Bir idam mahkumunun son günü – Victor Hugo

Gün ışığı hücreme girmediğine göre, geceleyin ne yapılabilir? Aklıma bir düşünce geldi. Ayağa kalktım, lambamı hücrenin dört duvarında gezdirdim. Yazılarla, resimlerle, garip biçimlerle, birbirine karışan, yarı silik, yarı okunaklı adlarla doluydu bu duvarlar.

En azından her mahkûm bir iz bırakmak istemiş olmalıydı buralara. Kurşunkalemle, tebeşirle, kömürle yazılmış siyah, beyaz, gri harfler; taşlara kazınmış derin kertikler; oraya buraya saçılmış, insanın kanla yazılmış olduğunu sanacağı paslı işaretler, simgeler… Kuşkusuz kafam daha özgür olsaydı, gözümün önündeki bu hücrenin her taşının üstünde sayfa sayfa açılan bu garip kitapla ilgilenebilirdim. Duvarın üstüne saçılmış bu düşünce kalıntılarından bir bütün oluşturmayı; her adın altındaki insanı bulabilmeyi; kendilerini yazanların başsız bedenlerine benzeyen bu dağınık yazılara, bu parçalanmış cümlelere, bu eksik sözcüklere anlam ve yaşam vermeyi o kadar çok isterdim ki…

***

Biraz önce vasiyetnamemi hazırladım.
Aslında ne işe yarayacak ki? Ben pek masraflı bir mahkûm sayılırım ve sanıyorum ki sahip olduklarım bu masrafların karşılanmasına ancak yetecektir. Giyotin de epey pahalı sayılır.
Ardımda bir ana bırakıyorum, bir eş bırakıyorum, bir çocuk bırakıyorum.
Tatlı, pembe, şirin, iri siyah gözlü ve uzun kestane rengi saçlı üç yaşında küçük bir kız. Onu son kez gördüğümde, iki yaşından bir ay almıştı.
Ve ben öldükten sonra, oğulsuz, kocasız ve babasız kalacak üç kadın; üç değişik türden yetim, yasaların yarattığı üç dul olacaktı.
Evet, kabul ediyorum, bu cezayı hak ettim; ama, ya bu masum insanlar ne yaptı? Ne fark eder ki? Onların onurlarını lekeliyorlar, onları mahvediyorlar. Adalet bu işte!
Aslında beni kaygılandıran yaşlı, zavallı anam değil: Şimdi altmış dört yaşında; bu darbe öldürecek onu. Ya da eğer birkaç gün daha yaşayabilirse, yeter ki mangalında birazcık sıcak kül olsun, bir şey demeyecektir.
Karım da hiç kaygılandırmıyor beni; zaten sağlığı kötü ve böncedir. O da elbet bir gün ölür.
Tabii delirmezse. Delilik insanı yaşatır derler; en azından akıl acı çekmez; uyur, ölü gibi yaşar.
Fakat kızım, çocuğum, gülen, oynayan, şu anda şarkı söyleyen ve hiçbir şey düşünmeyen benim zavallı küçük Marie’m; bana asıl acı veren o!

Victor Hugo
Bir idam mahkumunun son günü

Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, dünya edebiyatının ölümsüzlerinden Victor Hugo’nun (1802-1885) yirmi altı yaşında yazdığı bir gençlik yapıtıdır. Victor Hugo’nun içerik olarak bu romandaki amacı çok yalın, çok açık: İdam cezasının hem trajik, hem de saçma yanını göstermek. Onun büyüklüğünde, onun dehasında bir yazar için böyle bir savı insani ve etik boyutlarıyla sergileyerek kanıtlamak hiç de güç değil. Ama bu romanın büyük önemi başka özelliklerinden kaynaklanıyor. Bu yapıt, birinci tekil kişi ben ile yazılan romanın ilk örneği. Daha önce böyle bir yöntem bilinmiyor. Demek ki bu özelliğiyle bir yol açıcı, bir öncü bu roman. Roman kahramanının da dediği gibi, bir tür zihinsel otopsi olan bu romanda, modern edebiyatın ilk iç monoloğu ile karşılaşıyoruz. Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, bir yazınsal yenilik olan Samuel Beckett ve Georges Bataille’ı haber veriyor. Bu da romanın bir başka önemli özelliği. Bataille ve Beckett’i tanıdıktan sonra bu romanı daha iyi kavrıyoruz. İdam Mahkûmunun kendisine ironik bir gözle bir başkası olarak bakışı ise, Victor Hugo’nun Arthur Rimbaud’dan kırk yıl önce ‘Ben Bir Başkasıdır’ düşüncesini yaşamış olduğunu gösteriyor.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Tezer Özlü: Ve sonra kendimi onunla birlikte gömeceğim

Dönüş Elimin nereye değin uzanabileceğini bilemiyorum. Karşıdaki sayısız pencerelere, önündeki kurumuş ağaca. Belki de gerilmiş ipe değin. Kalabalık. Çığlıklar. Tüm...

Kapat