Üç Maymun: Kan Kusup Kızılcık Şerbeti İçtim, ya da film eleştirisinde unutulan Türkiye gerçekliği üzerine…

Üç Maymun’u sinema salonunda seyrettiğimde salon doluydu, ne yazık ki daha salonda şu uğursuz düşünce geçti içimden; insanlar sadece bir öykü seyrediyorlar, yarın da gazetelerde kameradan başlayıp oyuncukla devam eden satırlar da bizi bekliyor. Ancak ben daha patronumuzun uyukladığı ve kent içinde giderek daha fazla ormanlık alanlara kurulan burjuva mekânlarına giden bir yolda (örneğin benim Boğaziçi Üniversitesi’nde okuduğum yıllarda Hisar’da böyle yollar vardı) birisine çarptığı, saklandığı, gelen bir başka arabanın duraksayıp sonra direksiyonu kırarak yoluna devam ettiği andan itibaren Türkiye üzerine düşünmeye başlamıştım bile.


Sonra o salonda giderek koltuğuma gömülüp, salonda yok olduğum sırada, bütün onlu yaşlarım dâhil 1980’lerden itibaren Türkiye’yi düşünmeye başlamıştım. Türkiye Türkiye, riyakârlıkların, alçaklıkların ve sahte dayanışmaların ülkesi, ufak bir rüzgârın titrettiği, insanların davranışlarının nedenleri ve saiklerinin köklü olarak değiştiği ülke! İnsanların terazinin bir yanına inançlarını-ahlaklarını-bilgilerini ve erdemlerini koyduğu, öte kefesinde “benim memurum işini bilir” ve bu millete ne yapsan yaranamazsın öyleyse yaşayabildiğin kadarını yaşa diyen, sen kurtarmak istiyorsun da bakalım bu millet kurtulmak istiyor mu diye inanılmaz bir uslamlamayı bar köşelerinde binlerce kez yüksek sesle söyleyen; tarihsel ölçümden ikincisini çıkaran Türkiye! En büyük insanlık ideallerini burjuvaziye hizmet için satan Türkiye!. Sahte kahramanlara ve elbette ki eksik olmaz eksilesi sahte-bilirkişilerin, sahte kurtarıcıların, sahte peygamberlerin, ve elbette son olarak bunlara eklenen çakma seyitlerin ülkesi Türkiye. Daha sabahın köründe Eyüp’e telefon geldiğinde filmi hissettim; hemen bir projeksiyon yaparak uzaklara gittim, Uzak’ın diyarındaki Mahmut ile Yusuf’un arasındaki ilişkide Mahmut’un bir yandan özel yaşamının derin sarsıntıları, öte yandan hiçbir ahlaki bağ hissedemediği durumda; artık dayanılmaz bir yük olarak Yusuf’tan kurtulmayı düşündüğü anda kaybeden Türkiye. Tam da bu noktada, yani örneğin hem Uzak’tan hem de Üç Maymun’dan daha acı olan Sürü’de onlu yaşlarındaki çocuğun geleceği kuracak insanlar için gazinoya değil de eyleme gitmeyi seçtiği anın yok-olduğu noktada Uzak ve Üç Maymun başlıyor. Artık toplumsal sınıflar ile aydınlar-halk arasındaki ilişkinin parçalandığı ve insanımızın herkesin kendi köşesinde yalnız olduğu anda binyıldan eski şu korkunç “kan parası” pazarlıklarının yapıldığı Türkiye; işte bu noktada başlıyor Üç Maymun.
Dolayısıyla Üç Maymun ne kara filmden aldığı biçimsel özelliklerle, ne de dijital sinemanın bize sunduğu kamera çalışmalarıyla, ne de Bilge’nin sevdiği yalnız ve güzel ülkesinde başlamıyor, aksine gelecek için mücadele edenlerin yenildiği ve yenilen toplu dayak sonrasında devasa bir Zor aygıtının sürekli kendini gösterdiği bir meydanda toplumun herkesin kendi sınıfına göre ayrıştığı, her şeyin daha kötüsünün herkes için birer tehdit olarak hazır bulunduğu ve onun tarafından korkutulup sindirildiği noktada başlıyor Üç Maymun. İkiyüzlü insanların ilişkisinde gerçeklikle yüzleşemeyen insanlara bir çıkış noktası olarak Zeki Ökten’in yönettiği ve Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı Düşman’da evinden artist olmak için kaçan karısına karşı bıçağa sarılmak üzereyken filmin öyküsünün dışından gelen iki devrimci karakterin öğütlerinin yenilgiye uğradığı noktada başlıyor Üç Maymun. Dolayısıyla derin yalnızlığımızın ve köklü çıkışsızlığımızın bir dışavurumu olarak çıkışsız hayatımızda rüzgârda sallanan bıçağa sarılmak ya da sinikçe bunları kabul etmek noktasında sıkışıp kalıyoruz. Küçücük ailelerimiz temel taşımız olmuş, evrensel insanlık ideallerini sürekli çiğneyip “gemisini kurtaran kaptanlar” olma yarışı içinde sürekli birbirimizi tükettiğimiz noktada başlıyor Üç Maymun. Yoksul, yoksul olduğu için yoksulluğa karşı mücadele etmek ve yine yoksul kardeşleriyle dayanışmak için harekete geçmek yerine, patronunun karşısında ezildiği anda, nihayetinde kahvenin çırağına “orası senin için daha iyi” diyerek yaşanmamış bir yaşamı, yani bir tür yok olmayı önerebiliyor. Hayatımız içinde artık sıradan oldu kan parası. Neler yapmadık ki bu ülke için; paralı askerlik için yıllarca kaçan insanlar, başkasının yerine hapse giren insanlar, başkasının yerine askere gidenler, başkasının yerine üniversite sınavına girenler, burjuvalar için tetikçilik yapmak için para aşkına insan vuran insanlar, başkasının yerine oy verenler, başkaları için bilinçli olarak yalan söyleyenler, ben yaşamadım bari onlar yaşasınlar…üç kuruş için fabrikadaki can yoldaşını patrona gammazlayanlar, sıkışmış devletimizin mide bulandırıcı başkanı olarak Kenan Evren’in bile gönül rahatlığıyla reisi savunduğu, Mehmet Ağar’ın ülkesini kurtarmak için binlerce operasyon yaptığı, bizzat siyasallaşmış yoksulluk semtlerine “özel görevleri olarak yetkili kişilerin uyuşturucu tezgahları açtığı” Türkiye. Tansu Çiller’den kadın, müşfik, akıllı, güzel, çalışkan başbakan türeten Türkiye. Yalanın her türlüsünün mubah olduğu, bizzat televizyonlarından Radyasyonsuz çay, için için diyen bakanları, ardından bu da yetmez deyip Ortadoğu Teknik Üniversitenin Kimya bölümü hocalarını yalan rapor vermek için resmen İstanbul’a çağıran Türkiye; Kazım Koyuncu kanserden öldüğünde bunların hiçbirini gündemine almayan, hatta hatırlamayan Türkiye. Ölümün kutsandığı, akıllı ve hak arayanın ezildiği, her türlü niteliğin dürüstlükle birleştiğinde başa dert olduğu Türkiye. Başbakanın aldığı maaşlardan çok tazminatlardan kazandığı Türkiye. Binlerce yıllık Sümele manastırını çimentoyla restore eden Türkiye, Bizans sarayının üzerine otel diken, başbakanın “Yıkıntının üzerine otel dikiyoruz, istemezük diyorlar” dediği Türkiye… Çiğnenmedik evrensel insanlık ideali kalmadı bu ülkede; Üç Maymun bu noktada başlıyor ve acı acı ülkemiz üzerine kendi içinde son derece tutarlı bir öyküyle bir toplumsal bağlam üretiyor. Eğer bu bağlam, bu toplumsal ilişkiler, bu davranış ve ahlak kipleri üzerinde konuşmayıp öyküyle sınırlanmış bir alanda, kamera-ışık-dijital-film noir-oyunculuk-Tilbe’nin şarkısı… üzerinde konuşursak kelimenin gerçek anlamıyla beyhudelik alanında kıran kırana bir maç yapmış oluruz. Bu ülke Üç Maymun’u oynamaya 1977 1 Mayıs’ında isyan edenlerin kanlı bir şekilde öldürüldüğü noktadan sonra, geçmişin ürkek-korkak-servetini gizlemeye meyilli-yaşamını nispeten izole refahı içinde yaşayan Sabancı’ya karşı mücadele etmeyi bırakıp, ondan bir star olup işçi sınıfını kurtarması için elini öpenlerin öğüt dinlediği, açacağı yeni fabrikalarda iş kapma hayalleri kurma noktasına geldiği anda başladı. Tam da o noktada kolektif bir Üç Maymun toplumumuzun her düzeyinde, her ilişkisinde sürekli oynanmaya başladı. O noktadan sonra içimizden herhangi birinin ben Üç Maymun’u hiç oynamadım, benim bütün steril ilişkilerimde bu tip korkunç edimlerden bütünüyle uzakta, sahte kurtarıcılar ve ilahlara sığınmadım, kendi gerçekliğimin ve ülkemin kaderini bir kefeye koyup ona verdiğim yanıtla bütünüyle kendi varlığımı kendimi yaratmaya ve insan olma mücadelesine verdim diyebilir mi? Üç Maymun’un oynanmadığı bir burjuva siyasal iktidarı ve milleti olabilir mi?
Dolayısıyla Üç Maymun’u tartışmak demek hayatı tartışmak demektir, filmler yaşamı anlamak, yorumlamak ve yaşamda izleri yaşatılmak için vardır. Bir filmi seyredip hayatınızı derinden sorgulamadığınız bir süreç yaşıyorsanız o film nasıl önemli bir anlatı olabilir ki? Bir film hakkındaki tartışma filmin perdeye taşıdığı toplumsal gerçeklik çözümlenmeden, tartışılmadan kameradan başlayıp oyunculukla devam eden ahmakça söylemlerin içine sıkıştırılabilir mi? Elbette ki, bir yönetmenin ya da yazarın eserinde yarattığı toplumsal ilişkiler ve insanlar üzerine yaptığı gözlemler ve çıkarımlar yerine, bütünüyle o sanatçıyı biçimsel ve olaysal arenada sınırlayarak inceliyorsak-yorumluyorsak, o zaman onu bütünüyle sıradanlaştırmış olmuyor muyuz? Bizzat bu tavrın kendisi gerçek anlamda Üç Maymun’u oynamak değil midir? O zaman en başa dönersek, Üç Maymun’u oynamak ufak bir hikâye değil, ülkemiz içinde en yaygın bir toplumsal-kitlesel edim değil midir? Biz niçin yaşamı-yaşamlarımızı tartışmak için bu filmi çıkış noktası olarak almıyoruz? Anlatılan, acı ama gerçek, senin hikâyendir; rolün ise değişik olabilir, bu toplumsal hayatımızın kirli ilişkilerine sadece nereden eklemlendiğine bağlı. Bu noktada, mükemmel bir ajit-prop örneği olarak;
Bu bir türkü:-
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü: –
alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor;
kanlı, kızıl bir meşale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de söyledim o türküyü!
Türküsünü söylemediğimiz anda evrensel bir edim olarak Üç Maymun’u oynamak; bu ülkenin insanları, zavallı yaşamlarımız için sefil hedonist anların özlemleri içinde, refah özlemi içinde, ama hep sıkıntı çekerek sürüneceğimiz günler için, iyi olduğumuzda etrafımızdakilere, kötü duruma düştüğümüzde kahvenin çırağına, yaşanmaya-değmez-yaşamları pazarlamak ya da satın almak için gitmek durumunda kalan bu ülkenin yenik vatandaşları… Üç Maymun tam da bu yazgıya direnenlerin yenildiği anda başlamaktadır; o gün yitirdiğimiz saflığımız-özlemlerimiz-insaniliğimiz-geleceğe dair umutlarımızdı. Şimdi geriye dönebilmek için, en başa sarmamız gerekiyor, tam da Eyüp’ün yağmurlu bir günde her şeyini kaybettiği anda ona akıl verecek ve onun acı tarihini paylaşıp mücadeleye çağıracak insanlara çağrıyla bitiyor Üç Maymun.

ZAHİT ATAM
Sinema Tarihçisi
Yeni İnsan Yeni SİNEMA dergisi
Yayın kurulu üyesi ve yazarı
 

Üç maymun filmi için üç yazı

 <<< önceki- (Üç Maymun ya da Türkiye’ye ve İnsanımıza bir Ağıt Üzerine..)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Üç Maymun ya da Türkiye’ye ve İnsanımıza bir Ağıt Üzerine…/ Zahit ATAM

1980 sonrası Türkiye toplumu üzerine yapılmış en iyi gözlemlerden birisi Koza’dan itibaren bütün filmlerinde gördüğümüz yaşamın olabildiğince fazlalıklarını törpüleyen, gözlemler...

Kapat