Anadolu’da Nefret ve Nefret İfadesi Olarak Şiddet’in Tarihine Yolculuk – Zahit Atam

Zahit AtamTürkiye garip bir ülkedir, nedenini nefret üzerinden incelemek gerekir:
Anadolu yaklaşık bin yıldır –hatta denebilir ki daha fazladır- bir halklar ve uygarlıklar merkezi olmuştur. Gerçekten tarihsel süreç Anadolu’nun halklar tarafından bir kültür mozaiği şeklinde örüldüğünü gösteriyor. Toprak, kat kat kazıldığında tarihin farklı zamanlarına yayılmış farklı uygarlıklar çıkıyor. Bu kişilerin ve ırkların dışında, toprağın özelliği ve bereketi gibi görünüyor. Ama gelin görün ki Bizans Sarayının kalıntıları üzerine otel yapınca, kendisini eleştirenlere iktidar, “yıkıntının üzerine Otel yapıyoruz, istemezük diyorlar” diye açıklama yapınca, ya da Ankara’nın tarihsel imgesini bir şarlatan değiştirince, aslında tarihle kavgalı anlayışlarımızın olduğunu görüyoruz. Oysaki bu uygarlıkları zenginlik olarak görürsek, hayat hepimiz için daha iyi olmaz mıydı?

Bütün bu şekillenmelerin tarihi ise ulus-devletlerin kurulmasından çok daha önceki zamanlara kadar gidiyor. Bu topraklarda imparatorluklar zamanı olarak yaşanan binlerce yıllık zaman dilimi içinde de milletler etnik / kültürel / dinsel ve hatta meşgale olarak bile farklı kültürlerden besleniyor, çünkü Anadolu yalnızca toprak üzerinde yerleşiklerin değil, aynı zamanda bir geçiş bölgesinde odaklanıyor, göçerlerin uğrak yerlerinden biri oluyor. Bunun da ötesinde Ortadoğu’ya ya da Hindistan’a fethe çıkmak isteyenler yüzyıllar boyunca Anadolu’dan geçiyor.

Anadolu’nun çevresine baktığımızda, bir yanda Balkanlar, bir yanda Kafkaslar, bir yanda Persler, nihai olarak dinlerin beşiği ve merkezi olan Ortadoğu var, güneyinde ve batısında ise uygarlık için çok kritik olmuş iki muhteşem deniz: Akdeniz ve Ege, yani uygarlıkların tam da merkezi, eski dünyanın ve uygarlıkların doğum yerleri. Aynı zamanda coğrafik ve jeolojik olarak da bir geçiş noktasında: iki kıtanın birleştiği ya da ayrıştığı yerde. Bu anlamda Anadolu’da yerleşiklerin yanı sıra, aynı zamanda yüzyıllarca farklı kesimler göç etmişler, bu göçler aslında bin yıllara dayanıyor, son iki yüzyıl içinde ise göçler kitleselleşiyor ve sanki daimileşiyor.

Böylesi bir toprakta, tarihsel geçmişe baktığımızda, gördüğümüz en net özellik, halkların birbiri arasında, iktidardan bağımsız olarak, düşmanlık ve kıyımlar dönemi yok. Evet, iyi düşünün, anlayacaksınız, yaklaşık olarak 2000 yıllık tarihine baktığımızda, çeşitli iktidar değişimlerine rastlıyoruz, savaşlar da var, hem de yüzlerce, fakat bunlar farklı etnik kesimlerin, farklı dinlerin savaşı değil, çeşitli farklı iktidarların savaşlarına karşılık geliyor. Yani muhteşem bir halklar ilişkisi var denilebilir, Anadolu’da. Anadolu tarihi şunu gösteriyor: Kıyım demek, iktidar demektir, halkların birbirine kıyımları değil. Halkların birbirine düşman olduğu topraklar değil Anadolu, aksine iktidarların halkları birbirine kıydırmak için onları kullandığı topraklar. İşte, tarihin hülasası biraz da budur.

Bu çok uzun ve neredeyse uygarlığın tarihiyle koşut ilişkiye baktığımızda, üstelik Anadolu tarihi için çok kritik olan, iki farklı dinin Ortadoğu’dan kuzeyine çıkıp, yayılmasına rağmen, iktidar çatışmalarına rağmen, din ya da etnik kökenli halk çatışmaları, katliamlar yok. Bakın şöyle diyeyim, katliamlar, pogromlar, baskılar var, ama bunların bir halkın diğerine karşı uyguladığı kıyımlar/ saldırılar değil, yani çatışmalar “sivil” kökenli değil, tam aksine bunların arkasında iktidarlar var.

Şimdi Anadolu’nun tarihine bir başka açıdan bakalım: Anadolu’da katliamlar, pogromlar, etnik kıyımlar açısından bakıldığında, iktidar genellikle ulus ya da milliyet kökenli de değil, hanedan kökenli dediğimizde, egemen olan bir milletin, bir ulus-devletin burada azınlık olan farklı etnik kesimlere uyguladığı kıyımlar da yoktur diyoruz. Anadolu Milletlerin birbiriyle savaşıyla şekillenmemiş, çünkü iktidarlar özünde ve esasında, Anadolu üzerinde “ırka-millete-ve-dine” dayanmazlar. İktidarın en net özelliği hanedan özelliği göstermesidir, millet esasına göre kurulmamış olmasıdır.

Özellikle 18. Yüzyıldan itibaren Avrupa’da milliyet ve ulus-devlet düşüncesi ortaya çıktığında, sivil olanın yurttaş kimliği kabul edildiğinde, aynı şekilde yurttaşa haklar ve ödevler atfedildiğinde bile, Anadolu bu milliyet türküsünün peşinden gitmedi, bu milliyet ve bunun getirdiği diğer milletlere zorbalık marşına geç katıldı.

Avrupa’da çeşitli milliyetler ve bunların arasında düşmanlık hisleri kabardığında, baskının direnişin tetikleyicisi olduğu, baskı ve direnişin düşmanlık ürettiği, düşmanın düşmanı diri tuttuğu, düşmanlığın nefrete dönüştüğü dönemlerde Anadolu dingin kalmaya devam etti. Aslında bu dönemler Anadolu’nun hala sivil olduğu dönemlerdi. Çünkü büyük bir tarihsel dönemde hükmetmiş olan Osmanlı İmparatorluğu için Anadolu hükmedilecek, zorbalıkla yola getirilecek ya da sömürüyle artık değeri alınacak bir toprak alanı değildi, Anadolu büyük oranda birbiriyle arasında Pazar bağları olan ortak bir alan olarak şekillenmemiş, birbiriyle sınırlı iletişimi olan farklı bölgeler şeklinde kendine özgü formunu bulmuştu. Burası bir halklar mozaiği idi ve dinsel / etnik farklılıklar kıyıma yol açmıyordu, hatta daha önemlisi bu farklı halklar arasında ticaret canlı idi, yok etme üzerine değil, birlikte olma üzerine kuruluydu.

Şimdi tarihe yeni bir gözle bakma zamanı: Bu tarihsel sürece iktidarın nüfuz etmesi, Anadolu’ya dışsal ideolojilerin kentlere gelmesi sonrasında, hamilerle birlikte şiddet de girmeye başladı. Şunu net olarak gösterebiliriz ki:

Anadolu tarihi içinde, antropolojik olarak da dostluğun geleneksel ifadesi olan “kız alıp-kız verme”, aynı yerleşim bölgesini şiddetsiz paylaşma, kültürel olarak birbirinden etkilenme, her farklı kültürün türkülerinde, halı desenlerinde, mitolojik beslenme kaynaklarında, efsanelerinde, kısacası sözel ve üretime yönelik ürünlerinin incelenmesi “etkileşimi” gösteriyor, reddetmeye dayalı şiddeti değil.

Peki, böyle olmasına rağmen, neden son 150 yıllık tarihte şiddet ve nefret ifadesine bu kadar sık karşılaştık?

Bu tartışmalı bir konu, ama gelin biraz Zizek dinleyelim, sonrasında bizim de özgün görüşlerimiz olacaktır.

Zizek’e göre bunun nedeni, Avrupa kökenli ulus devlet anlayışı ve bunun ideolojik görüntüsü olarak milliyetçilik başta Balkanlar ve Anadolu’da kan dökülmesi için çok etkili olmuştur. Osmanlının geleneksel hoşgörü söylemi Balkanlar’da çok uzun yüzyıllar boyunca barış dolu ve etkin biçimde farklı dinleri ve etnik yapıları kültürel özerkliklerini koruyarak bir arada yaşatmayı başarmıştır. Padişah ve halife yalnızca Müslümanların değil, bütün tebaasının padişahıdır, her bir kesimin hakları vardır ve etnik yapıları asimile etmek için “etnik temelli” şiddet uygulanmaz, bunların arasında din değiştirme için de tebaa zorlanmaz. Osmanlı döneminin sona ermesinden sonra ise, Balkanlar kan gölüne döndü, bunun da temel nedenlerinden birisi “küçük ve çok sayıdaki farklı etnisite arasındaki çatışmalar” ve bunlara eklenen dinsel kökenli bölünmelerin şiddet daveti yapması. Gerçekten ilginç bir şekilde, Balkanlarda modern hayatın bir unsuru olarak sosyal hayat içinde dinin geriletilmesi olgusu tarihsel süreç içinde sürekli olarak milliyetçilik ile keskin biçimde eklemlenmesinden dolayı püskürtülmüştür. Din kendini açık bir şekilde tarihsel olarak devletin kurulmasında aktif biçimde rol oynadığı için birleştirici ve güçlendirici bir unsur olarak sunar.

Ulus devletler de şu ya da bu biçimde bunu fark ederler, siyasi erk, din silahını bırakmak istemez, modern ile dinsel yaşam iç içe sürer, din “ötekileştirilmez” ve toplumsal reformlarla merkezi iktidar tarafından sosyal hayatın dışına sürüklenmez.

Bu anlamda Osmanlıya atfedilen etnik temelli kıyımlar ve dinsel kökenli ayrımcılık iddiaları açısından Osmanlı temizdir. Çöküş döneminde özellikle Jön Türkler ve ardından İttihatçılar tarafından milliyetçilik akımının şiddet silahını da kullanması açısından Batılılar eleştiri yaptıklarında, savunma bunu reddetmek değil, “evet, yaptık, ve bunları sizden öğrendik, sizin yaptığınız gibi yaptık” şeklindedir.

Bu o kadar kritik bir unsurdur ki temel akademik aşamaları geçirmemiş ve akademik olarak tamamen başarısız bir performans gösteren Taner Akçam olayı bunun ilginç bir yansımasını gösterir. Taner Akçam 1970’lerde siyasi mülteci olarak hapishaneden kaçarak Almanya’ya gitmişti. Devrimci Yol hareketinin yöneticilerinden birisiydi, hiçbir zaman bilimsel bir çalışmaya girmedi, sosyal bilimlerde bunların arasında. Daha da önemlisi böylesine sistematik bir çalışma yapacak ne zihin yapısına ne de ruhsal terbiyeye sahipti. Almanya’da bulunduğu sıralarda nedense bir aşamadan sonra Ermeni Sorunu üzerine eğildi ve bu konuda tartışmalı bir kitap onun adıyla yazıldı. Bu ne demek? Bu konuda konuşmak istemiyorum.

Ama Ermeni Sorunu pek çok Alman için hassas bir konudur, bunun nedeni 20. Yüzyılın ilk kitlesel halk kıyımı olarak görülmesi, ondan sonrakilerin yolunu açmış olduğu düşüncesidir. Bu anlamda Zizek’in önermesini tersine çevirmek için kullanılan bir araç olarak görülebilir Akçam, neyse geçelim, zülfü yâre dokunduk.

Şimdi tam da bu anlamda Zizek’in yaklaşımını da ortaya koyarsak, Osmanlının başta İttihatçılık ve daha sonrasında Cumhuriyeti kuran ekibin de bu düşünce ve örgüt bünyesinde siyasi kariyerleri şekillendiği için,

Cumhuriyetin de kitlesel kıyım ve bir halkın bir başka halka nefret duyması ve bu anlamda modern yaşam içinde yeniden tanımlanan ve sosyal bilimlerin bir konusu haline gelen “nefret suçları ve kıyımları” meselesi açısından Ermeni Sorununu incelemek gerçekten enteresan olacaktır.

Çünkü aslında Milliyetçilik düşüncesinin doğuşundan itibaren “asimilasyon ve bunun bir aracı olarak şiddeti uygulamak” modern düşüncenin ve ideolojilerin merkezi konularından birisidir, çıkış noktası olarak Avrupa Kıtası gösterilebilir, ancak uygulanma ve somuttaki tezahürleri açısından Avrupa ile net olarak sınırlı değildir.

İzin verirseniz, ben de açık ve net bir şekilde nefret duygusunu hem psikolojik hem de etnik yansımaları açısından bir tarihsel dönem içinde incelemeye çalışacağım.

Şunu net olarak söyleyebilirim:

Buradaki bakış açısı, organisist görüşün bir parçası olan toplumun da sanki bir bedenmiş gibi düşünülmesi ve bu anlamda toplumsal sorunların da belirli bir zihne ve bedene sahip iktidarın uygulamaları ve sonuçlarının da tarihsel süreçte olayın alevi bittikten sonra bile, yüzyıllarca etkili ve tartışmalı kalması durumunu sorgulamak için bu yazı organisizm yaklaşımını ödünç alacaktır.

Şimdi bir başka tarihsel veriyi düşünelim:

Ermeniler ve Kürtlerin bu toplum içinde yaşadıkları tarihsel kesite baktığımızda, bunun binlerce yıl geriye gittiğini görmekteyiz, yani her ikisi de Anadolu’nun kadim halklarındandır. İkinci tarihsel önerme, Ermeniler ve Kürtlerin tarihsel süreçte süreklileşmiş, kanla şekillenmiş aynı coğrafyayı paylaşan düşman milletler olmadığı çok açıktır. Bu çok önemli, Ermeniler ile Kürtler arasında yüzyıllarca geriye giden kanlı ve büyük çatışmalar yoktur. Bu modern bir fenomen olarak tarihsel süreçte karşımıza çıkmıştır.

İkinci olarak Kürtler Müslümandılar, Ermeniler Gregoryen kilisesine bağlıydılar demek tarihsel olarak yanlıştır. Çünkü Ermeni Sorunu ortaya çıktığında, yani 19. Yüzyılın ikinci yarısında, Ermenilerin kendisinin belirli bir bölümü Ermeni kilisesine bağlıydı, ciddi sayıda Ermeni Katolikleştirilmişti. Ermenilerin Katolikleştirilmesi büyük oranda Fransız misyonerler tarafından, Kapitülasyonların onlara sağladığı dinsel ve siyasal ayrıcalıklar sayesinde yaklaşık olarak 17. Yüzyılın sonları ve 18. Yüzyılın bütünü içinde gerçekleştirilmişti. Bizzat Orta Anadolu’da yaşayan ciddi sayıda Ermeni içinde mal-mülk ve siyasi haklar vaatleri de kullanılarak misyonerler tarafından Katolikleştirildiler.

İkinci olarak Kürtler büyük oranda dağlık bölgelerde yaşıyordular, bu onların kültürel kimliğinin bir parçasıdır, denilebilirse “dağ imgesi ve coğrafya olarak dağ eteği” ile dağlık bölgeler için çok kritik bir hayvan olan “katır” Kürtlerin insanlık içindeki ayırt edici özelliklerinden birisidir. Böylesine yerlerde yaşayan bu milletin tarihine bakıldığında, Kürtlerin Müslümanlaştırılması tek bir kalemde olması mümkün olmayan ve yüzyıllara yayılmış ve halen de tamamlanamamış bir süreçtir. Kürtlerin İslam ile bütünleşmeleri, milletin içinde dinin bu biçiminin yaygınlaşması ancak yirminci yüzyılda mümkün hale geldi. Bir başka unsur da tarihsel bir gerçek olarak şudur: Anadolu ancak ve ancak yirminci yüzyılda İslam ile karakterize olacak hale geldi, daha öncesinde, yani yirminci yüzyılın büyük bölümünde ve 19. Yüzyılda Anadolu’da sosyal yaşama baktığımızda Müslümanlığın ciddi biçimde egemen olduğu büyük bir yanlıştır. Toplumun Müslümanlaştırılması ve Sünnileştirilmesi sanılanların ve İslamcıların söylediklerinin tam aksine ancak Cumhuriyet ile Kemalizm döneminden sonra mümkün oldu. Tabi bu söylediklerim pek çoğunuzu şaşırtabilir, ancak tarihsel gerçeklerdir bunlar. Anadolu’ya Osmanlı hiçbir zaman hâkim olmadı ki: Evet, hiçbir zaman hâkim olamadı, başından çökene kadar olan dönem içinde, Anadolu’yu bütünleştiren ve ona hükmeden bir Osmanlı yok idi.

Resmi tarihin bile açıkça söylediği İstiklal Savaşı sırasındaki harap ve bitap haldeki Anadolu bir gerçektir, bunun da en büyük nedeni Anadolu’ya bütünlük kazandıracak ne iktisadi ilişkiler ne de siyasal örgütlenmeyi Osmanlının hiçbir zaman başaramamış olmasıdır. Osmanlı için Anadolu’nun çok büyük önem kazanması, Balkan Savaşları sonrasında, yani Rumeli’nin kaybedilmesinden sonradır.

Özellikle 17. Yüzyıldan başlayan bir şekilde Fransız papazların Anadolu’ya misyonerlik için gelmeleri, ciddi sayıda Ermeni’yi katolikleştirmeleri sonrasında, Ermeni Kilisesi de bir nüfuz kaybına yol açtı, pek çok durumda Ermeni Kilisesi ile Babıali birlikte hareket ederek, kendi nüfuz alanlarını korumaya çalıştı. Gelin görün ki Osmanlı Avrupa Devletleri karşısında iktisaden bağımlıydı, siyaseten güç kaybediyordu, ordusu gerilemişti, bu koşullar altında Ermeni sorunu başta Ermenilerin talepleri olarak giderek Avrupa Devletlerini ve özellikle de Fransızları işin içine katmaya çalışmak olarak netleşti. Sonuçta yaklaşık olarak Balkanlar ile aynı tarihlerde, yani yaklaşık bir yüzyıl boyunca 19. Yüzyılda, Ermeniler ile Balkanlar’daki uluslaşma ve devletleşme çabaları sürdü: bunların içinde başarıya ulaşmayan bir tek Ermeniler oldu. Niçin mi?

Bu sorunun yanıtı nettir: Balkanlarda Müslümanlar ve Türkler azınlıktı, Hristiyanlar ve Ortodokslar örgütlüydü, kendi kiliseleri vardı, aynı zamanda Batılı Devletlerin doğrudan müdahale edebilecekleri bir coğrafyada yaşıyorlardı, Batılılar ile ya sınırdaştılar (Rusya ve Avusturya-Macaristan) ya da onlar Ege Denizi ile doğrudan Balkanlara hiçbir sınırı geçmeden ulaşabiliyorlardı.

Oysa Ermenilerin durumu bu iki unsuru da içermiyordu, Anadolu’da batılı kaynakları okusanız bile şu net veri Ermenilerin durumunu içinden çıkılmaz hale getirir:

Ermenilerin en yoğun olduğu kentlerde bile nüfusun en çok üçte birini oluşturuyorlardı, yani çoğunluk değildiler.

Ermeniler içinde ciddi olarak Gregoryen Kilisesi ile Katolikler arasında birlik yoktu, hatta birbirlerini rakip olarak görüyorlardı.

Bu anlamda bir halk isyanı olarak bölgesel olarak düvel-i muazzamanın müdahale edebilecekleri koşullara sahip değillerdi.

Ermeni sorunu için bir dönüm noktası olan 1915 olayları nasıl oldu peki?

Şurası net olmalı, Ermeniler gittikçe daha fazla bu ya da şu tarihsel fırsatı kullanma düşüncesine saplandılar, Osmanlı Devleti güç kaybediyor ve toplum içinde nizamı sağlamakta zorlanıyordu, kurulan Ermeni örgütleri ise toy bir şekilde, sivil kökenli değil, askeri araçlarla bir devlet kurma çabası içine giriyordu. Ermeni örgütlerinin hiçbirisi bu anlamda modern-ideolojik-sol örgütler gibi halk arasında birlik sağlayacak, ortak bir hedefe yönlendirecek, onları harekete geçirebilecek koşullara sahip değillerdi. Daha da önemlisi, Ermeni Milliyetçiliğinin Anadolu ve İstanbul’daki uluslaşma ve devletleşme çabalarının net ifadesi bir batılı devletin ya da Rusya’nın hamiliği üzerine kurulmasıydı.

Bu anlamda Osmanlı Birinci Dünya Savaşına girdiğinde Ermeni Örgütleri beklenen tarihsel günün geldiğini düşündüler, özellikle de 1914 Aralık ayında Sarıkamış Faciası gerçekleştiğinde, Osmanlının Doğu Cephesinde Ordunun büyük sayıda asker kaybetmesinden sonra, gittikçe Doğudan girecek Rus Ordusuna Osmanlının direnemeyeceği düşüncesi hem Ermeniler de hem de Osmanlılar da yer etti.

Bu olayın ardından ciddi sayıda Ermeni’nin beklenen gün anlamında kendi devletlerini kurabilecekleri inancının yaygınlaşmasıyla Rus Ordusuna katılması gerçekleşti:

Osmanlı böyle bir durumda, Orta-Anadolu’dan Doğu-Anadolu’ya kadar yaygın bir şekilde bulunan Ermeni nüfusun Rus saldırısı kuzey-doğudan olurken güney-doğudan bir saldırı düşüncesi gittikçe belirginleşen Misak-ı Millinin imkânsız hale gelmesi durumunda acilen harekete geçtiler. Amaç çok geniş topraklardan ve bugünkü Türkiye ele alındığında, en azından üç büyük bölgeden Ermenilerin tehciri, yani zorunlu göç ettirilmesi siyaset olarak billurlaştı. Bütün bunlar olurken, Osmanlıya baktığımızda ne haldeydi:

Doğu cephesinde Rus ordusu Trabzon’a kadar ilerleyecekti,

Batı’da Çanakkale’de Osmanlı gerçekten düvel-i muazzamaya karşı savaşıyordu, kayıplar çok çetindi,

Güney’de Arap topraklarında İngilizlere karşı başta Sina’da ağır kayıplar verilmişti, gittikçe İngilizlerin sömürgelerden getirdikleri askerler ile birlikte Anadolu’ya doğru ilerleyecekleri anlaşılıyordu, üstelik Araplar kendilerine vaat edilen –ama elbette tutulmayan- devletler kurmaları önerisiyle Osmanlı’dan yüz çevirip İngilizler yanında hareket etmeye başlamışlardı.

Bu koşullar altında, Anadolu’da normal hayat nasıl seyrediyordu?

Açlık vardı, çalışabilir erkek nüfusun büyük bölümü askerdeydi.

Ciddi hastalıklar vardı, bunlara bağlı kayıplar vardı.

Asker kaçakları eşkıyalaşmıştı.

Anadolu’da ulaşım sağlanamıyordu, bunun altyapısı yoktu, çünkü Karadeniz’de Rus Donanması Osmanlı gemilerini batırıyordu, Karadeniz Bölgesinde karayolları yapılmamıştı. Anadolu’nun içlerinde Ankara’ya kadar tren gidiyordu, sonrası yoktu.

Ege’de ciddi bir Hristiyan ve özellikle Rum nüfusu vardı.

Genel olarak savaş ekonomisi içinde yüksek enflasyon vardı.

Osmanlı çok geniş bir coğrafyada savaşıyordu ve kayıpları çoktu. [Birinci Dünya Savaşına katılan tüm ülkeler içinde, kayıplarının sayısı ülke nüfusuna oranlandığında, en çok kayıp veren ülke, açık ara ile Osmanlı İmparatorluğu idi.]

Dolayısıyla Anadolu nizamsızdı ve genel olarak teçhizatsızdı.

Tehcir kararı çıkarıldığında, tehciri belirli bir disiplin altında, uygun araçlarla, minimum kayıplarla idare edecek ne personel ne de somut maddi koşullar vardı.

Bir de buna, Anadolu’da her zaman ciddi bir sorun olmuş, gidenlerin mallarına el koymak kargaşası da eklenince, tehcir kanlı biçimde sonuçlandı: bu kanlı olaylarda Hamidiye Alaylarının da rolü çoktur, ama yalnızca onlar değildir, hatta Hamidiye Alaylarının fiilleri birken on gösterilmiştir. Sonuç olarak Ermeniler çok ciddi kayıplar verdikten sonra Suriye’ye göç ettirildiklerinde, elbette ki kendi topraklarındaki gibi kendi aşlarını pişiremezlerdi, dahası bütün Osmanlıda açlık kol gezerken, bu insanlara nasıl düzenli gıda yardımı yapılabilsin ki? Kayıpların büyük bölümü: 1. Taşınma sırasında, 2. Salgın hastalıklar, 3. Kötü hava koşuları, 4. Kötü beslenme ve aşırı yorgunluktan oldu, bunların içinde bütün söylenilenlere karşın, 5. Cinai bir olay olarak saldırılarda ölenlerin sayısı daha arka planda kaldı.

Ermenice de bu olaylar için o tarihte “Büyük Felaket” deniyordu, insanlık henüz Genocide=Soykırım kelimesini türetmemişti, bunun için İkinci Dünya Savaşını ve sonrasını beklemek gerekiyordu.

Bu süreç sonrasında tarihsel gidişat hiç kimsenin öngöremeyeceği biçimlere büründü. İlk önce Avrupa kıtasında Almanya yenilgiye uğratılamadı. Avrupa’nın Doğu Cephesinde Ruslar ağır yenilgiye uğradılar, Çarlık egemenliğini kaybetti ve bizzat Alman Ordusunun yardımıyla Moskova’ya götürülen Lenin Ekim Devrimini başarıya ulaştırdı. Avrupa’nın Batı Cephesinde, her iki tarafta birbirine üstünlük sağlanamadı, ama savaş Fransız hattı içinde kalmıştı. Ancak ve ancak İngiliz ve Fransız hükümetlerine büyük borçlar veren Amerikalı Yahudi Bankerlerin büyük propagandası altında Amerika savaşa dâhil oldu, Avrupa’ya 1 milyon civarında asker çıkardı ve Almanlar ondan sonra yenildiler. Osmanlı Devleti ağır yenilgi sonrasında topraklarının yaklaşık ancak onda birine doğru geriletildi, işgal edildi. Güneydeki Ermeniler işgalci güçlerle kızgın bir şekilde Anadolu’ya geri dönmeye çalıştılar. Ama gelin görün ki kuzeydeki içinde ciddi sayıda Ermeni’nin de olduğu Rus ordusu Devrim sonrasında işgale son verdi ve geri çekildiler. Bir kez daha uluslararası gelişmeler Ermenilerin lehine olmamıştı, bir kez daha sahipsiz kaldılar.

Sonuç olarak tarihsel gidişat içinde Ermenilerin Balkan-uluslaşma-modeli bir kez daha çöktü: ne çoğunluktular, ne aralarında Kilise merkezli tek merkezden yönetilen bir örgütlenme vardı ve ne de uluslararası arenada kendilerine verilen sözleri tutacak güç dengeleri vardı.

İstiklal Savaşı başladığında İtalyanlar, Fransızlar ve Rusların hiçbiri Ermeni davasını savunmak için istekli değillerdi.

Daha sonrasında ise Ermeni sorunu “bir tarihsel muamma”ya dönüştü, çünkü kirli belgeler ortaya atılıyor, uydurma belgeler düzenleniyor, intikam naraları atılıyor, suikastlar düzenleniyor, uluslararası dengeler ise Avrupa’nın da içinde olduğu dünyayı sarsan iktisadi krizlerle çalkalanıyordu. (İktisadi kriz 1929 yılında olmadı, savaş nedeniyle olan kriz çözülemeyip o tarihten sonra piyasaları altüst etti, o tarihte keskin biçimde dibe vurdu). Bu anlamda Ermeni sorunu en başından itibaren uluslararası bir sorundu: Ama hiçbir zaman uluslararası bir çözüme kavuşmadı. Öyle ki Ermenilerin Lozan Konferansında Nubar Paşa tarafından Doğu’da bir Ermeni Devleti kurulması önerisi ciddiye bile alınmadı, Lozan müzakerelerinde hiçbir zaman yoğun olarak Ermeni Sorunu tartışılmadı.

Tarihsel süreç olarak bastırılmış ve yaşanmamış yas süreci, hem suçluluk psikolojisi, hem yaşananların ağırlığı ve travmatik olması, hem de uluslararası görüşmelerde dile getirilenlerin, verilen vaatlerin hiçbirisinin gerçekçi ve halklar lehine bir çözüme ulaşacak şekilde olmaması nedeniyle;

1919 yılında bizzat Amerikan Başkanı Wilson tarafından Anadolu’ya uluslararası korunma ve hem saltanat hem de Anadolu Direnişi tarafından meşruiyeti kabul edilen Amerikan Birliğinin Anadolu’daki Ermenilerin durumuna ilişkin yaptıkları araştırmalar bir Ermeni Devletinin Anadolu’da kurulmasını, yaşamasını reel görmedi.

18 yüzyılda başlayan ve yirminci yüzyılda bittiği haliyle Ermeni Sorunu katliam da içinde olmak üzere, asla bir halk hareketi biçimine bürünmeden, Uluslararası güçlerin aktif biçimde içinde olduğu haliyle, kanlı bir şekilde yeni bir evreye girdiğinde, Anadolu’da Türk Milliyetçiliği en az bir yüzyıl kadar geç başlamış olmasına rağmen egemen hale geldi.

Sonrasına bakıldığında ise, Türkiye tarihinde dile getirilişi ile, halen TC vatandaşı olan Ermenilerin kültürel olarak taşıdıkları tarih duygusu arasında tam bir uçurum oluştu: nefret bir halkın bir başka halka öfkesi şeklinde yaşanmadı, Ermeni Sorunu iktidarlar arasında yaşandı ve bir halk bunun sonuçlarını yaşadı. Sonuç olarak ise Anadolu Kültürü kendi tarihi içinde bir kez daha iktidar merkezli kıyım yaşamıştı, bu kıyımları tarihi yüzyıllar öncesine kadar gider, zaten Anadolu Alevileri tarihsel süreç içinde pek çok kez kıyımdan geçmişlerdi, nitekim 1915’ten sonra da kıyımdan geçtiler. Aslında kıyım meselesine bakınca, ölçekleri farklı olmakla birlikte, Balkanlar, Kafkasya, Anadolu gibi yerlerde etnik ve dinsel temelli kıyımlar tarihsel travmalarla ne yazık ki yaygın bir şekilde oldu ve psikolojik tortuları da yıkıcı oldu.

Anadolu’nun İslamlaştırılması ve Sünnileştirilmesi bu tarihten sonra giderek hızlandı ve ancak Cumhuriyetten sonra “tamamlanabildi”, ama bu süreç pek çok kıyım ve nefretle anılan eylemin ardından oldu.

Şunu net olarak söylemek gerekir: 17. Yüzyılda Osmanlı Egemenliği sarsılıyordu, 18. Yüzyılda Osmanlı Egemenliğine karşı örgütlerin kurulma dönemi, 19. Yüzyılda bu örgütlerin başarıya ulaşmaya başladığı ve isyanlar dönemiydi. 1912’deki Balkan Harbi keskin ve çok kısa sürede Osmanlının yenilgisiyle bittiği dönemde, Rusya kendi doğusundaki Müslüman halklar üzerinde net olarak egemenlik kurduktan sonra, Anadolu’ya Müslümanların göçü birden bire hızlandı. Hem Karadeniz üzerinden, hem de Balkanlar’dan gelen göç dalgası Anadolu’ya büyük bir milliyetçilik rüzgârı getirdi, bu insanlar çok kızgındılar, çünkü her şeylerini kaybetmişlerdi ve büyük kayıplar yaşamışlardı. Bu göçler Türkiye’deki milliyetçilik rüzgârının tutmasına ve yeni bir ideolojik söylemin kök salmasına yol açtı. Milliyetçilik yalnızca Anadolu’da değil, çok halklı çok dinli çok dilli toplulukların yaşadıkları her yerde kanla şekillendi ve yerleşti. Öteki berikinin tanımlanması için çok etkili bir araçtır: sonuçta yıkım getirir.

Bugün bu olayın ardından yüzyıl geçmesine rağmen, tarihsel fenomen olarak milliyetçilik bu ülkede yeni bir fenomene, yeni bir düşmanlığa doğru evriliyor, yüzyıl öncesinde bu işlevi Ermeniler üstlenmişti, şimdi artık yeni bir aday olarak Kürtler var. Nefret etkili ve yıkıcı bir duygudur, insanidir ve insanı insanlıktan çıkartır.

Kürtlerin durumunu Ermenilerden farklılaştıran iki şey var: Birincisi din farkı yoktur, ikincisi Dünya artık silahlarla, savaşlarla yeniden haritaların yapıldığı bir dönemde değildir. Buna karşın Kürtlerin durumunu esastan farklı kılan unsur, Kürtlerin belirli illerde ya da bölgelerde net olarak nüfusun çoğunluğunu oluşturmasıdır. Bu anlamda çatışmalar çok uzun bir tarihsel döneme yayıldı ve göçlerle nüfusu seyreltmek kaçınılmazdı.

Bu açıdan bir nefret-objesi değişimi yaşanması içinde olduğumuz söylenebilir. Umarım insanlıktan çıkmayız…

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“İnsanlığı da, ölülere saygı göstermeyi de öğreteceğiz…” Bir Milli Maçta Fışkıran İrin – Kıvanç Koçak

“Milli” takım bir süredir maçlarını Konya’da oynuyor. Nedenini hatırlıyor musunuz? Çünkü İstanbul’da takıma ve futbolculara yönelik ciddi protestolar yaşanıyor, gerilim...

Kapat