“Ahlaksız güç kıyıcıdır, güçsüz erdem etkisizdir” Sonbaharın İzinde… 4 – Zahit ATAM


[ <<öncesi ] Bir başka filmden söz ettik; Öldürme Üzerine Küçük Bir Film.* Polonya’dan bir film, seksenli yılların sonlarında yapılıyor. Böylelikle günümüzün filmi Açlık 1980’lerin başında, Öldürme Üzerine Küçük Bir Film zamansız bir mekânda, Sonbahar ise yeni yapılmış ve günümüzde geçiyor izlenimi veriyor. Açlık’ta bu insanların nelere katlandıklarını ve bunları niçin yaptıkları veriliyor. Öldürme Üzerine Küçük Bir Film’de cezalandıran iktidar ve cani ilişkisinde bile yasanın mantığı ve en zalim görünümlü insanın bile nasıl bir masumiyet taşıdığı anlatılıyor. Sonbahar tam bu süreçte devreye giriyor, mahkûmumuz cezaevinde ölmüyor, yalnızlığa, Doğaya ve insan sevgisine bir kez daha hüzünlü bir şekilde seslenmek için Hazan mevsiminde doğup büyüdüğü yerlere gidip ölümü beklerken yaşadıklarına eğiliyor. Açlık ve Sonbahar arasındaki en temel farklardan birisi de bu noktada ortaya çıkıyor; Açlık’ta militanımız kendisi adına konuşuyor, Sonbahar’da ise bir yerde boşluğa haykırıyor.

Öldürmenin mantığı üzerine eğilerek süreci biraz deşmeye çalışalım; Kieslowski’nin filmi iki koldan ilerliyor, birincisi hukuk fakültesinden mezun olan ve son olarak sözlüye girip hukuk felsefesi üzerine düşüncelerini belirten taptaze bir avukat adayı;
Kendisine yasaların mantığı ve ceza hakkında sorulan soruya, cezanın mantığı üzerine eğilerek yanıt veriyor. Eğer ceza toplumu birisinden korumak, onun daha feci eylemlerini önlemek içinse hapis zaten yeterlidir. Eğer ceza bir mahkumun insanlığa dönmesi için verilmişse, eğitimin bir parçası ise, yola getirme sürecinde eksikliklerin tamamlanması çabasıyla veriliyorsa o zaman bu eksikliklerin o insan yaşamında neden geçmişte verilemediği açısından iktidar ve toplum sorunludur ve cezanın bir parçasını da kendisi yüklenmelidir, eğer ceza mahkumun bedeni üzerinden toplumun geri kalanına bir uyarı ve yeni cani adaylarını korkutmak için veriliyorsa ki asıl işlevi bunun gibi durmaktadır, o zaman bu canileri üreten toplum mu yoksa caniliğin kaynağı olarak daha üst makamlara başvurmak mı gerekir? Cezanın tanrı adına verildiğine, nizam meselesine gelirsek, orada ancak doğu despotizminin inanışlarına geliriz; örneğin “düzen (“nizam”, “alem” ya da “nizam-ı alem” düşüncesini çıkış noktası alırsak, düzenin Tanrı tarafından olduğu gibi konmuştur. Değişmez ve değiştirilmemelidir. Olduğu gibi tutulursa sonsuz ömürlüdür (“ebed-müddettir”. İkinci açıdan bu tür devleti kanun-ı kadim (en eski, ilk kanun) kuramı meşrulaştırır, yani onu Tanrı’nın koyduğu düzen yapar. Bu, rejimin siyasal ilkesidir ve dinsel ilkesiyle kaynaştırılmıştır. İslam dini açısından böyle bir devlet meşru olmaktan uzaktır. Çünkü dinsel geleneğin değil, güçsel, siyasal, militer geleneğin bir ürünüdür ve hiçbir İslam düşünürü böyle bir siyasal gücünün din açısından meşruluğunu sağlamanın yolunu bulamamıştır. Bunlar düzen için devletin varlığını da gereksiz bulamadıkları için (bulanlar Rafızi, heretic, hukuka karşı, bugünkü deyimle düzene aykırı anarşistler sayılmıştır), devletin kaynağının İslam dini dışında bulunduğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. Ancak bu devlet, İslam din ve hukukunu korur ya da uygularsa onun meşru olabileceğini kabul etmişlerdir. Osmanlılarda bu, “kanun-ı kadim” dedikleri ve kimin koyduğunu asla göstermeye gerek duymadıkları bir ilke ile temellendirilmiştir. [Kadim oldur ki anın evvelin kimesne bilmeye- “Süleyman Kanunnamesi”]”1 Dolayısıyla Tanrıya dayandırılan kanunların tek olmaması, hatta birbiriyle uyumsuz olması, tarihsel süreç içinde değişmeleri, Tanrı adına insanların birbirlerine karşı savaşmaları, Tanrısal olduğu söylenilen kanunların ve bunlara dayandırılarak verilen cezaların nizamı sağlamak yerine bir tür ahlaken ikiyüzlü toplum yaratma sonuçlarının sık sık ortaya çıkarması, suçun azalması yerine yaygın bir baskının ortaya çıkması… bilimsel olmaması gibi durumlar geldiğinde suç-iktidar-suçlu-ıslah meselesi öyle bir şekilde karşımıza çıkar ki, ekseriyetle hata yapan toplumsal kurumlar ve iktidarın aygıtları olduğu anlaşılır. İnsanların koşullarını değiştirmek için mücadele ettiklerinde, iktidarın düzeni sağlamak için değişimin önüne engel olarak çıkartılan güçlerin suçu azaltmak değil sistematik baskı aygıtlarına dönüştüğü görülebilir. Siyaset biliminin ve Uluslararası ilişkiler öğrencilerinin ilk öğrendikleri acı gerçekle yüz yüze geliriz; uluslar arası ilişkileri yöneten güç enternasyonal yasalar değil, güç ve çıkar ilişkileridir. Yasaları güçlüler tek taraflı çiğnemek için her zaman zorlamışlardır ve yasalar her yeni dönemde güçlüler tarafından yeniden yazılmıştır. Zor üzerine hakikaten Robespierre mükemmel bir soyutlama yapmış; ahlaksız güç kıyıcıdır, güçsüz erdem etkisizdir. Dahası şu sözüne bakalım; “Yasa onlar için yapıldığı insanların büyük çoğunluğu onun yapılışına hiçbir zaman katılamazlarsa, gerçekten genel iradenin ifadesi olabilir mi? Hayır.” — Kurucu Meclis’te yaptığı 25 Ocak 1790 tarihli konuşmadan. Değişim kaçınılmazdır, nizam-ı alem değil, belirli tarihsel dönemlerde belirli somut toplumsal koşullarda ve belirli bir iktidarın kanunları ve zor aygıtlarıdır söz konusu olan. O zaman “suçlunun üzerinde” konuşurken, Kenan Evren’in sözünü ettiği “asmayalım da besleyelim mi?” sözü hem ceberutluğun, hem ahlaksızlığın, hem de yüzsüzlüğün ifadesi oluyor, böylesi insanlar kelimenin gerçek anlamında bizim Malkoçoğlu filmlerindeki inanılmaz vahşilikleri yapan, sonra bizimkisi bir avuç insanla gelip koca sarayı ve kaleyi dağıttığında en son ele geçen kişi olarak “alçak bir insan kimliğinde yalaka bir şekilde aman dileyen” insanlar sınıfına girerler. Tarihin hamamböcekleri olmak onlara yakışır, ama sanat ya da Kieslowski bu insanları anlatmayı seçmiyor ne yazık ki. Ahlaksız güç yıkıcı ve kıyıcıdır, ne yazık ki bizim tarihimizde böylesi çok bulunuyor. Ahlaken savunamadığınız, hayatınızı meşrulaştıramadığınız anda, hakikaten yaşam biraz da anlamsızlaşıyor.
Öldürme Üzerine Küçük Bir Film’den bir bölüm (+18)
[dailymotion]http://www.dailymotion.com/video/x7tl2c_ldrme-zerine-kk-bir-film_shortfilms[/dailymotion]
Öldürme Üzerine Küçük Bir Film’in öyküsünün bu yanının dışında asıl özelliği bir inanılmaz öldürme sürecini ayrıntılarıyla vermesiydi. Zayıf ve güçsüz bir delikanlı şişman ve güçlü bir taksi şoförünü öldürüyor; ancak o kadar önemli ayrıntılar veriliyor ki… Örneğin yönetmen taksi şoförünü sevdirmek ya da suçsuz göstermek için hiçbir şey yapmıyor, hatta aksini yapıyor, ama cinayetin nedeni ve şeklinde de hiçbir güzelleme yapmıyor, hatta insanı canından bezdiriyor, en son aşamasına kadar süreçle karşı karşıya kalıyoruz, dakikalarca. Sonra arkadaşımız taksiyi alıp, asıl araba meraklısı genç ve çekici bir kıza götürüyor, işte arabayla dolaşmak istiyordun, emrindeyim diyor. Bu arkadaşı şoförümüz gizli gizli süzmüştü, ama cinayetin bununla hiçbir alakası yok. Aynı şey, hayvanlarla çocukların ilişkisi üzerinden filmin başında bir kez daha veriliyor. Sonra yargılanma ve delikanlımızın geçmişi gündeme geliyor. Birinci cinayetten hiç geri kalır yanı olmayan bir şekilde delikanlımız da yetkili makamlarca idam ediliyor. Geriye hayat ve idealleri üzerine düşünen avukatımız kendi gerçekliğiyle baş başa kalıyor; arabasıyla ve mesleğe başlarken duyduğu coşkunun çok uzağında kendisini beklediğine inandığı sevgi ve başarı dolu gelecek hayallerini ilk vakasında kaybetmiş bir ruh hali içinde, bir gün batımında bomboş bir yeşil arazide ağlarken film bitiyor. Kapitalizm ile erdem arasında bağlantı kuran inandırıcı bir sosyolog ve filozof görmedim, onun için kahir ekseriyetle “erdemsiz güç kıyıcı oluyor” kuralı geçerli oluyor.

Sonbahar anlamlı bir hayat sürmüş insanın yaşamına hazan mevsiminde hüzünle ve sevgiyle yaklaşıyor, bir tür bu insanlar için yakılmış bir Ağıt gibi.

Halk hükümetinin dayanağı, barışta erdem ise eğer, devrim içinde de hem erdem hem yıldırıdır: Gerçekten de, erdemin olmadığı yerde yıldırı kıyıcıdır, yıldırının olmadığı yerde de erdem güçsüzdür (Robespierre).

“Kolonilerinizin [sömürgelerinizin] korunması büyük bir çıkardır; ancak bu çıkar Anayasanıza göre görecelidir; ve ulusun ve aynı zamanda kolonilerin yüksek çıkarı sizin özgürlüğünüzü korumanızdır ve bu özgürlüğün temellerini kendi ellerinizle baltalamamanızdır. Öyle değil mi? Onları özgürlüğünüzü kaybetmek pahasına elinizde tutuyorsanız, çürüyüp gitsin kolonileriniz. Evet, kolonilerinizi kaybetmekle, onlara mutluluğunuzu, onurunuzu, özgürlüğünüzü feda etmek arasında tercih söz konusuysa, tekrar ediyorum: çürüyüp gitsin kolonileriniz!” — Kurucu Meclis’te renkli insanların hakları hakkında yaptığı konuşmadan (13 Mayıs 1791)

“Bir politikacının kafasında doğabilecek en ölçüsüz düşünce, bir halkın başka bir halka kendi yasalarını ve anayasasını benimsetmek için, elinde silahla onun ülkesine girmenin yeterli olacağına inanmaktır. Kimse silahlı misyonerleri sevmez; ve doğanın ve sağduyunun vereceği ilk fikir, bu kişileri düşmanlar olarak geri püskürtmek olacaktır.” — Jakobenler Kulubündeki ilk konuşmasından (2 Ocak 1789)
Halk hükümetinin dayanağı, barışta erdem ise eğer, devrim içinde de hem erdem hem yıldırıdır: Gerçekten de, erdemin olmadığı yerde yıldırı kıyıcıdır, yıldırının olmadığı yerde de erdem güçsüzdür. Yıldırı, tetikte duran, sert, yumuşama bilmez bir adaletten başka bir şey değildir. Demek ki, yıldırının kaynağı erdemdir. Yıldırı, yurdun en geciktirilmeye gelmez ihtiyaçlarına uygulanan özel bir ilkeden çok, genel demokrasi ilkesinin bir sonucudur. (Robespierre).

Yukarıdaki pasajları eğer içinizden birisi Açlık-Hunger filmini seyrederse, o filmde yukarıda yazıda geçen Sands ile papaz arasında geçen konuşmayı dinlediği bölümde bunları da düşünsün diye veriyorum. Bir ahlakın konuştuğunu söylüyorduk, bu da bu ahlakın geçmişten aldığı mirasın bir parçası.

Bir film üzerine beş yazı; Sonbahar izinde…

* Öldürme Üzerine Kısa Bir Film
Polonyalı yönetmen Kyrzistof Kieslowski tarafından çekilen dekaloglar on adet ve yaklaşık ellişer dakikalık filmlerden oluşur. Her film birbirinden farklı öyküleri anlatır ve bütün Dekaloglar’da öyküler, aynı mekânda geçer. “Öldürme Üzerine Kısa Bir Film” adlı bölümde; Miroslaw Baka ve Krzystof Globisz rol alıyor.  “Öldürmeyeceksin” emrinden yola çıkan bu bölüm, ahlaki değerlerden yoksun bir taksi şoförü ve onu aslında bir hiç uğruna öldüren işsiz, amaçsız bir genç arasındaki öyküyü anlatıryor. Vahşice işlenen cinayetin ardından yakalanan gencin savunmasını idealist bir avukat üstlenir. Ancak avukatın çabaları, gencin idamını engelleyemez. Modern dünyadaki insanın derin bunalımlarını anlatırken “adalet” kavramını da sorgulayan bu bölüm, dekaloglar içinde en sarsıcı bölümdür.Eklemelerle genişletilen bölüm, “Öldürme Üzerine Küçük Bir Film” ismiyle dünya çapında tanınan bir filme dönüşmüştür. Rahatsız edici ve düşündürücü olması dışında, son derece ayrıntılı ve gerçekçi cinayet sahnesiyle çok tartışılmış, Cannes Film Festivali de dahil birçok yarışmada ödül kazanmıştır.

 

<< Sonbahar’ın izinde -3 (öncesi)
Sonbaharın’ın izinde – 5 (ve son) >>

Zahit ATAM
Sinema Tarihçisi
Yeni İnsan Yeni SİNEMA dergisi
Yayın Kurulu üyesi ve yazarı

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz