Mina Urgan: Mecidiyeköy, Etiler’de yerleşim yerleri yoktu 1926’da Şişli’ye kurtlar inmişti

Çocukluğumun ve gençliğimin 600.000 nüfuslu İstanbul’u, Yeşilköy’de başlar, Şişli’de biterdi. Boğaz’m Rumeli yakası Sarıyer’de, Anadolu yakası da Beykoz’da biterdi. Boğaziçi’nin sırtlarında, yapılanma yok, birbirinden güzel korular, erguvan ağaçları vardı sadece. Bazı yalıların arka cephesinde, caddenin üstünü aşıp o yalının korusuna giden küçük köprüler tek tek görülürdü. Topağacı, eskiden Tatavla denilen Kurtuluş gibi semtler yoktu. Oralardaki kırlarda laternalı açık hava kahveleri vardı. Dadım beni oraya götürür, kocaman karadut ağaçlarının altında oynardım. Şimdi İstanbul’u çepeçevre saran o Anadolu kasabaları kurulmamıştı henüz. Anadolu’dan göç, ancak 1950’de başladı ve gittikçe ivme kazandı. Şişli’den sonra, Mecidiyeköy, Etiler filân gibi yerleşim yerleri bulunmadığından, 1926’da Şişli’ye kurtlar inmişti. O kış, büyük soğuklar olmuştu. Tuna’dan gelip Boğaziçi’ni dolduran buzların üstünde yürüyerek, Anadolu yakasından Rumeli yakasına yaya geçenler vardı. Bu olayı, ömrümde ancak bir kez daha, 1954 kışında gördüm.

Otuz yıldır oturduğum Mühürdar bile gözümün önünde değişti, güzelliğinin bir kısmını yitirdi. Solda hemen yanımızda, bir kır gazinosu vardı. Genç âşıklar, ders çalışan öğrenciler oraya gelir, kocaman ıhlamurların gölgesinde otururlardı. Geceleri mis gibi kokardı ıhlamurlar. Gazinonun yerine apartmanlar dikmek için buldozerlerle ağaçlar sokulurken, ıhlamurların köklerinden acı çeken bir insanın boğuk iniltilerini andıran garip sesler çıkmıştı. Sağımızdaki konağın bahçesinde, pembe manolyalar veren bir ağaç vardı. Mayısta açan o pembe manolyalar öyle güzeldi ki, bana konuk gelenleri, onları görmeye götürürdüm. Kimi zaman zorla götürürdüm. Çünkü insanların gözü vardır, bakarlar, ama görmezler. O ağacın önünden geçmişlerdi; bakmışlar, ama görmemişlerdi. Bense, ille görmelerini istiyordum o pembe manolyaların güzelliğini.

Günümüzün on milyon nüfuslu İstanbul’unda, halk arasında garip bir snob’luk başladı. Eski istanbullular, kendilerini bir çeşit aristokrasi sayıyorlar artık. Kimi zaman benimle konuşan bir şoför ya da bir bakkal, “ben Kont dö bilmem neyim” ya da “ben Lord bilmem kimim” edasıyla, “teyze, ben doğma büyüme İstanbulluyum” diye övünüyor. Ben de doğma büyüme İstanbulluyum; ama kentimin büyük bir kısmının yabancısı oldum. Çevremdeki o çirkin kasabalara ya da dalgınlıkla hep Çiftetelli dediğim İkitelli gibi Amerikan taklidi yapay mega-kent bozuntularına ayak basmak gelmiyor içimden. İstanbul büyümesine büyüdü; ama çirkinleşerek büyüdü. Ne var ki, çocukluğumun küçük İstanbul’unda öyle köklü bir güzellik var ki, ne yaparlarsa yapsınlar, hâlâ tamamiyle bozamıyorlar benim “asıl İstanbul” dediğim o yeri.

Çocukluğumla gençliğimin İstanbul’u yalnız güzel değil, güven içinde yaşanılabilen bir yerdi. Yirmi iki yıl Beyoğlu’nda oturdum. Gençlik yıllarımda, gece yarısı, kimi zaman gece yarısından sonra, tek başıma eve dönerdim. Kimse beni rahatsız etmezdi. Ara sıra lâf atanlar olurdu. Ama bir kadını küçük düşürmeyen, ince ve zarif lâf atmalardı bunlar. Lâf atmaktan çok bir çeşit iltifattı. Örneğin, “küçük hanım, o dudakları Hacıbekir’den mi aldın?” dedi bir külhanbey. Gençliğimde dizime kadar gelen, futbolcularınkine benzeyen renkli yün çoraplar giydiğim için, başka bir külhanbey “küçük hanım, n’olur bana da bir gol atsana” demişti. Gençliğimde “küçük hanım” derlerdi, ortayaşlı olunca “teyze” dediler, daha sonraları da “anne”. “Teyze”yi pek sevmiyordum ama, “anne” demelerinden hoşlandım. Ne var ki, bunların dışında bir de “madam” diyenler ortaya çıktı. 1950’den, yani İstanbul bir Anadolu kasabasına dönüştükten sonra. Böyle demelerinin nedeni, bu kasabalıların benim yaşımda bir Türk kadınının başı açık gezmesine alışık olmamalarıydı herhalde. Ancak bir gâvur kocakarısının sokağa böyle çıkabileceğini sanıyorlardı. Bana “madam” diyenlere, ben de “mösyö” diyorum. Fena bozuluyorlar o zaman. “Niye mösyö dedin?” diye öfkeyle soranlara, “İstanbul’da âdet öyledir, sana madam diyene, sen de nezaket gereği mösyö dersin” diyorum. Sonra öğretmenliğim tutuyor (zaten ikide birde tutar öğretmenliğim) bana “madam” demelerinin nedenini açıklıyor, bu adamların zihniyetini değiştirmeye çalışıyorum.

***

Eski İstanbul’un çekiciliğinin büyük bir kısmı, ikisi de artık ortadan yok olan, iki etnik gruptan, Rumlardan ve Beyaz Ruslardan kaynaklanıyordu. Rumlar, kendilerinde çok bol olan yaşama sevincini, sanki boca ediyorlardı İstanbul’un üstüne. Biz Türklerin başlıca kusuru doğuştan hüzünlü olmamızdır bence, onlar ise doğuştan neşelidirler. Türk sarhoş olunca, ya ağlar, ya kavga çıkarır. Rum ise, sarhoş olunca, oynayıp şarkı söyler. Çocukluğumun Büyükadası, mandolin ve gitar sesleriyle, o güzel Rum ezgileriyle sabahlara kadar çınlardı yaz geceleri.

Mina Urgan
Bir Dinozorun Anıları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi: Dünyanın Sınırları – Michel Foucault

Kapat