Varoluşa Dair Bir Sorgulama: Yılmaz Güney’in Yol Filmi – Zahit Atam

Yol filmiAdana’da doğmuştu, topraksız bir ailenin oğluydu, marabaydı babası ve sonuçta hikâye Cannes’da Altın Palmiye ile tamamlandı. Tek göz odalı evden, yağmura bile çok dayanmayan domdan Fransa’da acılı zafer türküleri söyleyen birisine. Gerçek budur, Yılmaz Güney Fransa’da zafer ve başarı türküleri söyleyen birisi değildi, toprağından koparılmış ve yetim kalmış ve milletine düşkün bir sürgündü…
CHP iktidarı ile yarı açık İmralı Cezaevine gönderilmişti, ciddi hastaydı ama tedavisine izin verilmiyordu, ne zaman hastaneye yatsa, ortalık ayağa kalkıyor, sonra huzur ve güven gerekçesiyle hapse gönderiliyordu. Hangi cezaevine gitse, orada siyasi iktidarla, yöneticilerle arasında gerilim çıkıyordu, hapisteki her şeyin müsebbibiydi onlara göre. Bu nedenle İstanbul’da hapis yatması ve tedavi olması önerilerini reddetti, zorunlu olarak İmralı’yı seçti.

Filmi aşağıdan seyredebilirsiniz.

Yol: Varoluşa Dair Bir Sorgulama – 1

I. Sürü çok şaşırtıcı ve başarılı bulunmuştu, adı yeniden Avrupa’da bilinir oluyordu böylelikle. Ardından Düşman geldi, ne yazık ki o filmi tam kontrol edemedi, yönetmeni yorulmuştu, istediği gibi olmadı, çünkü temposu düşündüğünden zayıftı, bu nedenle aslında bütün senaryoyu filme sığdıramamıştı, bazı şeylerin yeniden çekilmesi de gerekiyordu, kurgunun da değiştirilmesi. Bir gün Zeki Ökten’le hapishanede filmi sessiz seyrettikten sonra oturup konuştu, eleştirilerini söyledi, bunların bir kısmını yapmaya çalıştı, seslendirmeden sonra yeniden gördü filmi, radikal kararlardan söz etti, ama Zeki “benim için bu film bitmiştir, mecalim yok” diyordu. Düşman’ın senaryosu ne yazık ki henüz yayınlanmadı, Zeki Ökten’in eşi Güler Ökten’den istedim senaryoları, Zeki Ökten vefat etmişti, birisine verdiğini ve kime verdiğini de hatırlamadığını söyledi. Metni okuyamadım, eğer bulursam okumak istiyorum, zannımca çok önemli bir metin olmalı. Filmin iki farklı kurgusu vardır, biri Türkiye’de yapılmıştır, diğeri de İsviçre’de Yol’un da kurgusunu yapan Elizabeth tarafından, ikinci kurgu filme dair Yılmaz Güney’in eleştirilerini ve fikirlerini içeren uzun bir mektuba dayanılarak ve yönetmenin yokluğunda yapılmıştır, o sırada Güney Türkiye’de hapisteydi. Filmi ise daha baştan Alman Kanalı için satmışlardı, ilk versiyonu Alman kanalı hem dramatik olarak hem de teknik olarak reddetti, sesi de teknik olarak sorunluydu. Bütün teknik yapı, colour correction’a kadar İsviçre’de Cactus film tarafından yenilendi ve sonrasında Alman kanalında gösterildi. Bu film çok önemli bir metin olmasına rağmen Sürü kadar etkili olamadı, ekip çalışması aksamıştı ve nihayetinde Türkiye’de Akademi’de Sinema TV Enstitüsünde gösterildikten sonra, Yılmaz Güney’in de katıldığı bir panel düzenlendi. Film seçkin bir topluluğa gösterilmiş, yazar eleştirmen ve sinemacılar filmi seyredip yorumlamak için bir araya gelmişlerdi. Anlatılanlara göre, filmden sonra yapılan eleştiriler, büyük oranda Yılmaz Güney’in Zeki Ökten’e söylediklerine benziyordu, bunun üzerine Yılmaz Güney, izin verirseniz bunu Zeki Ökten yanıtlasın dedi, ama Ökten kürsüye çıkmayı reddetti. Bu olayın ardından uzun yıllar Ökten bu tip panellere katılmayı reddetti ve halkın içinde hemen hiç tartışmalara doğrudan katılmadı.
[Bu filmi yorumlayabilmem için, hem iki farklı kurguyu yeniden görmem, hem de metni okumam gerekiyor.]
Düşman’ın gösterim macerasından sonra, yeniden film yapmaya kalkmadan önce Türkiye’de bir Midnight Express tartışması başladı. O yıllarda Elia Kazan birkaç kez Türkiye’ye gelmişti, Alain Parker’ın filmini bir gurur meselesi yapmıştık, batılılara Türkiye’deki hapishaneleri gerçekten anlatan bir film yapıp, bunun da uluslararası bir başarı göstermesi ve filmin ülkemizin yüzünü ak çıkarması talebi dile getiriliyordu. Bu neredeyse resmi bir talepti. Güney de yıllardır hapisteydi, Kazan onu ziyaret etmek istedi, yetkililer izin vermediler, onun üzerine Kazan onu görmezsem hemen geri dönerim deyince ancak izin verdiler.
Yılmaz Güney’i hapishane ziyareti tuhaf oldu, kapıyı Yılmaz açtı, ekibi tek başına karşıladı, hapishaneyi koğuşları gezdirdi, sonra da müdürün odasına gittiler, cebinde silahı vardı, çıkardı masanın üstüne koydu, bir ara müdürün silahını istedi, baktı etti ve sonra ona da silahını geri verdi, Elia Kazan’la muhabbet ettiler. Sonuç olarak, hapishane dışına uğurlamayı da Yılmaz yaptı, kapıyı açtılar, Canan Gerede ve Kazan dışarı çıktı, yanlarında Yılmaz da vardı, arabalarına kadar gittiler, veda konuşması yaptılar ve ayrıldılar, Yılmaz da tek başına yürüyerek sakince hapse geri döndü. Kazan gördüklerinden şaşırmıştı, aşırı siyasallaşmış Türkiye’den insan, militan ve kolluk kuvvetlerinin hali pürmelali insanı şaşırtmayacak gibi değildi, akıl ve mantığın az, duygunun patladığı yıllar, insanlar kendilerine eziyet etmek için dünden hazırlar, her şey gergin ve ilişkiler barut fıçısı gibi. Türkiye’nin o yıllarında en ucuz malzeme olarak insan canı görülüyor gibiydi, bu çok ilginç bir durum, ama gerçekten Türkiye hiç çekinmeden eğitimlisinden kalifiyesine kadar insan harcıyordu ve sistem tümüyle tıkanmıştı.
İşte hapislik meselesinin de pek çok saçma tarafları da vardı, Yılmaz Güney’i dünya sinemacı olarak biliyor ve tanıyordu, oysa Yılmaz’ın asıl işi hapislik gibiydi, mükemmel mahkûmu oynuyordu, hem de yıllardır, hapishanede ki hâkimiyeti ise mükemmeldi, adalet getiriyor, ihsan dağıtıyordu. Komiktir ama gerçektir, 1958 yılında sinemaya girdi Güney, senarist-oyuncu-reji asistanı olarak, Türkiye’deki son filmi Yol, 1982’de Cannes’da gösterildi, toplam 24 yıl eder.
1958-61 yıllarında sinema da çalıştı, o zaman potansiyel mahkûmdu, komünizm propagandasından ceza almıştı, davası temyizdeydi, 1961-63 arasında hapis ve sürgün, 1963-68 arasında sinema yaptı, 1968-1970 askerlik, 1970-72’de sinema yaptı, 1972-74 arasında yine hapiste, üç ay dışarda kaldıktan sonra 1981 yılına kadar yine hapiste. Sonra yurtdışına çıktı, Cannes’da yarışana kadar takma bir adla ve gecesi gündüzü kurgu odasında, post-prodüksiyon işlerinde geçti.
Toplam 11 yılı aşkın süre hapis ve sürgündeydi, askerliği de kattığımızda 13 yıl, o zaman 11 yıl dışarıda sinema yaptığı kalır. Gerçekte ancak 10 yıl ve birkaç aydır, ilk üç yılında da film yapmadı, asistandı. Sadece birkaç filmde oynadı, çekim senaryoları yazdı. Yılmaz Güney aslında o 115 filmi yalnızca 7 yıllık bir tarih aralığında yaptı. İlk hapislik ve sürgün de dâhil, hapisteyken de askerdeyken de film yapmaktan başka çaresi yoktu, 24 yaşındaydı ilk hapisliğinde, orada bile senaryo yazmış, sürgündeyken görüşmelerini yapmış ve satmıştı.
Kazan’a siyasi iktidar Türkiye’deki hapishaneleri anlatan bir film yapma önerisi getirdi, o da “bunu en iyi Yılmaz yapabilir” dedi. Kazan, Türkiye’ye sık geliyordu, çünkü Türkiye’de büyüdüğü yılları ve Amerika’ya göç etmesini anlatacak olan filmine maddi destek arıyordu. Geçmişi buradaydı ve ölüm kapısını çalacaktı, hissediyordu, gittikçe daha çok bir Amerikalı olduğunu hatırlıyor gibiydi. Kazan’ın yaşlılık yıllarında yüzünde sürekli gergin bir hava vardı, muhtemelen ait olmadığı bir ülkede ve kültürde yaşamanın gerginliği idi, o zamanki eşi kendisine çocuklarının ondan korktuğunu söylüyormuş: Her sabah kalkığında buz gibi bir adam, yüzünde hiçbir gülümseme yok, kahvaltıdan bile memnuniyetsizlik, sonrasında ise hemen A Life adını verdiği anı-roman kitabını yazmak için saatlerce uğraşıyor. Aslında Kazan Hollywood Onlarının sorgulanması ve Hollywood’un komünistlerden temizlenmesi döneminde, yani 1946-1955 arasındaki o yıl süren Cadı Avı döneminde, Amerikan Komünist Partisi üyesi arkadaşlarını ihbar ederek, partiyle ilişkisi olmasa da solcu bilinen yönetmenler hakkında ifade vererek, başta kendi maddi gücü olmak üzere, piyasa içinde çalışmalarına devam etme olanaklarını korumuştu. Ama ihbar sonrasında o manevi bir kara listeye alındı, çünkü ifadeleri sonrasında pek çok insan çok somut bir biçimde kara listeye alınmıştı, bir daha asla mutlu olamadı ve kendini reddetmiş her insan gibi ülkeye aidiyet de hissedemiyordu artık. Bu açıdan yaklaşıldığında, doğup büyüdüğü Anadolu bir anlamda onun için özellikle yaşlılık yıllarında tekrar anavatanmış gibi görünüyor olmalıydı. Dünyaca ünlü bir yönetmendi. Türkiye’de ise Yılmaz Güney dünyaca ünlü bir yönetmendi, uluslar arası düzeyde Güney bir mazlum olarak biliniyor, siyaset dünyasında devletin gadrine uğramış bir insan olarak anılıyordu.
Kazan’ın burada, Türkiye’de bir Ermeni olarak ne kadar nahoş anıları olsa bile, baba-toprağıydı ve ruhunda ait olduğu yer Anadolu’ydu. Hatta daha da önemlisi 1940’lı yıllarda siyaseten saçmalarken, düpedüz Hollywood’da ihbarcılık yaparken Kazan esasında vatansız olduğu için Amerikan aydınına gerçek anlamda kendisini ait hissedememişti. Sonuçları çok acı oldu, bu doğru ama esasında vatansızlığın bizzat kendisi bir acı değil miydi? Neyse geçelim bunları… Kazan Hollywood’dan emekli olmuştu, bir yapımcısı yoktu artık, hikâyesini ‘Ameriken’ bulmamışlardı, Türkiye’de başlayıp gelişen bir filme burada para bulmak istiyordu: Türkiye’de sinema dünyasında o yıllarda böyle bir projeye yapımcı bulmak imkansızdı, ne sermaye vardı yeterli, ne de böyle bir proje Türkiye’de piyasada kendisine yatırılan parayı karşılayabilirdi. Ruhundaki biriken acılara karşı bir direnç ve güç kaynağı bulma ümidiyle geliyordu: dolayısıyla yolu kamuyla, Türkiye Hükümetiyle kesişti. İşte bu nedenle Kazan’a Türkiye’de hapishanelerde geçen, uluslararası başarı getiren bir film yaparsa, Türkiye’deki hapishaneleri aklarsa, o zaman istediği filmi finanse edebileceği söylendi yetkililer tarafından. Kazan bunu reddetti, çünkü böyle bir film yapsa bile bu tanımadığı bilmediği bir ülkede, koşullarda geçeceği için başarılı olamazdı, açıkça bunu ancak Yılmaz Güney’in yapabileceğini söyledi.
Sürü ve Düşman 1972-74 arasında defterine yazdığı hikâyelerden beslenir, bunlar 5-10 sayfalık notlardı, kısa hikâyeler yazmışı, kimi karakterleri not etmişti, çıkınca yapmak istediği filmlerin ilk taslaklarıydı bunlar. Büyük hayaller ve umutlarla dışarı çıkmıştı, ama sadece yaz tatili yapması ve ailesini bir araya getirmesine izin vermişlerdi, ailesini bir araya getirdiği ve hapisten sonra kendine geldiği Kıyıköy’de Arkadaş’ı çeki, hemen ardından büyük bir istek ve arzuyla büyük projesi Endişe’yi çekmek için Adana’ya gitti. Ama bir anda “hop paydos, biz seni uyardık, ama sen uslu durmadın!”, küçük ve kanlı bir operasyon ve Yılmaz Güney içerdeydi işte. Acılarla, hastalıklarla geçen yıllar ve sonuçta ilerleyen kanser, Yılmaz Güney canından vererek yaşıyordu yıllardır. Bir sürü sinemacı vardır, ama Yılmaz Güney’in hikâyesi farklıydı. Adana’da doğmuştu, topraksız bir ailenin oğluydu, marabaydı babası ve sonuçta hikâye Cannes’da Altın Palmiye ile tamamlandı. Tek göz odalı evden, yağmura bile çok dayanmayan domdan Fransa’da acılı zafer türküleri söyleyen birisine. Gerçek budur, Yılmaz Güney Fransa’da zafer ve başarı türküleri söyleyen birisi değildi, toprağından koparılmış ve yetim kalmış ve milletine düşkün bir sürgündü…
CHP iktidarı ile yarı açık İmralı Cezaevine gönderilmişti, ciddi hastaydı ama tedavisine izin verilmiyordu, ne zaman hastaneye yatsa, ortalık ayağa kalkıyor, sonra huzur ve güven gerekçesiyle hapse gönderiliyordu. Hangi cezaevine gitse, orada siyasi iktidarla, yöneticilerle arasında gerilim çıkıyordu, hapisteki her şeyin müsebbibiydi onlara göre. Bu nedenle İstanbul’da hapis yatması ve tedavi olması önerilerini reddetti, zorunlu olarak İmralı’yı seçti. Çünkü yorulmuştu, psikolojik olarak çok yıpranmıştı ve kapalı cezaevlerinde beslenmesi bile büyük bir soruna dönüşmüştü, kendisiyle baş başa kalmak, doğayı hissetmek, çalışmalarıyla baş başa kalmak istiyordu: Açtı ağaçlara, denize, toprağa, üstelik kapalı cezaevlerindeki koşullar Yılmaz’ı çok yıpratıyordu, ruhsal olarak kendini yenileyemiyordu. Tükenmişlik sendromunu ve insan dertlerini yıllardır çekmenin terapisini kendisi ve doğa yapacaktı, yalnızlık ve sükûnet için adaya gitti: İmralı’da kendini yeniledi. Yasal hakkı vardı, iyi halliydi, cezası bitiyordu.
Köylü kökenliydi, İmralı’da tarımla uğraşıyordu, doğayla yeniden barışmıştı, yaşama sevinci öylesine büyüyordu ki İmralı’da yazma isteği ve film projeleri doruğa çıktı, en yakın arkadaşları bile onun üretimine şaşırıyordu. Fol yok yumurta yokken birden ekibi hazırlayın diyor, tek tek görüşülecek isimleri sayıyordu, bir hafta sonraki görüşte 200 sayfalık senaryo ellerindeydi, siz hazırlıkları yapın ben son şeklini vereceğim diyordu, üretim hızı akıl alır gibi değildi, niçin peki?
Yılmaz Güney üçüncü hapislik döneminde, yani 1974-81 arasında çok yıpranmıştır, çünkü sanatsal gücünün doruğundaydı, Türkiye’de piyasa koşullarında en garantili isimdi artık. Askerlik döneminde, 1972-74 hapislik yıllarında çok okumuş, düşünmüş ve bir sürü proje üretmişti. Şimdi yönetmen ve oyuncu olarak ustalaşmış ve en başından beri gözünü diktiği siyasal filmleri yapabilecek kıvama gelmişti. Bilinci ve tercihleri netti, üstelik Türkiye onun ömründe görmediği kadar siyasallaşmış, sosyalizm topluma nüfuz etmişti, büyük bir siyasal çalkalanmaya gebeydi Türkiye. Onun ise bir marabanın oğlu olarak bu düzene söyleyeceği sözleri ve bastırılmış duyguları vardı, oysa o şimdi hapisteydi ve hastaydı. Üstelik psikolojik olarak yıpranmıştı ve bir insan öldürmüştü, ne kadar haklı sebepleri olsa bile, bir insanı gözünden vurmuştu. Sonra hapislik ve yargılama döneminde bir insanı derinden yıpratacak her şey olmuştu, üstelik hastalığı ilerliyordu, dahası iki çocuğu onsuz büyüyordu.
Hapisten yazıp gönderdiği ve yapılmasına müdahale edemediği İzin ve Bir Gün Mutlaka filmlerinden zarar etmişlerdi, dahası çok kötü yönetilen şirketi Güney Film’in iflasın eşiğine geldiği yıllarda senaryo yazıp para kazanabilirim umuduyla girdiği çabalar sonucunda, başında hayal bile edemeyeceği Sürü üretildi. Ardından da Düşman. Bunlar Yılmaz Güney’in eski projeleriydi, Türkiye hızlı değişiyordu, hapiste son derece bilinçli olarak “adli mahkûmlarla” kalıyordu. Artık geçmişin projelerinden uzaklaşıp tam da yaşadığı, her gün gördüğü insanların hikâyesi üzerine bir film yapma tasarısı, Türkiye’de siyasi iktidarın hapishaneleri aklayan bir film yaptırma arzusuyla çakıştı, o ise kendisine resmi, fakat gayrı-resmi kılığında sunulan teklifi düşündü taşındı ve yeni bir yörüngeye sokmaya karar verdi.
Etrafına baktığında, bütün İmralı mahkûmları hapishanede gerçek otorite olarak kendisini biliyordu, sorun çıktığında çözüm için kendileri harekete geçmiyor, çatışmıyor ve Güney’e iletiyordu. Bu sorunları şiddet kullanmadan çözmek Güney’in işiydi. İdarenin de işine geliyordu, hele o dönem ki savcının bilinçli hoşgörüsü de buna katılınca, İmralı dönemin diğer hapishanelerine göre gerçekten daha huzurluydu, bu bir sosyal olgudur, yorumlar ondan sonra gelir.
Yılmaz Güney filmlerini kafasında çekebilen birisiydi, hele dışarıda hiç senaryo yazmadan çektiğini düşünürseniz, durum daha da anlaşılır. Dışarıda senaryo konusunda yalnızca notlarıyla, alan araştırmasıyla ve diyaloglar üzerine inşa etmeden, duygularda sürekliliği sağlayarak, çekim sürecinde filme müdahale edip, yeni bir rotaya yerleştirerek film çekebilen, çektikleri de aynı zamanda önemli olan tek yönetmenimizdi. Hatta bu yönüyle Yeşilçam’ın film üretim tarzını değiştirmişti, Yılmaz Güney uzun yıllar aslında Türkiye’de film üretim tarzının yerleşik kurallarını bilinçli olarak ve sistematik olarak araştıran tek yönetmenimizdi. Bu ne demek şimdi? Gerçekleri konuşursak, ben Avrupa Sanat Sineması başta olmak üzere, Üçüncü dünyanın sanat/siyaset ile haşır neşir radikal direniş filmlerinin hem izlenmesi hem de analiz edilmesi sürecini Yılmaz Güney’den önce öğrenmiş birisiyim. Yılmaz Güney’le yollarımız kesişmesi büyük oranda Yol Filminin Türkiye’de gösterilmesiyle olmuştur, o yıllarda ilk kez ve sistematik olarak Güney üzerine çalışmaya başladım. Ve şunu gördüm, Yılmaz Güney hem Avrupalı büyük yönetmenlerin hem de Üçüncü Dünyalı önemli yönetmenlerin yaptığı ve üretim sürecinde filmi hakiki kılmak için başvurmak zorunda kaldıkları yöntemleri –büyük olasılıkla bunları bilmeden (çünkü o dönemde Türkçede böyle kaynaklar yoktu)- kendisi keşfetmiş ve pratik onu yeni yöntemleri aramaya yöneltmişti. Bu nedenle aslında mücadelesi büyük oranda kendisiyleydi, aşmaya çalıştığı da kendisiydi. Ki zaten bunu Cannes’da kendisiyle yapılan röportajda söyler.
Bu iki filmin başarısızlığından sonra Sürü yapıldığında bütün filmi kontrol etmek için de özel yöntemler geliştirdi, senaryo bir metin olarak çok önemli hale gelmişti ve sosyal olan ile karakterin iç dünyası sürekli birbirini geliştirecek denli filmin olay örgüsü ve psikolojik altyapısı yeni bir düzleme taşınmıştı. Sürü için kendi geçmişi başta olmak üzere, bölgeye gönderdiği arkadaşlar, onlardan talepleri, onlara neye ihtiyaç duyduğunu uzun süre anlatması, hapishanedeki köylüler, doğulu insanlar, hapishaneden sorularını yazdığı anketler, fotoğraflar, türküler çok işe yaramıştı. Düşman’a geldiğimizde, bu kez Doğu değil Çanakkale ön plana çıktı.
Ama artık kendisine gelen resmi teklifin de etkisiyle muradı başka bir şeydi, çok yorulmuştu ve kendi içinde kapanmaktan da kurtaracak bir şeyi denemeye başladı: Mahkum arkadaşlarını anlatacaktı. Peki niçin kendi içine kapansın? Yıllardır hapisteydi, gerçek hayatın kuralları ve koşullarından sınırlı haberi oluyordu, dahası özgür değildi ve yeterince dışsal dünyayla temas kuramıyordu, bu tip insanların süreç içinde kendi içine gömülmesi ve dış dünyayla daha farklı bir temas kurması olağan bir olgudur.
Ama Yol’u yapmaya karar verdiğinde, özellikle de orijinal senaryodaki gibi Arife ve Bayram gibi iki filmi tek bir senaryoda birleştirmesi çabası için, filme gerekli olan malzemeyi bizzat hapishanedeki yaşayan etli kanlı canlı insanlardan oluşturacaktı ve gözlemleri, hisleri, düşünceleri artık tamamen dışsal dünyadan beslenecekti, bu Yılmaz Güney için bir tür hapislik olgusuyla yüzleşmek anlamına geliyordu.
Sonuçta, Yılmaz Güney’den şu ya da bu biçimde siyasi iktidar, bir hapishane filmi yapmasını ve bu filmin de özellikle batılı dünyaya Türkiye’deki hapishanelerin “hoş görüntülerini” yansıtarak Geceyarısı Ekspresi’nin nahoş etkilerini temizlemesi isteniyordu. Gerçek budur, çok az yazılır ve hemen hiç kamusal hayatta tartışılmamıştır, en azından ben görmedim:
Ama Yılmaz Güney’le hapishanede yetkili kişiler görüşüyorlardı, biz bugün bu görüşmelerin kayıtlarına sahip değiliz, ama yapıldığını biliyoruz, hatta daha açık söyleyeyim “pazarlık” yapıldığına da ben ikna olmuş durumdayım.
Neyse şimdilik bunları geçelim.
İmralı’da bulduğu sükûnet ve doğayla baş başa kalma olanağı giderek yalnızlığına boğmuş olmalı Yılmaz Güney’i, ama ruhunda müthiş bir huzur vardı, hayatın ondan esirgediği ruhsal dinginliği toprak ve deniz verdi ona. Güneşle uyanıp kahvaltı ve spor yapmak ve sonra toprakta çalışmak bütün sorunların dışında ve ötesinde kendi içinde bir huzur verdi, eli toprağa nasıl yatkınmış, sanki 25 yıl geçmemiş gibi… Cezaevi yöneticileri onu merkezden uzak tuttular, 5 numaralı köyde kalıyordu. Yılmaz Güney’in o adada 5 numaralı köyde hissettikleri, hayallerini kurdukları, hatta rüyasında gördükleri, görüşmeleri, hıncı, öfkesi, huzuru ve açlığı muhteşem bir film ve roman olur, bunun farkındayım.
Eskileri bir kenara bıraktı, bu kez konu kendisine gelmişti, mahkûmların hikâyesini yazmaya başlaması garip bir olayın ardından oldu: Merkezde ya da köyde olsun, mahkûmlar sıkıştıklarında ona geliyordu, herkes derdini anlatırdı, kavgayı Güney yasaklamıştı, sorunu olan izinli olurdu. Urfalıydı, dertleşti, yıllardır hapisteydi, giderken ona bir kırmızıturp verdi: “Bursa’ya gitmeye hiç niyetim yok!”
Bursa, kapalı cezaeviydi, “sürgün edilmek istemiyorum” diyordu. Sınırdan sürüleri geçiren, dağlarda silahlı gezmiş, mayınların arasından geçmek sıradan bir iş, oysa kendi yetiştirdikleri bir kırmızıturpu bile almaya korkuyor.
Şaşırdı ona, hikâyesini bilmiyordu, gel otur hele dedi, orada mahkûmların ürünleri bir tane olsa bile izinsiz almalarının yasak olduğunu öğrendi, “ne iş yapardın?” Bu oturdu, o zaman öğrendiklerine şaşırdı, ondan sonra yanına gelen bütün mahkûmlara kendi hikâyelerini ayrıntılarıyla anlattırdı, geceleri de bunlar üzerine çalıştı, “sen savcıdan daha çok soruyorsun” diyorlardı, “ama dilin dost, o başka”. 36 tanesini seçti, onlarla tekrar görüştü, yazmaya başladı, yazarken hikâye 11 mahkûma düştü, amacı 5 saatlik iki filmde Türkiye’nin gerçeğini anlatmaktı ama hükümetin amacından tümüyle farklılaşmıştı. Onlar hapishanelerin ne kadar ferah olduğunu dünya âleme göstermek istemişlerdi, mahkûmlarla konuşunca aslında bütün Türkiye’nin bir hapishaneye dönüştüğünü anlamıştı. Dolayısıyla Yılmaz Güney Yol’da hapishane yoluyla aslında Türkiye’nin hakikatini araştıran birisine dönüşmüştü.
Mahkûmlar, kendi işledikleri ya da üstlerine kalan suçların ötesinde, aslında masum ve ezik birer insandılar. Büyük dertleri omuzlamaktan yorgundular, niyetleriyle kaderleri hiç uyumlu olmamıştı. Ve hepsi de hikâyelerindeki korkunç olaylara rağmen vicdanlarında çözemedikleri çatışmaların yükünü taşıyordu. Tam da bu çelişki senaryonun çıkış noktası oldu, bütün hikâyeler gerçektir. Yalnızca film için bazıları üzerinde değişiklik yapmıştı, mahkûmların yaşadıkları ne olursa olsun iç dünyalarını anlamak ve onların benlikleri/niyetleri ile hayatın onlara sundukları, feleğin onlara reva gördükleri arasındaki çatışmayı ortaya koymak birinci amacıydı. Feleğe isyan edişlerine vurulmuştu.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Slavoj Zizek: IŞİD gerçek köktendincilik için bir yüzkarasıdır

IŞİD önderi Ebu Bekir El Bağdadi’nin kolunda gösterişli İsviçre saatiyle çekilmiş o bildik fotoğrafı ibretliktir: Mali kaynaklarını ve web üzeriden...

Kapat