Bende Halimce Bedreddinem – Radi Fiş

Adım attıkça gevrek sesler çıkaran taşlı bir yolda yürüyorlardı. Yaşlı adamın üstünde lime lime olmuş bir cüppe, başında bir börk vardı. Omzunda, kopuz mu yoksa kılıf içine sokulmuş yay mı olduğu belli olmayan bir şey asılıydı. Elindeki uzunca sopaya dayanarak güçlükle yürüyen yaşlı adamın ardından, on üç yaşlarında bir çocuk geliyordu. Onun da üzerinde yer yer yırtılmış yakasız bir ceket, ayaklarında, bir zamanlar çok güzel nakışlarla bezeli olduğu anlaşılan, şimdiyse, açılan yerleri sicimle bağlanmış çizmeler vardı. Belinde sadaka toplamakta kullanılan bir hindistancevizi kabuğu görülüyordu.

Çocuğun yürüyüşü iyice yavaşlamıştı. Az sonra yolun kıyısına oturdu.

— Daha fazla dayanamayacağım, Satı Dede!

İhtiyar hemen durmadı. Çocuğun sesi sanki çok uzaklardan gelmiş gibiydi.

— Kalk, Doğanım! Kalk, yavrum! Doğru değil durmamız… Hele bir aşağıya, dere yatağına inelim… Orda bir köy olacak… Orda dinleniriz.

Şeyhoğlu Satı ne güz göğünün pırıltısını, ne meyvelerini verip kışa hazırlanan bahçeleri ve ne de akşam güneşiyle yıkandığı için nemliymiş gibi görünen sürülmüş tarlaları görüyordu. Aşığın gördüğü zifiri bir karanlıktan başka bir şey değildi. O uzun, kimi acı, kimi tatlı anılarla dolu yaşamının sonuna gelmişti artık. Hele şu son gördüklerinden sonra onun için yapılması en kolay şey, yol kenarında bir taşa oturup ölümü beklemekti herhalde. Ama o, kendine böyle bir debdebeyi caiz göremezdi. Bir an önce öğretmene ulaşması ve yıkım haberini ulaştırması gerekti. Bir de ahdi vardı: Çocuğu korumak. Yorgunluğunu, sırt ağrılarını, yüreğini dağlayan acıları duymamaya çalışarak, yürüyor yürüyordu.

Başlangıçta yolları ıssız tarlalar, bozulmuş bağlar, bahçeler arasından geçiyordu. Daha düne kadar bir kardeş sofrası olan bütün bu yerler, şimdi Osmanlı müfrezeleri tarafından beylere ve sultanın sadık kullarına dağıtılıyordu. Köyler, yakılmış, yıkılmıştı. Ne bir çocuk sesi, ne bir horoz ötüşü ve ne de bir köpek havlaması… Çatıdan kopmuş tahtaları sallayan, saman tozlarını bir burkaç gibi ıssız yollarda sarmallayan rüzgârdan ve hafif bir yanık kokusundan başka bir şey yok.

Timur, başka halkların üzerine saldırıyor, yabancı ülkeleri yağmalıyordu. Bunlarsa kendi ülkelerine, kendi halklarının üzerine saldırmışlardı. Yolları üstünde tek bir canlı varlık bırakmamacasına… Bu toprakların tanık olduğu güzellikleri bir kan denizinde boğmak, yangınlarla küle çevirmek istercesine…

Hakikat savaşçıları daha hazırlıklarını bile tamamlamamışlardı ki, kadınıyla, çoluğu çocuğuyla dört bir yandan bitmez tükenmez bir akın halinde sığınmacılar gelmeye başlamıştı. Evlerini barklarını; ellerindeki birkaç hayvanı yüzüstü bırakıp, can telaşıyla kaçmışlardı. Osmanlının yediden yetmişe bütün erkekleri kılıçtan geçirdiğini, ana kucağındaki bebelere bile acımadığını anlatıyorlardı. Güzel ve güçlü kadınları, Müslüman değil bunlar, gâvur karıları diyerek köle gibi satmışlar, ortak ambarlarda ne var ne yoksa, beylerin depolarına taşımışlardı.

Osmanlıdan kaçıp hakikat savaşçılarına sığınan ve yolları, köyleri dolduran yığınlar, tam anlamıyla bir karmaşaya neden olmuşlardı. Hatçe Anayla bacıları, hiç değilse çocuklarla yaşlıları doyurabilmek, yaklaşan kışa karşı soğuktan koruyabilmek için çırpınıp durmuşlardı. Gündüz Alple Tanrıvermiş de yürekleri öfke dolu rençberlere çarpışma usullerini öğretmeye girişmişlerdi. Yeni savaşçıların nacak, tırpan, yaba gibi silah gereksinimlerinin sağlanması (bunlardan daha üstün silahları hayallerinden bile geçiremezlerdi), savaşta kendileri için uygun görülen yerlere dağıtılması da onlara düşen görevlerdi.

Başaramamışlardı.

Düşmanın yaklaştığını bildiren işaret ateşlerinin dumanları yükselmişti göklere. Devriyeler dörtnala koşup haber vermişlerdi: Görülmedik bir ordu geliyordu üzerlerine.

Düşman ordusuna iyice sokulan gözcülerse, Germiyan ve Karaman beyleriyle Sivas, Ankara ve Amasya valilerinin sancaklarını, azap ve yeniçeri bayraklarıyla sipahilerin atkuyruğu alemlerini ve Sultanın sırmalı beyaz bayrağını gördüklerini söylüyorlardı.

Düşmanı, ilkinde olduğu gibi yine Cevizlidere’de karşılamaya karar vermişlerdi. Tektaş, Börklüce Mustafa’nın yakasına yapışmış, “İlk biz vuralım!” diye, tutturmuştu. “Ağaç keserek ormana girer gibi! Korku salarız yüreklerine. Bir terslik olursa, duvarın gerisine sığınırız.” Razı olmuştu Börklüce de.

Sanki şu anda bir şeyi değiştirebilmek mümkünmüş gibi “Ah, Tektaş, ah!” diye söylendi yaşlı âşık. “Kazandığımız ilk zaferlerin yüreğine saldığı aşırı güven duygusu, muydu bu, yoksa aşırı kibirli miydin bilmiyorum?” Kafasından bu düşünceleri kovmak için nice uğraşırsa uğraşsın, yaşlı yüreğini dağlayan büyük yenilgiyi düşünmeden edemiyordu âşık.

Devasa davulların gümbürtüsü eşliğinde Osmanlı yaya askerleri iyice ilerleyince, yoldaki engeller açılmış, aynı anda da Türkmen atlıları “Hakikat bizimle!” çığlıklarıyla yalınkılıç ileri atılmışlardı. Ne var ki, bağırışları davulların gümbürtüsünde yitip gitmiş ve herhalde kendilerinden başka kimse duymamıştı bu çığlıkları.

Kalkanlarıyla korunmaya çalışan Osmanlı yayaları dağılmışlar, kaçmaya başlamışlardı. Türkmenler, bu ani saldırılarıyla Osmanlı yayalarını ikiye ayırmışlardı. Ama aynı anda, büyük kayanın ardında gizlenen sipahiler saldırıya geçmişler ve böylece iki tarafın süvari birlikleri kapışmıştı. Atlar göğüs göğüse çarpışıyorlar, yere yıkılıyorlar, birbirlerini eziyorlardı. Kendilerini çarpışmaya kaptıran Türkmenler, duvara doğru çekilme yollarını kapatan düşmanın kendilerini nasıl çember içine aldığını fark etmemişlerdi.

Tektaş’ın yoldaşları inanılmaz atılganlıkla çarpışıyorlardı. Ama ölen bir Osmanlının yerini hemen bir ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü alıyordu. Tere, köpüğe batan ve gözlerinin içine su akar gibi ter dolan atlar, kesik kesik hırlıyorlardı. Hâlâ eğerlerinin üzerinde durabilen savaşçılarda da kollarını kaldıracak takat kalmamıştı. Tektaş’ı bir kargı vuruşuyla yere düşürdüklerinde, çarpışma, sönmek üzere olan bir ateşin yer yer parlayıp yok olan alevleri gibi, bir-iki yerde, üzerlerine üçer beşer gelen düşman askerlerine karşı umutsuzca kılıç sallayan yiğitlerin boğuşmasına dönüşmüştü. Sonra onlar da düşmüşlerdi atlarından birer birer…

— Köy, Satı Dede!

Demek aşağıya, dere yatağına inmişlerdi? Beynini uğuldatan, yüreğini şerha şerha eden ağır düşünceler içinde olduğu için âşık farkına bile varmamıştı ne kadar yürüdüklerinin. Solda, altın rengine bürünmüş olan akağaç koruluğunun hemen yanında bir köy görünüyordu. Satı, eskiden tanıdığı olan köy muhtarının kendilerine yatacak bir yer göstereceğini umuyordu.

Köyde canlı namına bir şey yoktu. Hatta duman kokusu, herhangi bir ses, bir tıkırtı bile yoktu. Sürgülenmemiş kapıyı itince âşık kendini bildik bir avluda buldu. Ambarın, ahırın, evin kapıları ardına kadar açıktı. Ocakta kül vardı, ama ocağın üzerinde ne zincir, ne tencere görülüyordu. Sedirin, peykenin üzerinde ne bir şilte, ne de bir tek yaygı vardı. Ancak hiçbir yerde herhangi bir yıkım izi de görünmüyordu. Muhtarın bilgece bir öngörüyle, Osmanlılar gelmeden köyü boşalttığı anlaşılıyordu. İyi ama nereye götürmüş olabilirdi bunca insanı?

Sahibince terk edilmiş yabancı bir evi köşe bucak karıştırmak, savaş meydanında düşmüş bir yiğidin ceplerini, kuşağını yoklamak gibi tiksinç bir şeydi. Satı dayanamadı, kendini dışarı attı.

Akağaçlar yaprak dökümündeydiler. Yapraklar dallarından kopmadan önce, ruhun Azrail önünde titremesi gibi, oldukları yerde şöyle bir ürperiyorlar, sonra ağır ağır yere düşüyorlardı. Çayırlıkta, yarısı kaldırılmış bir saman yığını duruyordu.

Satı, Doğan’a baktı. Çocukcağız, tıpkı bir köpek gibi, sessizce ardı sıra geliyordu. Ayakta duracak gücünün kalmaması bir yana, manen de tümüyle yıkılmış gibiydi:

— Karnın aç mı? dedi Satı.

Başını sallamakla yetindi, Doğan. Âşık, omzundan kopuzunu indirdi. Kılıfını açtı, içinden bir kâse çıkardı. Kopuzu yeniden kılıfına koyup, Doğan’a uzattı.

— Çayırlıktaki saman yığınına git, yatmamız için iki oyuk aç. Derince olsun oyuklar. Gece kırağı düşebilir. Ben az sonra dönerim…

Yeniden o bildik avluya, muhtarın evine gitti, ahıra girdi. Karanlıkta el yordamıyla yemlikleri yokladı; bulduğu üç avuç kadar yulafı kâseye doldurdu. Biraz haşlayabilse ne iyi olurdu bunları; ama ortada tencereye benzer bir şey yoktu. Ne gelir elden, böyle diri diri çiğnemek zorundaydı Doğan’cık yulafları.

Çayırlığa varınca, Doğan’ın arpa samanları içine gömülmüş uyuduğunu gördü. Kopuzu kucaklamıştı çocuk uyurken.

Satı inleye inleye Doğan’ın yanına çöktü, olabildiğince derinlerine gömülmeye çalışarak samanların içine uzandı. Tıpkı Doğan gibi kendinden geçmek, uyumak istiyordu. Ama ne mümkün! Gözlerini her kapatışında, sonsuz kez tekrarlanan bir düş gibi, karanlıktan hep aynı görüntüler çıkıp geliyordu.

Üzerine üçer beşer gelen düşman askerlerini topuzuyla püskürten Kaya, bir yandan topuzunu başının üstünde çevirirken, bir yandan da haykırıyordu: “Alın, bu Teke için!” “Alın bu Stavro için!” Bir yığın düşman ölüsü birikmişti önünde. Ama kırılıp düşen her Osmanlı askerinin yerini yenisi alıyordu. Birden, bir ok saplandı omzuna ve kolu havada asılı kaldı. Topuzun başı da zincirden bu sırada kurtulup düştü… Kaya, boynuna kement geçene dek, kendini başıyla, bacaklarıyla savunmaya devam etti. Sonra tıpkı bir denizde kaybolur gibi, düşman askerlerinin arasında gözden yitti.

Tanrıvermiş, bir kayanın üzerine çıkmış, soluk almamacasına kılıç üşürüyordu düşman üzerine. Bir kargının ucunda havalandığı zaman da, “İriş Şeyh Bedreddin!” dedi, sonra o da kayboldu düşman denizinde.

Bunca yıllık yaşamında ne savaşlar görmüştü koca âşık. Ama böylesini… Böylesini ne görmüş, ne de duymuştu.

Osmanlı yaya askerlerinin, “Allahsızlara ölüm!” naralarıyla, açılan yarıktan içeri dalmaları için bu kısa süreli karışıklık yetip artmıştı. Cevizlidere, fokur fokur kaynayan devasa bir kazana dönmüştü. Herkesin birbirine karıştığı bu göğüs göğüse çarpışmada mancınıkların kullanılması düşünülemezdi bile. Ölmeden önce, olabildiğince çok sayıda düşman askerini de kendileriyle birlikte götürmek isteyen Börklüce yoldaşları elleriyle, dişleriyle, taşlarla dövüşüyorlardı. Kayalar, çalılar, kurumuş güz otları tümden kana kesmişti. Her yer cesetlerle kaplıydı. Hatta yer yer, üst üste duran ölüler görülüyordu. Dökülen kandan vıcık vıcık çamur olan toprakta ayakta durmak bile güçleşmişti. Yürekleri sınırsız bir öfkeyle kabaran isyancılar, akıllara durgunluk veren bir iş başarmışlar ve sultanın azaplarını geriletmişlerdi. Zafere ilişkin küçük bir umut ışığı parlamış gibiydi.

Ama, Beyazıd Paşa’nın bu an için sakladığı yeniçeriler hücuma geçtiler birden. Ve adım adım, adım adım gerilettiler hakikat savaşçılarını…

Derin, acı bir inlemeyle âşık gözlerini açtı. Batan güneşin ışıkları doğrudan saman yığınının üzerine düşüyordu. Doğan çırpınıyor, bir şey uzaklaştırmak ister gibi ellerini tedirginlikle yüzünde dolaştırıyordu. Satı bir demet sapla güneşi kesti, elini çocuğun alnına koydu. Hemen sakinledi Doğan.

Öksüzün annesini son kez Akdağ yamaçlarında büyük mağarada görmüştü Satı. Hakikat savaşçılarının silah dövdükleri, malzeme yığdıkları, yaralılarını muhafaza ettikleri çok büyük bir mağaraydı burası. Birkaç arkadaşıyla birlikte Gülsüm taşıyıp getirmişti Hatçe Anayı savaş alanından. Hatçe, mağaranın en dibinde, paçavralar arasında kımıltısız yatıyordu. Bakışları dışarıya değil, kendi içine yönelmiş gibiydi. Ona şöyle bir göz atan Satı, fazla yaşamayacağını hemen anlamıştı.

Geceyle beraber çarpışma da kesilmişti. Sağ kalanların tümü, gecenin kalın örtüsü altında Akdağ eteklerine çekilmişti. Bedreddin yiğitlerinin elinde bir tek Karaburun ve ona yakın birkaç köyle, küçük bir kıyı parçası ve işte bu dağ yamacı kalmıştı. Bir sayım yaptılar: İki binden daha az oldukları çıktı. Sekiz bin kardeşleri orada, savaş alanında kalmıştı.

Çabucak yaralarını sardılar, oturup dinlendiler. Dede Sultan kurulu son kez topladı. Doğan, çıplak kafası kan pıhtılarıyla dolu, yaralı sol eli sarılmış olarak geldi. Abdüsselâm’ın solgun yüzünde gözleri hep öyle kor gibiydi. Molla Kerim’in yanında her zaman olduğu gibi yazı takımı ve kâğıtları vardı. Gelenler arasında, Tanrıvermiş’in ardı sıra hakikat savaşçılarının saflarına geçen ve ölen kardeşinin yerini alan Gulam Haydar, deniz gücü komutanı Sarı Anastas ve Şeyhoğlu Satı da bulunuyordu. Dmitri yoktu. Abdüsselâm’ın, on yıl önce Sakız’da Bedreddin’in müridi olmaya birlikte karar verdiği eski dostu, bütün Rum müfrezesiyle birlikte Kızıldere’de şehit düşmüştü. Gündüz de yoktu. Dede Sultan’ın Ankara bozgunundan sonra ormanlarda birlikte gizlendiği azap yoldaşı…

Dede Sultan, tıpkı öğretmenin yaptığı gibi, gözlerini tek tek herkesin yüzüne dikip, sonsuzcasına belleğine kazımak istiyorcasına dikkatle baktı. Sonra bakışlarını, başında Gülsüm’ün oturmakta olduğu Hatçe Anadan yana çevirdi.

Boğuk bir sesle:

— Şehitlerimize şan olsun! dedi. Davamız, kalanların omuzları üstünde bundan böyle.

On İkinci Bölüm

Radi Fiş
Bende Halimce Bedreddinem

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik: Sahicilik, olumlama, sevgi – Crispin Sartwell

Kapat