Şeyh Bedreddin: Önce mutsuzluktan kurtulmak gerekir. Sonra da mutluluktan…

“Ruh gücü” derler. Bilgi yoksa, ruh güçsüzdür. Ama anlamış kişi için bilgi de bir engele dönüşebilir. Bu yüzden anlamış kişi, bildiğini unutmalıdır.Önce mutsuzluktan kurtulmak gerekir. Sonra da mutluluktan. Mutluluk da çünkü bir hapishane olabilir. Her şey bir hapishane olabilir. Öğretmene, şeyhe duyulan bağlılık bile.

Şeyh, eskiden kurtulmak için gereklidir. Şeyhin tekkesi, evi yalnızca bir hazırlanma yeridir. Şeyh, yol için gereklidir. Yol aşıldı mı, şeyhe gerek yoktur artık. Anlamış, ermiş kişinin şeyhi de olmamalıdır, tümüyle özgür olmalıdır o.

Şeyh Ahlati Bedreddin’i işte buraya hazırlıyordu. Ama Bedreddin bunu ancak, artık şeyhi falan olmadığı zaman anlayabildi.

Çadırını dolduran bilginleri gözleriyle şöyle bir taradı. Bu giyinip kuşanmış, burunlarından kıl aldırmayan, kibirli heriflerden kaçı şu dervişin yaptığını yapabilirdi?

Hükümdarın hoşuna gitmeyebilecek her düşünceden hemen çarketmeye hazırdı hepsi de. Şu derviş kılığındaki fakihin, gerçeğe ihaneti, savaş meydanındaki ihanetle bir tutması boşuna değildi. Timur, çevresindeki ulemanın yalnızca kendi çıkarları peşinde olduğunu ilk kez böylesine açıkça görüyordu.

Oysa ona gerekli olan, gerçekti. Kendisinin yetenek olarak adlandırdığı savaş başarılarını gerçeğe borçlu olduğunu biliyordu. Kimi kez kendisine ne kadar pahalıya mal oluyordu gerçeği elde etmek: Ateşle, işkenceyle, kanla, altınla, bağışla ulaşabiliyordu gerçeğe. Düşman içine casuslar, dil avcıları salması, ele geçirilen tutsakları kendisinin sorguya çekmesi, bir muhbirler ordusu beslemesi, yüksek rütbeli komutanlarının konaklarından, oğullarının saraylarından, hatta kendi sarayından her fısıltının kendisine ulaştırılmasını sağlaması hep gerçeğe ulaşmak için değil miydi?

Şimdiyse kendisine bir başka gerçek gerekliydi. Askeri gerçek değildi bu, hatta hükümdarlıkla ilgili gerçek de değildi. Çıktığı her seferde, gitgide güçten düşen fani bedenini ayakta tutabilmek için daha büyük bir çaba göstermesi gerekiyordu. Günlerce hiç inmeden at sırtında durmanın kendisine nelere mal olduğunu kimseler bilemezdi. Büyük bir bölümünü istila ettiği şu dünyadaki konukluğunun sona ermek üzere olduğunu bir kendisi biliyordu.

Timur, elini havada genişçe salladı: Hükümdarın yalnız kalmak istediğini anlatan işaretti bu.

Bu toplantıdan hemen sonra, Emir Baranduk, kendisini hükümdara götürmek için sık sık Bedreddin’in çadırına uğramaya başladı. Timur’un çadırı, ordugâhın tam ortasında kurulu, tepesinde altın bir miğferin parladığı, önünde yüksek rütbeli komutanların pırıl pırıl silahlarıyla at sırtında dolaştıkları, kapısında muhafızların beklediği büyük, beyaz çadır değildi. Yalnız Emir Baranduk, muhafız bölük komutanı ve yazıcılar, ulaklar, hizmetçilerden oluşan bir avuç insan, Timur’un ordugâhının dışında, gürültü patırtıdan uzak, kocaman kaya parçalarıyla gözlerden gizlenmiş küçük, boz bir çadırda kaldığını bilirlerdi. Emir Baranduk da Bedreddin’i işte bu çadıra götürüyordu.

İlk akşam tartışma konuları “iktidarın doğası”ydı. “Gerçek iktidar insanlar üzerinde değil, yürekler üzerinde kurulur.” Timur, Bedreddin’in bu sözü üzerine biraz düşündü, sonra hafifçe gülümsedi. Saygıdeğer fakihin yürek dediği şey, kendisinin pek çok kez görmek fırsatını bulduğu, insan bedeninde bulunan yumruk büyüklüğündeki nesne değil miydi? Yoksa bu sözüyle sayın fakih gerçek iktidarın insan bedenleri üzerinde kurulan iktidar mı olduğunu söylemek istiyordu? Öyle ya da böyle –ciddileşmişti Timur–, yürekler üzerinde en sağlam iktidar, korkuyla kuruluyordu, korku ise gücün ve acımasızlığın sonucuydu.

Bedreddin öğrenmek istediği ilk şeyi öğrenmişti: Timur’un acımasızlığı, doğasının bir özelliği değil, akıllıca yapılmış kimi hesapların sonucuydu. Timur’un yalnızca adı bile nice insanın yüreğini buz gibi etmeye yetiyordu. Timur dendi mi kollar iniyor, her tür direniş kendiliğinden son buluyordu. Bedreddin bir an dehşete kapıldı: Yüreğin esinlendirici etkisinden yoksun oldu mu, mantık ne kadar tehlikeli, ne kadar insanlık dışı bir şey olabilirdi.

Düşüncesini, hükümdarın da bildiği bir atasözüyle dile getirdi: Zorla güzellik olmaz. Vefa, sadakat gibi şeyler zora başvurarak sağlanamazdı; bunun en açık kanıtı da, Beyazıd’a ihanet ederek kendinden yana geçen beylerdi.

Timur, tartışmadı. Vefa ve sadakatin cömertçe yapılacak ihsan ve iyiliklerle elde edilebileceğini, cömertliğin vefa ve sadakati ihanetten daha çekici, çıkara daha uygun hale getireceğini söyledi. Fakihin itiraz edecek gibi olduğunu fark edince de, evet, biliyorum, dedi, açgözlü olmayan, kişisel çıkar peşinde koşmayan, ölümle bile korkutulamayacak insanlar da vardır diyeceksiniz. Ama yüz binde bir çıkar böyleleri. Örneğin çevremize topladığımız ulema arasında böyle bir tek kişinin bile bulunmadığını öğrenmiş bulunuyoruz. Ve saygıdeğer fakih Bedreddin’i huzurumuza çağırtmamızın nedeni de bir bakıma bununla ilişkili. Bir seçimde bulunmanızı isteyeceğim sizden, saygıdeğer fakih: Dilerseniz kızlarımızdan birini verelim size, sarayımızda kalın; dilerseniz fethettiğimiz ülkelerden herhangi birinin başına geçin… Seçim, sizin.

İşte Bedreddin bu kadarını beklemiyordu. Büyük bir şeref veriliyordu kendisine; büyük olduğunca da tehlikeli.

Yerden bir selam verdi ve nice zamandır fakih falan değil, sırtındaki şu eski püskü abayla nerde akşam orda sabah dolaşan yoksul bir derviş olduğunu söyledi. Asla haketmediği bu yüce ihsanı kabul edemezdi, çünkü hükümdarın umutlarını gerçekleştirebilecek güçte bir insan olmadığı için, cihan fatihinin üzülmesine yol açabilecek davranışları olabilirdi, bu durumda ise kendisini bağışlayamazdı.

Timur, kızmadı. Hatta, galiba, sevindi bile. Yemeği birlikte yemelerini önerdi.

Bir başka sefer, ölümsüzlük üzerine konuştular. Ölümsüzlüğe kavuşmanın Timur’u çok ilgilendirdiği belliydi. Şeyhlerin; yaşarken kavuşulan bir tür ölümsüzlükten söz ettiklerini duymuştu, ama bunun için, galiba, ölümden önce ölmek gerekiyordu. Saygıdeğer fakih acaba bu ölümsüzlüğün ne menem bir şey olduğunu açıklayamaz mıydı? Bedreddin, elinden geldiğince Timur’un anlayabileceği bir dille, “yol”u, anlamış kişinin bu yolun sonunda ulaştığı hali anlattı. Buna “ölümden önce ölüm” deniyordu, çünkü, bu hale eren kişinin eski “ben”i ölmüş oluyordu. Timur’un, düş kırıklığına uğramış gibi bir hali yoktu. Yalnız, kedilerinki gibi keskin gözleri, kısılmıştı. Bedreddin, kafasındaki bir soruya daha yanıt aldığını anladı: Timur’un tüm düşünce ve davranışlarına yön veren şey, ün düşkünlüğü idi. Ölümsüz ününü, binlerce insanın ölüsü üzerinde yükseltmiş bir insandı Timur. Yalnızca ölülerin çokluğu dolayısıyla büyüklüğe dönüşmüş bomboş, sıradan bir ün düşkünlüğü idi onunkisi! Ama ne korkunç bir yıkıcı güç vardı bu büyüklükte!

Radi Fiş
Bende Halimce Bedreddinem

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
2016 AD Karikatür Yarışmasında Ödül Almış 16 Karikatür

Artık dünyanın önemli bir karikatür yarışması olarak anılan, 2016’da 33’üncüsü düzenlenen, serbest konulu Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması’na 68 ülkeden...

Kapat