Brecht: Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin. Ama bir kusurcuğu var; Bilir düşünmesini de.

Hitler`e söz
Tankınız ne güçlü generalim,
Siler süpürür bir ormanı,
Yüz insanı ezer geçer.
Ama bir kusurcuğu var;
İster bir sürücü.
Bombardıman uçağınız ne güçlü generalim,
Fırtınadan tez gider, filden zorlu.
Ama bir kusurcuğu var;
Usta ister yapacak.
İnsan dediğin nice işler görür, generalim,
Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin.
Ama bir kusurcuğu var;
Bilir düşünmesini de.

Çarşamba,7 (Bertolt Brecht – Brecht’in Güncesi. Temmuz, 1920)
Şu günlerde yazdığım her şey kötü ve alışılmış, fakirlere patates, oysa bu yazı işi dışında başka bir şeyde yapmıyorum. Ama belki bu ana neden. Günler sıcak ve güneşli, asfalt bana göre değil, kafamın arkasında durmadan süren bir basınç var. Bu arada bol bol zaman geçiyor, onu kullanmıyorum, tersine, güneş yanığı olduktan sonra derinin kalkıp dökülmesi gibi, geçmesinden hoşnutum. Herşeyi suçluyorum, çok ışık alarak göz kamaştıran ve camdan bulanık sahte bir gökyüzü gösteren büyük pencereyi de. “Galgei” için bir tek içtepi eksik, yoksa hayalimde her şey allright. Şimdi canım hiç yazmak istemiyor, baş ağrım artıyor. Cehennemde korkunç bir şey olacağını sanmıyorum. Orada hiçbir şey olmayacak. Sauve qui peut!

Keşke ressam olsaydım! Kadın gibiler onlar: Her zaman yapabiliyorlar. Ve nefsi işe dönüştürebiliyorlar! Renklerin kokuları, malzemenin direnci ve nesnenin kendini ebedi sunuşu, kışkırtıyor ve doyuruyor.

Öylesine sakin ki! İnsan bir sakinleşebilse, yaşamın basit büyük ritmiyle, patates zıkkımlanmayla, küçük, tahta bölme odacıklarda dans etmekle, havanın içinde yaygınlaştığı hüzünlü günbatımlarıyla, hiçbir ayrımı ve inceliği olmayan hep ebedi aynı çatışmalarla. İnsan, bütün yaşamın tekdüzeliğine, bütün canlıların, eski gereksinimlerini yeni biçimlerde gidermeye karşı sağır ve kör dayatıp direnmelerine ilenmek istiyor – çünkü, insan kendisi zavallı ve güçlü gereksinimlerden yoksun!

Geceleyin mideme bir yudum ateş suyu girince, başka bir iş yapma istemi üstüme çullanıyor, basit, karanlık yaşamı biçimlendirme istemi, katı ve uşakcasına, gerçekci ve acımasızcasına, yaşama sevgi duyarak. Önce “Galgei” ile “Yaz Senfonisi” elden çıkmalı, ama sonra artık ekspresyonizm bitmiştir ve bu “kavram” çöpe atılacaktır! Bu akım bir (küçük alman) devrimiydi, ama birazcık özgürlüğe izin verilince, özgür kimsenin olmadığı görüldü; istenen şeyin söylenebileceğine inanılınca, bu yeni zorbaların istediklerinden başka bir şey değildi, onlarında söyleyecek bir şeyleri yoktu. Bu gençler, laf ve mimik bakımından eski kuşaklardan daha zengin olmakla birlikte, her zengin şımarık gençliğin oyunbaz laubaliliğini, karamsarlık ve sorumsuzluk duygusuyla karıştırdıkları aşırı doyumlarını gösteriyorlardı, gözüpekliği ve iğdiş güvenilmezliklerini, özgürlük ve edimlilikle karıştırıyorlardı.

Gökyüzü hala geniş görünüyor, ama şimdiden kargalar üzerlerinden geçiyor.

Pazartesi, 13 (Haziran ,1921)
Herşey yine panoramik görünüyor.

Bu ülkede renkler kötü. Herşey gri, çoğunlukla silinmiş mürekkep. Bir kez içine kırmızı bir ay koydukları zaman, sakin durmak için, yeterince saflık olmuyor. Bu yüzden hiç olmazsa içki bedava olmalı. Renkleri böylesi bir ülkede hiç olmazsa içkiye para verilmemeli…

…Arada bir resim müzesine gidiyorum. Rubens sefahatlarının et pazarında şimdi midem bulanıyor. Bundan ben de yeterinden fazla var, ama Tizian’a gelmeliyim. Burada öylesine koyulaştırımış bir ihtişam, doygun bir altın tonu, kuvvetli bir kudret sayesinde merhemsel bir huzur ve Shakespeare anıtsallığı. Van Gogh’un dediği gibi, bir yere bir sarı ev yapmalı, buraya düşünceleri olan cüsseli kişileri istif etmeli, bunlar da birbirleriyle nasıl anlaşacakları konusunda başlarının çaresine bakmalılar. Tiyatro gibi böylesine toplumsal bir şey tek tek noktalardan yola çıkarak ele alınmaz, burada bir uzlaşmaya gereksinim vardır.

Cuma, 2 (Eylül 1921)
Her halükarda insan kendini basit hedeflerden pek uzaklaştırmamalıdır. İki delikanlının içki fıçılarının üzerine ilk defa iki basit tahta koyup açıktan açığa ticaret yapmaya başladıklarından beri, seyircilerin eğlendirilmesi ödenen amaçtı. Hep bu bön bön bakan bira yapımcıları, iltizamcılar, fıçıcılar burada rahatladılar ve çok az bir süre sonra burada en adi yeraltı, ama yerküresel dürtülerini tatmin ettiler, aynı zamanda uhrevi olanları da ve böylece her türlü tehlikeli sapkınlığa karşı yedek oldular, keyfi yerinde, güvenli göbek çevrelerinin ortasına doğru. Safiyane maceralar kısa sürede görmüş geçirmiş, pratik düsturlarla baharatlanmak, kolay kavranan havalarla kolay hazmedilir kılınmak, imalı ya da açık seçik fıkralarla biberlenmek gerekti. Şimdi, bir gelişmenin son noktasında, aktörlerin kendini beğenmişliğini artık yalnızca arka koltuklardaki aşçıların ve çanak yalayıcıların kendini beğenmişliği tatmin ediyor.

Çev: Yüksel Pazarkaya

BİR ALMAN ANASININ AĞITI

Bu çizmeleri bendim sana giy diyen, oğlum,
bu haki gömleği bendim sana giy diyen.
Nerden bilecektim bu kara günleri göreceğimi,
bilseydim, giydirmem, derdim, giydirmem,
asın beni, derdim, daha iyi.

Elini görürdüm hani ben senin, oğlum,
“Hayl Hitler!” diyerek kaldırdığın elini,
Hitler’ i selamladın diye, nerden bilecektim,
kuruyacağını bir gün elinin.

Duyardım, oğlum, söz ettiğini senin
üstün bir ırktan.
Nasıl varacaktım farkına, nerden bilecektim, nerden
celladıymışsın meğer sen kendinin.

Gittiğini görürdüm senin, oğlum,
uygun adımla Hitler’ in ardından.
Nerden bilecektim, onu izleyenin
artık bir daha geri dönmeyeceğini.

Bana derdin ki, oğlum, derdin ki:Almanya
gelecek bir gün atnınmaz hale.
Nerden bilecektim, oğlum, bu yerin nerden bilecektim,
küller ve kanlı taşlar arasında kalacağını böyle.

Haki gömlek vardı her zaman sırtında senin.
Giyme şu gömleği demedim sana, demedim, oğlum.
Bu günleri göreceğimi bilmiyordum, ne yapayım,
sana o gömleğin kefen olacağını bilmiyordum.

Bertolt BRECHT
Çeviren : A. KADİR

Bertolt Brecht – Brecht’in Güncesi
İki cilt halinde yayımlan Günlükler’in, birinci cildi, yazarın 1913-1941 yılları arasında tuttuğu notlardan (Günlükler, Jurnaller ve Otobiyografik Notlar alt başlıklarıyla) oluşuyor. Ve geç de olsa Türkçe okuru da Brecht’in yazma – yaşama serüvenini kendi ağzından dinliyor.
Brecht, 1956 yılında öldüğünde ardında bıraktığı eserler aşağı yukarı altmış ciltti. Bu büyük şair ve oyun yazarının henüz lise öğrencisiyken tuttuğu notları, yazdığı şiirleri, okumanın verdiği keyif bir yana, o genç Brecht’in, korkularıyla, isyanı ve öfkesiyle, aşkları ve beklentileriyle yani işte on beş yaşında bir genç hayat karşısında ne hissederse hepsiyle yüzleşiyoruz. Ve samimiyetle yazılmış bu satırları okurken, asıl başka bir şeye tanıklık ediyoruz: o yılların Almanya’sına, dünyasına…
Yaklaşan savaş, Hitler, Nazizm, yoksulluk, dünyanın yaşadığı en büyük soykırım, Brecht’in satırlarıyla bir kez daha yazılıyor insanlık tarihine….

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Üç Maymun: Kan Kusup Kızılcık Şerbeti İçtim, ya da film eleştirisinde unutulan Türkiye gerçekliği üzerine…

Üç Maymun’u sinema salonunda seyrettiğimde salon doluydu, ne yazık ki daha salonda şu uğursuz düşünce geçti içimden; insanlar sadece bir...

Kapat