Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik: Sahicilik, olumlama, sevgi – Crispin Sartwell

Eğer biz ciddi olarak, belki neşe içinde, kendimizi olanın olumlanmasına adayacak olsak, nasıl kılı kırk yararak ve olayları saptırarak fiili olanı yoksadığımızı ya da baştan savdığımızı görürüz. Belki de, kendimden bahsetsem iyi olacak. Ciddi olarak ve neşe içinde kendimi olana vakfettiğimden beri, girdiğim fiili olanı yoksama ve hor görme yollarının inceliklerine ve sapmalarına karşı duyarlı hale geldim. Aslında, öyle zamanlar vardır ki, neyi olumlayabileceğimi, olumlamanın ne anlama geldiğini ya da, olumlamışsam, neyi geride bıraktığımı ya da, olumlayarak, geride bıraktığım şeyi olumlayıp olumlayamayacağımı bilemem.

Bir şeyden eminim: Genellikle anlaşıldığı üzere, olumlama ve etik yan yana var olamazlar. İşte size bir gerçek olanı olumlama formülasyonu: Var olan ne olursa olsun iyidir, güzeldir, haklıdır, mükemmeldir. Bu görüşü ciddiye almanın etik, estetik, politik felsefe için ne anlama geleceğine bakalım. Holocaust gerçektir, öyleyse, iyidir. Dünyanın her kuşakta üretmeye niyetli olduğu üzere, masumun acı çekmesi haklıdır, iyidir, güzeldir. Çocukların açlıktan kırılması iyidir; ihtimal ki, bundan iyisi olamazdı. Bu dünya, Leibniz ve, daha anlamlısı, Pangloss’un sözleriyle, olası tüm dünyalar içinde en iyisidir. Russell’ın iğneleyici sözleriyle, bu en iyisidir, kadiri mutlağın ebedi tecelli sidir. Ama ben yine de acı içindeyim; ve yine masumlar acı çekiyor. Bütün bunlara iyi demek, “iyi” sözcüğünü bir uzaylı gibi kullanmak, “iyi” sözcüğüne iyinin ve kötünün ötesinde bir anlam biçmek demektir.

Ancak “iyi” sözcüğünü bu şekilde kullanmak için, korkunç bir bedel ödemeye hazır olmalıyız. Bu dünyanın tüm olası dünyalar içinde en iyisi, kadiri mutlağın ebediyen yaratabileceği en iyi dünya olduğunu söylemek tiksinti verici bir şey olsa gerek. Gerçekten de, bir anlamda, şimdiye kadar böylesine nefret uyandıran hiçbir düşünce duyulmamıştır: Her yarım akıllı bundan daha iyi bir dünya tasarlayabilir, daha doğrusu, birtakım iyileştirmeler önerebilir. Bu dünyanın olası dünyalar içinde en iyisi olduğunu ciddi olarak savunmak yalnızca, evrendeki fiili tezahürleri öylesine değersiz ve donuk, öylesine korku ve nefret dolu olan çile ve kötülüklere karşı değil, haz, erdem ve güzelliğe karşı da tiksinti duymak anlamına gelecektir. Nihayet bu dünyanın, başka yerlerdeki gerçek dünyalar ya da görünen dünya içinde gizlenmiş dünyalar içinde, bulup bulabileceğimiz en iyi dünya olduğuna dair düşüncemiz bizi pençesine alacaktır.

Ortak ahlâki standartlarımızdan ya da, aynı anlama gelmek üzere, herhangi bir standarttan hareketle, bunun olası tüm dünyalar içinde en iyisi olduğunu söylemek bizi, son tahlilde, bir şey yapmaya muktedir olduğumuzu tümüyle yoksamaya sevk edecektir. Çünkü dünyamız her zaman her türlü tikel standardı aşan ya da püskürten bir dünyadır, öyle ki dünyanın belli bir standarda uyduğunu söylemek her zaman dünyayı bir kenara koymak demektir. Aslında, tam da bu yüzden, dünya bizim için zorunludur; aksi takdirde, basitçe standartlar koyar ve onlara göre yaşayabilirdik. Tikel olanın tikelliği, standartların geçerliliğini sekteye uğratmasından ve böylelikle de, sanki Tanrı bizi dünyaya yargıç tayin etmiş gibi, mütemadiyen gerçekliği standartlara uydurma hastalığını sekteye uğratmasından gelir. Tikel olan bizi bu yanılgının dışına, kendimizin dışına, gerçekliğe davet eder.

Ancak yine de Leibniz şu konuda kesinlikle haklıdır: Bunun tüm olası dünyalar içinde en iyisi olduğunu iddia etmek doğrudan doğruya bir kadiri mutlağın, kusursuz bir iyicil Tanrı’nın varoluşundan çıkar. Böyle bir Tanrı’ya inanmak, doğal olarak, “en iyi” öğretmenin ellerinde tiksinmeyi öğrenmek, ve bunu iyice ve durmadan öğrenmektir. Bu dünyanın Tanrı’nın yarattığı dünya olduğu öğretisi sonunda Tanrı’dan öylesine şiddetle nefret etmeyi getirecektir ki, bu nefret ebediyen yürekleri karartacaktır. Bu nefretin alternatifi ve nefret her halükârda sahici bir tepkidir bir rüya âleminde yaşamaktır: Kişi artık kendi deneyimlerinin en acılı veçhelerini “geçiştirmek” zorundadır. Şok, acı, kişinin tahammül edilemez bulduğu ve dolayısıyla kişiyi gerçeğe çağıran ne varsa, zorunlu olarak, yanılsamalı ya da “muvakkat”, “gelip geçici” sıfatına layık görülecektir.

Dünya iğrenç bir yer olabilir ancak dünyadaki iğrençliklerin bir imtihan, ahlâki bir ispat zemini, ruhlara şekil veren bir imalathane olduğu iddiası gerçekten bayağı ya da, daha doğrusu, hiçbir şekilde hoş görülemez bir iddiadır. Dünya ahlâki bir imtihan olarak görüldüğünde, kişi hayatı boyunca sahici olamayacaktır. Kişi her daim sahnede, tarihin sahnesinde, Yüce Efendimiz’in huzurunda oynuyor olacaktır. Dünyayı bu şekilde görmek, onu bir oyun olarak görmektir: elbette ölümüne ciddi bir oyun, hayatınızın ortaya konduğu tek bir el rulet. Ancak dünyayı bir imtihan yeri olarak görmek kişinin kendisini yapayalnız görmesi, tikel olandan kaçarak ve imtihan kurallarına tabi yaşaması demektir. Ve, elbette, bu hayat gerçek gerçekliğe, içinde yaşadığımız gerçekliğin üzerinde ve ötesinde bir gerçekliğe hazırlıktır. Aynı şekilde, bu bizi bir kişi olarak kendi en derin deneyimlerimizden uzaklaştıracak bir hayattır. Ve bu, hiç kuşkusuz, tam da böylesi inançların amacına, tek kelimeyle, kaçışa uygundur.

Bu anlamda, ruhlarımızı sarmış teodise [en büyük iyiliğin tecellisi için kötülüğün şart olduğunu savunan dinsel öğreti] hayatın “anlamını” açıklama gayretleri içinde en tipik olanıdır. Teodise özellikle bayağıdır çünkü bütün derdi açıktan açığa bizi kaygan bir sahnede rol yapan aktörler haline getirmektir; ardından da gerçekliğe eriştiğimizde, sanki Tanrı performanslarını şiddetle eleştirdiği kullarını cezalandırma yetkisini haiz bir tiyatro eleştirmeniymiş gibi, rolümüzü nasıl oynadığımıza bakarak yargılanacağız. Ancak hayatın anlamım açıklama yönündeki tüm çabalar hayatı köklerinden kopararak sahteleştirme, tamamen, iflah olmaz bir biçimde sahteleştirme peşindedir. Hayata bir anlam verme yönündeki her çaba hayatı baştan ayağa yalana bulaştırma çabasıdır. Bu, hiç kuşkusuz, bir amaçtır çünkü insan “hayatın anlamı”nın ancak fiilen yaşandığı biçimiyle hayatı çekilmez buluyorsa arayacaktır. Anlam arayışı, her zaman, acı içinde atılan bir çığlıktır.

Yazarlığını, tam anlamıyla yazarlığı, anlamı oluruna bırakarak yapan Georges Bataille şunları yazar:

Fırtınaların koptuğu derin uçurumlarda kaybolmuş, tutkunun pençesinde kıvranırken, uçurumun dibinde olan şeyin bizim için ne anlamı olabilir ki? Daha yazarken alevleri yüzümde hissederim ve daha ileri gitmeyi reddederim. Başka ne ekleyebilirim ki? Gökyüzünde parlayan bu alevden duvarı, aniden orada beliren, insanın içine işleyen, hoş ve basit, bir çocuğun ölümü gibi katlanılmaz olan o ateşi anlatmaya gücüm yetmez. Bu son sözcükleri yazarken beni bir korku aldı, boşlukta yüzüme çarpan sessizliğin korkusu… Eğer bir kişi böylesine kör edici bir ışığa dayanacaksa, kararlı olmak zorundadır. Basit bir gerçek ortaya çıktığında elden ayaktan kesilmemekte kararlı olmak zorundayız; orada olanı entelektüel kategorilere hapsetme çabasına girmek, Tanrı inancının getirdiği bir sonuç gibi, kibirli bir gülme özürlü haline gelmek demektir. O parlak ışığın altında bir insan olarak kalmak akıllara durgunluk veren bir ummana dalma cesareti gerektirir; bu ateşi yakmak, neşe çığlıkları atarak körüklemek, ölümü beklemek, bilmediğiniz ve bilemeyeceğiniz bir tecellinin gerçekleşmesi içinde eylemde bulunmak demektir. Bu, kendi başınıza, aşk ve gözleri kör eden ışık olmak, güneşin o mükemmel idrak edilemezliğine erişmek demektir.[20]
“Akıllara durgunluk veren bir ummana dalma cesareti” dünyayla neşe içinde oynanan bir oyun değil, orada öyle duran anlamsızlık cehennemine düşmektir. Dünyayı anlamlı bir şey haline dönüştürme çabasının ötesine uzanan “mükemmel idrak edilemezlikle” büyük sevinç gizlidir ancak oraya erişmek demek bütün zalimliğiyle kötülüğü de tanımak, gerçekten önce dehşeti duymak demektir.

Tekrar edecek olursak, bize hayatın anlamını söylemek ya da hayatı bir anlatıya çevirmek, bize burada dünyada olmak için burada dünyada olmadığımızı söylemektir; bu dünyayı bir standarda uydurmak, varoluşu bir yargının esaretine sokmak ya da onu tutarlılık gereklerine kurban etmektir. Akıl sağlığımızı böylelikle koruruz. Ancak böylesi bir tutum takınma küstahlığı dünyayı ne kadar katlanılmaz bir şey olarak gördüğümüzün ölçüsüdür ve bu öyle bir büyüklük hissidir ki, son tahlilde, komiktir. Dünya her zaman dünyaları yargılamak için oluşturulan kriterleri geçersiz kılmalıdır; bu dünyaya bakmanın bir yoludur. Öteki yolu da şudur: Dünya her zaman dünyaları yargılamak için oluşturulan standartlara direnir, onları hiç umursamaz, tamamen aşar, o standartlara feleğin çılgın ve insanın kanını donduran kahkahasıyla güler.

O halde, insan basitçe kendi iyilik ve güzellik nosyonunu savunup ardından, dünyada sınama bedelini ödemeksizin, var olan her neyse onun iyi ve güzel olduğunu söyleyemez. Ancak tedavülde başka hiçbir güzellik ve iyilik nosyonu da yoktur. Gerçek olarak olan neyse onu onaylamaya muktedir ahlâki sistemler de yoktur. Birahlâki sistemin bütün özelliği şeyleri iyi şeyler ve kötü şeyler, yani olması gereken ve olmaması gereken şeyler olarak tasnif etmektir. Basitçe olması gereken şeyle olan şeyin tamı tamına örtüştüğünü söylemek, ahlâkçı açısından, tecavüz anlamına gelecektir; asıl olarak dünyaya değil ahlâkçıya tecavüz. (Ancak ahlâkçı da, nihayetinde, dünyanın bir parçasıdır.) Ve, bu anlamda, hepimiz ahlâkçıyız. Vurulmasından birkaç dakika sonra, kardeşim Bob’un bedenine baktığımı hatırlıyorum. Dünya başıma yıkılıyor hissine kapıldım, ve eğer kendi kendime fiili dünyada olan her şey iyidir, güzeldir diyor olsaydım, tam anlamıyla kendimi kandırmakla ya da kendimi tahrip etmekle ilgileniyor olacaktım. Bu duyduklarıma mutlak bir ihanet olurdu.

Dolayısıyla, dünyayı olumlamak dünyanın ahlâki olarak iyi olduğunu olumlamak anlamına gelemez. Belki, şuna dikkat etmişsinizdir: Dünya ahlâki olarak mutlak anlamda boş; dünya bizim küçük yargılarımıza sürüngen umursamazlığı içinde ilerliyor. Kardeşimin katlini varolmayışa mahkûm edemem. Ancak, aynı şekilde, mahkûm etmekten de geri duramam. Onu gerçeklikten silip çıkarmak beni onlarca yıl süren pahalı bir tedavi sürecine sokacaktır. Ancak bu olayı mahkûm edişimi silip çıkarmak beni çok daha derinden yaralayabilir. Çaresiz, cinayet karşısında savunmasız olmalıyım; acıyı yaşamalı, öfkeyi duymalı, içimde çığlık çığlığa bunun olmaması gerekirdi diye feryat eden ahlâkçının sesi hep kulaklarımda olmalı. Bunu yapmayıp umursamazlığa, en azından vecd içinde bir olumlamaya kendimi kaptırırsam, gerçek bir kişi olarak kendime zarar veririm.

Crispin Sartwell
Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Albert Einstein’ın, Mustafa Kemal’e Yazdığı Mektup

Kapat