Yuval Noah Harari: Görünen o ki artık şeker hastalığı, baruttan daha tehlikeli

Orman Kanununu Çiğnemek

Tarih boyunca insanlar savaşların varlığını hep kanıksadı, oysa barış sadece geçici ve kırılgan bir durumdu. Uluslararası ilişkiler iki devlet barış hâlinde olsa dahi, savaşın her daim bir seçenek olarak kenarda durduğu Orman Kanunuyla işliyordu. 1913’te Fransa’yla Almanya resmi olarak savaşta olmasalar da herkes 1914’te birbirlerinin boğazına satılabileceklerini biliyordu. Siyasetçiler, generaller, burjuvazi ve vatandaşlar, geleceğe yönelik planlarında bir savaş ihtimaline her zaman açık kapı bırakırlardı. Taş Devri’nden Sanayi Devrimi’ne, Kuzey Kutbu’ndan Sahra Çölü’ne dünyadaki herkes, komşularının her an saldırabileceğini, ordularını yenebileceğini ve insanlarını öldürüp topraklarını işgal edebileceğini bilirdi.

Orman Kanunu tamamen ortadan kalkmış olmasa da 20. yüzyılın ikinci yarısında nihayet geçerliliğini yitirdi. Birçok bölgede savaşlar hiç olmadığı kadar seyrekleşti. Kadim tarım toplumlarında tüm ölümlerin yaklaşık yüzde 15’i insanlar arasındaki şiddetten kaynaklanırken, 20. yüzyılda ölümlerin sadece yüzde 5’inin, 21. yüzyıldaysa küresel çaptaki ölümlerin sadece yüzde l’inin nedeni şiddetti.23 2012’de tüm dünyada ölen 56 milyon insandan yalnızca 620 bini (120 bin kadarı savaşlarda, 500 biniyse bireysel suçlarla) şiddet yüzünden hayatını kaybetti. Bunun yanında 800 bin kişi intihar ederken 1,5 milyonu da şeker hastalığından yitirdi yaşamını.24 Görünen o ki artık şeker, baruttan daha tehlikeli.

Savaşla petrol kuyuları ele geçirebilirsiniz, ama bilgiyi elde edemezsiniz

Daha da önemlisi, insanevladının giderek daha da büyük bir çoğunluğu artık savaşları tasavvur bile edemiyor. Tarihte ilk defa hükümetler, şirketler ve bireyler yakın geleceklerini planlarken savaşı olası bir durum olarak değerlendirmiyor Nükleer silahların, savaşları süpergüçler arasındaki çılgın bir toplu intihar girişimine dönüştürme ihtimali, dünyadaki en güçlü milletleri sorunların çözümü adına farklı barışçıl seçenekler bulmaya yönlendiriyor. Bununla beraber hammaddeye dayalı küresel ekonomi modeli de bilgi ekonomisine dönüşüyor, önceden altın madenleri, buğday tarlaları ve petrol kuyuları gibi maddi malvarlıkları temel zenginlik kaynaklarıyken, bugün en büyük zenginlik kaynağı bilgi hâline geldi. Savaşla petrol kuyuları ele geçirebilirsiniz, ama bilgiyi bu yolla elde edemezsiniz. Bilgi en önemli iktisadi kaynak hâline geldikçe savaşların kârlılığı da azaldı; ve savaşlar; hâlâ eski usul hammadde ekonomileriyle yürüyen Ortadoğu ve Orta Afrika gibi belirli bölgelerle sınırlanmaya başladı.

1998’de Ruanda’nın, komşu Kongo’daki koltan madenlerini ele geçirip yağmalaması bir anlam ifade ediyordu; cep telefonu ve laptopların üretiminde kullanıldığı için yüksek talep gören koltanın, dünyadaki rezervlerinin yüzde 80’inin kontrolü Kongo’nun elindeydi. Yağmaladığı kokandan yılda 240 milyon dolar kazanan yoksul Ruanda açısından bu çok ciddi bir paraydı.25 Buna karşılık, Çin’in California’ya saldırıp Silikon Vadisi’ni ele geçirmesinin hiçbir manası yok; Çinliler savaş meydanında üstün gelseler de Silikon Vadisi’nde yağmalayacak silisyum madenleri bulamayacaklar. Bunun yerine, Apple ve Microsoft gibi ileri teknoloji devlerinin programlarını satın alan Çinliler, aynı şirketlerin ürünlerinin imalatından milyarlarca dolar kazanıyorlar. Kongo koltanını yağmalayan Ruanda’nın bütün bir senede kazandığını barışçıl ticaretle tek bir günde elde etmeyi başarıyorlar.

Sonuç olarak “barış” kelimesi yeni anlamlar kazandı. Geçmiş nesiller barışı savaşın geçici yokluğu olarak değerlendiriyordu. Bizse bugün barışa savaşın mantıksızlığı olarak bakıyoruz. 1913’te Fransa’yla Almanya’nın barış hâlinde olduğunu söylemek, “Fransa ve Almanya halihazırda savaşta değil ancak gelecek yıl ne gösterir bilinmez,” demekti. Bugün aynı şeyi söylediğimizde, iki ülke arasında herhangi bir durumda öngörülebilir bir savaşın çıkmasının artık hayal bile edilemeyeceğini kastetmiş oluruz. Böylesine bir barış anlayışı sadece Fransa ve Almanya için değil, (hepsi olmasa da) birçok ülke arasında geçerli, önümüzdeki yıl Almanya’yla Polonya, Endonezya’yla Filipinler ya da Brezilya’yla Uruguay arasında savaş çıkabilme ihtimali yok denecek kadar az.

Bu Yeni Barış sadece bir hippi hayali değil. Güce tapan hükümetler ve açgözlü şirketler de buna inanıyor. Mercedes Doğu Avrupa’daki satış stratejilerini oluştururken Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesinden daha ciddi ihtimallere odaklanıyor. Filipinler’den ucuz işgücü sağlayan bir şirket, Endonezya’nın gelecek yıl Filipinler’i işgal etmesinden endişe duymuyor. Brezilya hükümeti bir sonraki yılın bütçesini tartışırken, Brezilya savunma bakanının yerinden fırlayıp yumruğunu masaya vurarak, “Bir dakika! Ya Uruguay’ı işgal etmek istersek? Bu konuyu hiç dikkate almadık. Bu işgal için 5 milyar dolar ayırmalıyız,” demiyor. Savunma bakanlarının benzer sözler sarf ettiği ülkeler yok değil ancak bunlar Yeni Barışın henüz köklenemediği bölgeler. Ben de bunlardan birinde yaşadığım için durumu gayet iyi biliyorum. Ne var ki bunlar istisna.
Yeni Barışın sonsuza dek süreceğini söylemek mümkün değil elbette. Barışı mümkün kılan nükleer silahlar misali, gelecekteki teknolojiler de yeni savaşlara zemin hazırlayabilir, özellikle siber savaşlar küçük ülkeler ve devlet dışı aktörlere süpergüçlerle mücadele edebilme imkanı sağlayarak dünyadaki istikrarı bozabilir. 2003’te ABD Irak’a girdiğinde Bağdat ve Musul tahrip olurken, Los Angeles ya da Chicago’ya tek bir bomba bile düşmedi. Kuzey Kore ya da İran gibi ülkeler gelecekte California’daki enerji hatlarını kesmek, Teksas’taki rafinerileri patlatmak ya da Michigan’daki trenleri çarpıştırmak için yazılım bombaları kullanabilirler. (“Yazılım bombaları” barış zamanında yerleştirilen ve uzaktan kontrol edilebilen zararlı bilgisayar programlarıdır. ABD ve birçok ülkede altyapı tesislerini kontrol eden ağlara yerleştirilmiş böylesi kodlar olması kuvvetle muhtemeldir.)

Diğer yandan yeteneği niyetle karıştırmamak lazım. Siber savaşlar yeni yıkım yöntemleri sunar ama bu onları kullanmak yolunda yeterince teşvik edici değildir. Geçtiğimiz yetmiş yılda insanlık sadece Orman Kanununun değil, Çehov Kanununun da yıkılabileceğini kanıtladı. Anton Çehov’un meşhur sözündeki gibi ilk sahnede görünen silahın üçüncü sahnede patlaması kaçınılmazdır Tarih boyunca kral ve imparatorlar yeni bir silah edindiklerinde, er ya da geç şeytana uyar ve o silahı kullanırlardı. Ne var ki 1945’ten bu yana, insanlık bu dürtüye karşı gelmeyi öğrendi. Soğuk Savaş döneminde sahneye çıkan pek çok silah patlamadı. Artık atılmamış bombalar; fırlatılmamış füzelerle dolu bir dünyada yaşamaya alıştık; hem Ormanın hem de Çehov’un Kanununu çiğnemekte ustalaştık. Bir gün bu kanunlar yeniden hüküm sürerse bu kaderimizde yazdığı için değil kendi hatalarımız yüzünden olacak.

Peki ya söz konusu olan terörizmse? Merkezi hükümetler ve güçlü devletler kendilerini kontrol edebilmeyi öğrenmiş gibi görünseler de, teröristler yıkıcı yeni silahları kullanırken gözlerini bile kırpmayabilirler. Şüphesiz bu ihtimal endişe vericidir. Ne var ki terör, güce gerçekten sahip olmayanların benimsediği bir zayıflık stratejisidir. Terör ciddi maddi zarar vermektense korku salarak işler. Teröristlerin çoğu zaman bir orduyu yenecek, bir ülkeyi işgal edecek ya da şehirleri ortadan kaldıracak güçleri yoktur. 2010’da tüm dünyada obezite ve obeziteye bağlı hastalıklar toplamda 3 milyon insanın ölümüne neden olurken, terör birçoğu gelişmekte olan ülkelerdeki 7697 kişinin canına mâl olmuştur. Sıradan bir ABD vatandaşı ya da Avrupalı için Coca-Cola, El-Kaide’den çok daha ciddi bir tehdit.

***

Kıtlık, salgın ve savaşlar muhtemelen gelecek yıllarda da milyonların canına mâl olmaya devam edecek. Ama tüm bunlar, aciz insanlığın kontrolünün dışında, engellenemez trajediler olmaktan çıkıp artık aşılabilir engeller hâline geldi. Yoksullukla mücadele eden yüz milyonlarca insanın; sıtmaya, AIDS’e ve vereme yenik düşen milyonların; ya da Suriye, Kongo veya Afganistan’da ateş çemberlerinde sıkışmış milyonların acılarının hafife alınması gerektiği anlamına gelmez bu. Anlatılmak istenen; kıtlık, salgın ve savaşların yeryüzünden silindiği ve artık bu konularda rahat olabileceğimiz de değil. Tam aksine. Tarih boyunca insanlar bu sorunların çözülemeyeceğini düşündüklerinden son vermeye çalışmadılar bile. Mucizeler göndermesi için tanrıya yakardılar ama kıtlık, salgın ve savaşların kökünü kazımak için ciddi bir girişimde bulunmadılar. 2016 dünyasının tıpkı 1916’daki gibi açlık, hastalık ve şiddetle dolu olduğunu iddia edenler, eski asırların bozguncu düşüncelerini ebedileştiriyorlar yalnızca. Bu görüş, insanların 20. yüzyılda sarf ettiği tüm çabaların boşuna olduğunu, tıbbi araştırmaların, ekonomik düzenlemelerin ve barış girişimlerinin beyhude olduğunu ima ediyor. Durum böyleyse neden zaman ve kaynaklarımızı daha fazla tıbbi araştırmaya, ekonomik yatırımlara ya da barış girişimlerine harcıyoruz?
Geçmişteki başarılarımızı kabul etmek, ileriye dönük hamlelerde bize cesaret vererek geleceğe yönelik umudumuzu besliyor ve sorumluluk hissimizi kamçılıyor. 20. yüzyıldaki gelişmelere rağmen insanlar kıtlık, salgın ve savaşlarla acı çekmeye devam ediyorsa bunun suçunu tanrıya ya da doğaya atamayız. Durumu iyileştirmek ve acı dolu olayları daha da azaltmak bizim elimizde.

Başarılarımızın azametini takdir ederken bir diğer noktayı gözden kaçırmamalıyız: Tarih boşluk kabul etmez. Kıtlık, salgın ve savaşlar azalıyorsa, insanlığın bunların yerini alacak başka gündemleri olacaktır. Bunların ne olacağını çok iyi düşünmemiz gerekiyor. Aksi takdirde eski savaş meydanlarında muzaffer olurken yeni cephelerde hazırlıksız yakalanabiliriz. Peki 21. yüzyılda insanlığın gündeminde kıtlık, salgın ve savaşların yerini hangi meseleler alacak?

En önemli mesele, insan türünü ve gezegeni bir bütün olarak kendi gücümüzden korumak olacaktır. Bize bol gıda, ilaç, enerji ve hammadde sağlayan olağanüstü ekonomik büyümemiz sayesinde kıtlık, salgın ve savaşları dize getirmeyi başardık. Ne yazık ki bu büyüme, gezegenin ekolojik dengesini birçok açıdan altüst ediyor ve biz bu sıkıntıları daha yeni yeni incelemeye başlıyoruz. Tehlikeyi kabul etmekte geç kalan insanevladı bu konuda pek ilerleme kaydedemedi. Çevre kirliliği, küresel ısınma ve iklim değişikliği tartışmalarına rağmen çoğu ülke, durumu düzeltmek için henüz ekonomik ya da siyasi fedakarlıklarda bulunmadı. Ekonomik büyüme ve ekolojik denge arasında seçim yapmak gerektiğinde siyasetçiler yöneticiler ve seçmenler her zaman büyümeyi tercih ediyor, 21. yüzyılda felaketleri önlemek istiyorsak daha çok çaba göstermeliyiz.
Bundan sonra insanlık neyle uğraşacak? Kıtlığı, salgınları ve savaşları engellediğimiz için birazcık tatmin olup hâlimize şükrederek ekolojik dengeyi korumaya da çalışacak mıyız? Şüphesiz en mantıklı ihtimal bu olsa da, insan türü büyük ihtimalle bu yolu izlemeyecek. İnsanlar nadiren ellerindekiyle yetinmeyi biliyor İnsan aklı hemen hemen her zaman kanaat etmek yerine daha fazlasını arzuluyor. İnsanlar hep daha iyinin, daha fazlanın ve daha lezzetlinin peşindeler. İnsan türü muazzam güçlere sahip artık; iyi de kıtlık, salgın ve savaş ihtimallerini geride bıraktığımız zaman ne yapacağız? Biliminsanları, yatırımcılar, bankacılar ve siyasetçiler neyle oyalanacaklar? Oturup şiir mi yazacaklar?

Başarı, hırsı ve açgözlülüğü beraberinde getirir; yeni başarılarımız bizi daha cüretkar hedefler koymaya yönlendiriyor. Eşi benzeri görülmemiş refah ve sağlık seviyeleriyle uyum içinde yaşamayı garantilediğimize göre, insanlığın yeni hedefi ölümsüzlük, mutluluk ve tanrısallık olacak gibi duruyor. Açlık, hastalık ve şiddetten kaynaklanan ölümleri azalttığımıza göre artık yaşlanmanın, hatta bizatihi ölümün üstesinden gelmeye çalışabiliriz. İnsanları küçük düşürücü sefaletten kurtardığımıza göre artık onları mutlu etmeyi amaçlayabiliriz. İnsanlığı hayatta kalma mücadelesinde yukarılara taşıdık. Şimdi artık insanları tanrı mertebesine yükseltmek için çalışıp Homo sapiens\ Homo deus’a dönüştürebiliriz.

Yuval Noah Harari
Homo Deus – Yarının Kısa Bir Tarihi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Edip Cansever: Gitsem de her yerde biraz vardır/ Hatırda zamansız bir plak

Kapat