“Galiptir bu yolda mağluplar”, Sonbaharın izinde… 3 – Zahit ATAM

[<<Öncesi ] Yukarıda sözünü ettiğim iki film vardı; bunlardan birisi Açlık*, diğeri ise yargı-suçlu-yargının amacı ve affetme-acı çekme üzerine bir film; Öldürme Üzerine Kısa Bir Film. Şimdi bu filmleri Sonbahar’la izlemek ve bu filmlerle birlikte iktidar ve insan üzerine düşünmek anlamlı olabilir düşüncesindeyim. Açlık filmi ilginç, çünkü Sonbahar ile sanki tamamlanıyor. Bir tür Sonbahar filmi birkaç küçük değişiklik yapılarak Açlık filminin bittiği yerde başlıyor sanki. Açlık filminin konusunu biraz anlatmaya çalışırsak bu düşünce daha kolay anlaşılabilir; IRA örgütünün,

ya da İrlandalıların yüzyıla yakın İngiltere’den kurtulmak için yani sömürge olmamak için verdikleri mücadelenin kısa bir kesiti üzerinde yoğunlaşıyor. 1980’de başlayan bu mücadelede IRA’nın militanlarından bir bölümünün kaldığı hapishanede geçiyor film. Kelimenin açık ifadesiyle insanın kalbinin-ahlakının-midesinin zor kaldırdığı bir film Açlık. İnsan seyrederken tuhaf oluyor.

Temiz yüzlü, disiplinli görünen bir İngiliz’in görüntüsüyle başlıyor, sakin sakin hazırlanıyor, sonra lavaboya elini daldırıyor, parmaklarının büküm yeri yara bere içinde. Karısıyla yüz yüze geliyor, sonra tek kelime etmeden çıkıyor, güzel evinin bahçesindeki arabasına yöneliyor, itinayla yere yatıp arabanın altına bakıyor, karısı pencereden bakarken arabayı sürüyor. Bir binaya giriyor, koruma altında, burası bir hapishane; sonra da bir mahkûm getiriliyor, soyuluyor; mahkûm tek tip elbiseyi giymek istemiyor, kendi elbiselerini giymek istediğini söylüyor; yönetici defterine “non-conformed prisoner” yazıyor sakince, yani uyumsuz mahkûm. Sonrasında sakin insanların birden güç kullanmaya başladığını görüyoruz, gösterilmeyen bölümün ardından mahkûm iki kişilik hücresine getirildiğinde temiz bir dayak yediğini, yürüyemediğini, hücresine atıldığını… görüyoruz. İçerideki mahkûm, yani hücre arkadaşının saçı sakalı birbirine karışmış, duvarlar bok sarısı renginde helezonik halkalar halinde. Bundan sonraki aşamalarda “tek talepleri aslında siyasi mahkûm olarak kabul edilmek istenen bu IRA militanları”nın mücadelesine tanık oluyoruz.

i. Hücrelerinin nasıl temizlendiğine,
ii. nasıl papazdan vaaz dinlediklerine,
iii. nasıl görüşmecileriyle konuştuklarına,
iv. bu sıkı kontrol koşulları altında dışarıdan nasıl çeşitli ihtiyaçlarının içeri sokulduğuna,
v. nasıl dayak yediklerine,
vi. birbirleriyle ilişkilerine,
vii. İncil’le olan ilişkilerinin –ki içeriye sokulan tek kitaplar bunlardır- nasıl onlardan sigara yapmakla sınırlı olduklarına,
viii. bu arada İngiliz hapishane görevlilerinin durumlarına, onların psikolojik eğilimlerine, nasıl adam dövmek için hazırlandıklarına, nasıl psikolojik olarak kendilerini bu koşullara uyarladıklarına, nefretlerinin ölçüsüne,
ix. elbette “demir Leydi” olarak anılan ve insanlık için …vesilesi olan Thatcher’ın bu mahkumların taleplerini nasıl değerlendirdiklerine,
x. ezen ulusun nasıl gayri insani taleplerini “uygarlık” kimliği altında sunma çabalarına,
xi. bütün bu hapishane yönetimi altında saldırgan ve yıpranmış psikolojisiyle bir idarecinin, özel hayatında annesini ziyareti ve bu sakin ve nezih ortamda tek kurşunla inandığı “öteki dünyaya” gönderilişine…

Hunger / Açlık Fragman

Bütün bu süreçler sanki her şeyi doğrudan hiçbir şey söylemeden açıklamaya çalışan ve geçmişteki tarihe, geçmiş IRA militanlarının tüyler ürpertici mücadelesinin ana hatlarını bütünüyle ve yalın bir şekilde vermeye çalışırken aynı zamanda son derece çıplak bir şekilde çatışmanın nedenlerini ve yaşanma biçimlerini vermeye çalışan bir yönetmenin bizi bir şeye hazırladığı anlamına geliyor. Ve o sahne geliyor, IRA yönetiminde ve hapishane içinde yıllanmış bir militan “ölüm oruçlarına başlamadan önce bütün bir film boyunca ilk kez” kendisi adına konuşuyor. Kendilerini siyasi bir mahkûm olarak görmeyen iktidar, belirli anlamlarda aslında onları insan olarak da kabul etmiyor ve bu insanlar kendileriyle hiçbir fiziki şiddet uygulamadan konuşan ve kendileriyle en azından iktidarın emir-eri ve mantığının savunuculuğunu doğrudan üstlenmeyen tek kişi olan papazla konuşuyor. Teke tek; temiz bir oda, bir masa ve masada olan tek fazlalık sigaralar, iki tarafta sigara içiyor. Süresi kaç dakika bilmiyorum; ama kelimenin gerçek anlamıyla “kaybedecek hiçbir şeyin korkusu olmadan, tamamen ahlak-dünya görüşü-insanlık adına insanlığı ve durumu değerlendiriyorlar. İki tarafta orada olanları biliyor, iki tarafta iktidarın bu insanları nasıl gördüğünü biliyor, iki tarafta bu insanların ne için mücadele ettiğini biliyor; asıl ilginç olan artık bu insanlık mahkemesine iktidarın katılmaması, ama insanlıktan bahseden yorumları yapanın ve dış dünyaya sesini ulaştıran kesimin onlar olması. Kelimenin tam anlamıyla yalın bir iktidar tablosu bu. Artık bu anda hiçbir şeyin pazarlığı olmaz, kelimenin tam anlamıyla insanlar yaşamlarını, nasıl düşündüklerini vicdanlarından başka hiç kimseye hesap vermeden masaya koyuyorlar. Ve orada, yani o masada bir ahlakın karşısında papazın sözünün bittiği yer geliyor, uzun bir konuşma bu, insan hakikaten yaşamını tartıyor, özgürlük ve onur adına yaşamından vazgeçebileceğini, onurunu ve kendi savunduğu bütün değerleri reddetmesinden başka hiçbir seçenek bırakmayan İngilizlerin onursuz iktidarı karşısında diz çökmeme iradesini gösteriyorlar. Bundan sonrasında gerekli olan yalnızca Nazım’ın dizelerinin gelmesi gerekiyor, ancak yönetmen Nazım’ı bilmiyor. Film hiçbir duygu sömürüsüne girmeden, gerçekliğin karşısına kendisinin de çıplak çıktığına bizi gerçekten inandırarak, bir yandan IRA’nın militanlarının direnişini anlatırken, aslında gerçek anlamda iktidar-ve-özgürlük mücadelesinin etiği ve direnişin destanı hakkında bir film yapmış oluyor. Bu arada İngiltere’de ahmaklar için hala bir demir leydi başbakanlık yapıyor, bazıları için hala soylu bir milletin torunları düşüncesi var, bazıları için hala “güneşin batmadığı ülke” sayıklamaları var;
Bu sırada Türkiye’de 12 Eylül yılları, Türkiye’de hapishanelerde benzeri işkenceler var: iki ülkenin yolları Prens Charles’ın düğünü nedeniyle kesişiyor: Türkiye’de medya televizyondan Prensin kilisedeki evlenme törenini veriyor, Türkiye törene başbakanlık düzeyinde katılıyor, televizyonlarda ve yazılı basında düğünü yüzyılın düğünü olarak nitelendiriyorlar. Hatta Diana’nın gelinliğinin kuyruğu hakkında bilgiler veriliyor, kaç metre olduğu ayrıntılarıyla anlatılıyor; canlı yayında. Yüzyılın düğünü soyuyla övünecek kadar soysuz İngiliz kraliyet ailesi için bir kâbusa dönüyor. Kraliyet ailesinde serbest aşk dönemi başlıyor; bu âşıklarıyla yaşama isteği, soylu kraliyet ailesinin soyuyla ve inandığı soysuz kurallarla uyum göstermiyor; iş İngilizlerin derinlerine kayıyor, derinlerden bir kaza çıkıyor, böylelikle bir gün tahta çıkma hayalleri kuran annesinin küçük-sevimli Charles’ı hem namusunu kurtarıyor, hem de taç hayallerini. Ama komik olan bunların fotoğraflarını çeken basın mensuplarına kaza anında niçin yardım etmedin diye davalar açılıyor. Soylu İngiliz milleti bunun kaza mı yoksa cinayet mi olduğuna dair soruşturma komisyonu kuruyor, olanı ise yine dünyaya İktidar açıklıyor. Hakikaten bunların soyluluğunun sınırları bu işte; bütün dünya soylu İngiliz yönetimine ve Kraliyet ailesine IRA’nın direnişi dolayısıyla değil, Diana’nın ölümü nedeniyle soruşturma komisyonu kuruyor. Ama sanatsal gerçek şudur; Diana ve Charles hikâyesi ve kraliyet ilişkileri bir TV dizisi olabiliyor, insanların bira eşliğinde seyrettiği, aralarında geyikler yaptıkları bir TV dizisi. IRA’nın direnişi gerçek bir sanat eserine dönüşüyor, insan seyrederken duygulanması için hiçbir aşırılığa başvurmayan bir yönetmenin eseri Kars’ta beyazperdeye yansırken, seyreden insanlar her şeyin ve bütün konformist ödünlerin dışında, hayatla-ideolojiyle-insanlık idealleriyle-ahlakıyla baş başa sıcak salonda tüyleri ürpererek filmi seyrediyor. İnsanlık onuru bir kez daha işkenceyi yeniyor ve sanat hayatın ve insanlığın yanında yerini alıyor. Evet asıl sorun bu; insan olarak her şeyin, bütün beklentilerin, bütün kirli pazarlıkların, bütün statüko arkasına saklanıp söylenmiş yalanların, bütün kirli uzlaşmaların ötesinde insan olarak kendi edimlerimizi, ahlakımızı ve aklımızı masaya koyup hesap verecek gücü kimler buluyor? İktidar bir kez daha insanlık adına mahkûm olurken, Sartre’ın ünlü soyutlaması zihinlerimizi kaplıyor; “Galiptir bu yolda mağluplar”. Film sessizce biterken, insanlar vicdanlarıyla baş başa kalmanın derin sessizliği içinde salondan ayrılıyor.

<< Sonbahar’ın izinde -2 (öncesi)
Sonbaharın’ın izinde – 4 (sonraki) >>

Zahit ATAM
Sinema Tarihçisi
Yeni İnsan Yeni SİNEMA dergisi
Yayın Kurulu üyesi ve yazarı

*Hunger / Açlık 1981’de Bobby Sands’in önderlik ettiği IRA Açlık Grevi sırasında Maze Hapishanesi’nde yaşananları anlatan film, detaylara epik bir gözle eğilerek akıl ve bedenin sınırları zorlandığında neler olduğuna ışık tutuyor. Henüz ilk filmini çeken Steve McQueen’e başta Cannes’da Altın Kamera olmak üzere uluslararası birçok festivalde ödül kazandıran İngiltere yapımı film, H blokları olarak ünlenen bu hapishanedeki direnişçilerin yaşamlarını tüm detaylarıyla gösteriyor.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Ahlaksız güç kıyıcıdır, güçsüz erdem etkisizdir” Sonbaharın İzinde… 4 – Zahit ATAM

[ <<öncesi ] Bir başka filmden söz ettik; Öldürme Üzerine Küçük Bir Film.* Polonya’dan bir film, seksenli yılların sonlarında yapılıyor....

Kapat