisi vardır kanısındayız.

«Dülger balığının Ölümü» öyküsünde, Sait Faik’in az az ölümünü de izleriz. O, yalnızca dülger balığını anlatmamıştır bu öyküde. Kuşkusuz kendi yerine dülger balığını koymuştur. Ya da «ikisi» özdeş durumdadır:

«Dülger balığının ölüm hali uzun sürüyor. Sanki balık, şu hava dediğimiz gaz suya alışmaya çalışmaktadır. Onu suyumuza alıştırdığımız gün bayramlar edeceğiz. Elimize tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden, onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri haline getireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini.» (1)

Kendini anlatmıştır bu satırlarda. İnsanı, yaşamaktan bıktıran; çevreyi, insan için yaşanılmaz kılan nedenlere de değinmiştir. Toplumsal bir eleştiridir bu aynı zamanda.

Bir başka öyküsünde şöyle değinir «ölüm» e. Yaşlı bir hamalla konuşmaktadır:

«— Her şey şarta bağlı şunun şurasında.

— Şartsız şurtsuz yaşayanlar da var.

— Var, var ama…

— Ölüm de var arkadaş, ölüm… Şu köşkün sahibi de ölecek, şu horoz da…

Alemdağ’da Var Bir Yılan.

Göğsüne vurdu :

— Şu ben de..

Yüzüme baktı

— Şu sen de.» (2}

Ölümü gerçekten yüreğinde duymuş, bu korkuyu yaşamış bir gerçeklik vardır bu satırlarda. Yalnızca duygusal bir anlatış değil bu.

Bir öyküsünde ölümden söz açarken «us» a da değinmeden edemiyor :

“Demek bir adam, şu adamcağızı öldürmek isterse şu paketi denize atmakla bu işi yapabilirdi. Hem bu ölümden de korkunç bir şey olurdu. Ölümden daha korkunç şey olur mu? diyeceksiniz. Olur: Felaketlerin en büyüğü akıldır. Onu yarım yamalak bile olsa, bulduktan sonra kaybetmek ölümlerin içinde en dehşetlisidir. Ama paketi kaybetmek korkusu içinde tekrar bulmakta tadına doyulmaz bir zevk var. “(3)

“Ölümden daha büyük şeyler var» dır yaşamda elbet. Bir insanın satılık olması bunlardan biridir sözgelişi. Özgürlüğü yitirmek de ölümden daha büyük bir şeyi yitirmektir.”

Sait Faik, yukarıdaki satırlarda «us» u almış ele. Usun yitirilişini; «usu bulmuşken» yitirmenin felaketlerin en büyüğü olduğunu belirtmiş. Söz «us» tan açılmışken, O’nun ilginç bir gözlemine değinmeden edemeyeceğiz:

Modern bir gemi yapma tasarısı, çalışmaları olan bir adamla tanışmıştır. İlgisini çekmiştir. Elli yaşlarında bir adamdır bu. Yapacağı geminin ağırlığını sıfıra indirgemek gibi bir tasarısı da vardır adamın. Sait Faik çocuktur o zamanlar. Arkadaşlarıyla birlikte hayranlıkla izlerler adamın çalışmalarını. «İnce tahtalardan, alüminyumdan yapılmış

gemi hızlı gider.» Onlar, bir büyük bilginle bir arada olmaktan memnundurlar. ‘Bilgin’ de memnundur kendisine hayranlık duymalarından. Bir bankada memurdur adam. Çocuklar, adamın yaptığı deneyleri haber alır almaz koşarlar hemen yanına. Hiç kaçırmazlar izlemeyi. Adamla tartışırlar. Bu işi başaracağına inançlıdır adam.

Şöyle bitirir bu ilginç öyküsün Sait Faik:

«Ben o zamanlar kafamın içinde onunla münakaşa ederdim ama şimdiki gibi ukala değildim. Çocuktum, yirmi yaşıma rağmen. Aradan yirmi sene geçti. Kendini bir tatlı rüyaya kaptırmış adamı ne diye uyandırmalı?

– Geçenlerde Karaköy’de rast geldim ona. Beni nasıl da tanıdı. Yüzü nasıl da değişti. Uçuk sarı benzi hafifçe kızardı. Nazikane şapkasını çıkardı.

«Nasıl, dedim, nasıl gidiyor sizin transatlantik?

– Öyle tuhaf güldü ki; bütün derdini anladım. Ukalanın biri, hülyalarını ince sopalar kırar gibi çat çat kırmış, ona Arşimet kanununu iyice anlatmıştı. Hiç cevap vermedi. Çabucak uzaklaştı. Dünya yüzünde bir de cazibe kanunu bulunduğunu anlamıştı. Rüyasından uyandırılmıştı ama gülüşünden anlıyordum ki cazibe kanunundan gemisini kurtarmak için direklerine kocaman mıknatıslar takmağı düşünüyor.» (4)

Bu adama, Arşimet kanununu anlatmak bir insanlık görevidir belki. Giderek bilimsel bir davranıştır. Sağduyu da böyle emreder kuşkusuz. Bir de şu yönü var işin: Alalatacağız da n’olacak sanki? Kim, ne kazanacak bundan? Bu adamın düşünü paramparça etmeye hakkımız var mı? Aslına bakarsak hepimiz düşler içindeyiz. Umudun simgesidir düşler. Giderek bir yerde özdeş olmuşlardır. Bunlardır bizi yaşatan ve yaşat acak olan. Ama birileri çıkar, tuzla buz ederler bu düşlerimizi. Her gün asarlar ortasından düşlerimizi.

Bir ‘kendini bilmez çıkmış, Arşimet kanununu anlatmıştır ona. Yıkılmıştır adam. Ama umudunu yitirmemiştir daha. Ya birileri çıkar da yine başka şeyleri de anlatırsa? Sait Faik, çekim kanununu anlatmaz ona. Anlatmayacaktır da. Düşünü bozmak istemez. Sanatçı duyarlığı engeller bunu. Peki, adam her zaman Sait Faik’le karşılaşacak değil ya? O zaman ne olacak? Bu sorunun yanıtı yok işte. Hem var, hem yok. Adamın düşleri paramparça olur yine.


(1) Dülger Balığının Ölümü
(2) Sarmaşıklı Ev — Alemdağ’da Var Bir Yılar…
(3) Bulamayan, S: 10 — SON KUŞLAR.
(4) Bulamayan, S: 14 15 — SON KUŞLAR.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Turgut Uyar: Bütün pencerelerde bekleyen benim…

Kapat