Arthur Schopenhauer: Bir kere çalan ömrü boyunca hırsız olarak kalır…

İnsan zekasının diğer canlılardan daha üstün oluşu, insanın çektiği ve çekebileceği acıların da diğer canlılardan daha fazla olması ile sonuçlanmıştır.

Her şeyden önce beraberinde gelişme ve asilleşmeyi getiren tek mekân ve alan bilgi alanıdır. Karakter değişmez, güdüler zorunluluk sonucu işlerler: Ancak güdüler aracı olan bilgiden geçmek zorundadırlar. Bilgi müthiş bir çeşitlenmeyle genişlemeye ve sayısız derecede, sürekli düzeltilmeye yeteneklidir: Bu, eğitimin tümüyle uğrunda çalıştığı şeydir. Her türden bilgi ve görü aracılığıyla usun eğitilmesi, onsuz insanın kapalı kalacağı güdülere giriş yolu açtığı için ahlaki bakımdan önemlidir. Onları anlayamadığı ölçüde güdüler istençler için var olamazlardı. Bu yüzden aynı dış koşullar altında insanın konumu başka bir seferde eylem anlamında tamamen farklı olabilir: Yani, kişi koşulları doğru ve tam kavrayabilme yeteneğine sahip olursa ve böylece önceden onun için erişilmez olan güdüler onu etkilemeye başlarsa. Bu noktada Skolastikler çok doğru söylemişler: “Son neden (amaç, güdü) gerçek değil algılanan özüne göre işler”. Fakat hiçbir ahlaki etki bilginin düzeltilmesinden daha çok kapsayıcı değildir ve insan karakterinin hatalarını konuşma ve ahlak aşılama yoluyla ortadan kaldırmak ve böylece onun karakterini hatta aslında ahlakını düzeltmeyi istemek, kurşunu dış müdahaleyle altına çevirmeyi ya da dikkatli bir bakımla meşenin şeftali vermesini sağlamayı tasarlamakla tümüyle aynıdır.

Karakterin değişmezliğine dair inancın, Apelius’un kendisini büyücülük suçlamaları karşısında savunduğu ve savunurken de 0 tanınmış karakterine başvurduğu Oratio de Magia’sında şüpheye yer bırakmayacak bir inanç olduğunu görürüz. Orada şöyle der: “Her insanın karakterinde doğa tarafından daima aynı tarzda erdeme ya da kötülüğe açık kesin bir kanıtın bulunması cinayet işlemek ya da cinayet işlemekten kaçınmak için kesin bir nedendir”.

Bireysel karakter doğuştandır: O, ne bir sanat eseri ne de rastlantıya bağlı olan koşulların eseridir; o bizzat doğanın eseridir. Bireysel karakter henüz çocuklukta kendini gösterir, küçüğün ileride büyüyünce ne olacağını söyler. Bu yüzden tamamen aynı eğitim ve çevreye sahip iki çocuk, açıkçası yaşlı bir adam olduklarında taşıyacakları karakterlerin aynısı olan temelde birbirinden farklı karakterlerin sahibidirler. Hatta çocuğun ana karakter özellikleri salt babasından, diğer taraftan anlığı annesinden bir kalıttır. (ana kitabımın 43. bölümü)

Bireysel karakterlerin yaratılışına dair açıklamadan, erdem ve kötülüklerin doğuştan olduğu sonucu çıkıyor. Bu gerçek, belli bazı önyargı ve sözde pratik çıkarlarıyla yani sevimli dar kavramlar ve sınırlı okul çocuğu görüşleriyle dolu olan bazı tandırnamelere uygun düşmeyebilir. Fakat bu zaten, Aristo’nun belirttiğine göre iyi ya da kötü olmanın bize bağlı olmadığını  ileri süren ahlakın babası Sokrates’in inancıdır. Bu noktada Aristo’nun görüşü besbelli kusurludur, çünkü aynı zamanda Sokrates’in görüşüne katılır ve bunları en açık haliyle Nikomakhos’a Etik’inde ifade eder: “Çünkü görüldüğü gibi, ayrı ayrı her karakter özelliği bir şekilde doğası gereği herkeste kendine hastır; çünkü adaletli, kanaatkâr, cesur olmak ve bu türden diğer ahlaki özelliklere sahip olmak herkeste doğuştandır”.

Aristo’nun onları kısaca gözden geçirdiği Erdem ve Kötülükler Üzerine  adlı kitabında erdem ve kötülüğe göz atarsak, hepsinin genç insanlarda sadece doğuştan özellikler olarak düşünülebildiğini ve yalnızca böyle gerçek hale geldiğini görürüz. Diğer taraftan, tefekkürden doğsalar ve keyfi bir şekilde tasarlanabilselerdi, aslında her şey bir tür ikiyüzlülüğe varırdı ve özgünlüğünü yitirirdi. O yüzden de onların süreklilik ve güvenilirliğini koşulların baskısı altında hesaplayamazdık. Aristo ve bütün Antik Çağ filozoflarında eksik olan aşkın Hıristiyan tutkusu -caritas- buna eklense de mesele değişmez. Bir insanın tükenmeyen iyiliği ve diğerinin düzeltilemez, derine kök salmış kötülüğü, -diyelim ki bir yanda Antonine, Hadrian, Titus’un karakterleri, diğer yanda Caligula, Nero ve Domitian’ınkiler- nasıl dışarıdan uçarak konan rastlantısal koşulların eseri ya da salt bilgi ve ders olabilirdi! Nero’nun eğitmeni Seneca değil miydi? Doğuştan karakterde, tüm insanın bu asıl özünde, daha çok onun tüm erdem ve günahlarının tohumu bulunur. Safdil bir insan için doğal olan bu inanç Cato hakkında şunları yazan Velleius Paterculus’un {Historiae Ro-manae, 2, 35) kalemini yönlendirmiştir: “Erdemin kendisine benzediği ve tüm eylemlerinde doğası gereği insanlardan çok Tanrılara yakın duran bir insan: Asla adil görünmek için değil, aksine başka türlü davranamayacağı için adil olan kişi”.

Doğrusu, istenç özgürlüğünün varsayımı altında erdem ve günahın kaynağının ne olduğu sorusu ya da aynı şekilde yetiştirilmiş iki insanın tamamen aynı koşul ve nedenler altında tümüyle farklı, hatta birbirlerine karşıt davranışlarda bulunmalarının gerçekte ortaya çıkarması gereken sonuç bir yana bırakılamaz. Karakterlerin gerçek ölçekte ve temelde yatan farklılığı, her insan için her durumda birbirine karşıt davranışların eşit derecede mümkün olmaları anlamına gelen böyle bir istenç özgürlüğü varsayımıyla uyuşmaz. O halde insan karakteri, yaratılışı gereği Locke’un anlığı gibi bir tabula rasa olmak zorunda kalırdı ve aslında ‘liberum arbitrium indifferantiae ‘de bulunduğunu düşündüğümüz tam dengeyi yok edeceği için herhangi bir yönelimi olan hiçbir doğuştan eğilime sahip olmazdı. Yani, o varsayımla gözlem altına alman farklı insanların arasındaki davranış farklılıklarının nedeni öznel öğelerde bulunamaz, nesnel öğelerdeyse ancak daha az nedene rastlanabilir; bu durumda ise davranışı belirleyen nesneler olurdu ve varsayılan özgürlük büsbütün kaybedilmiş olurdu. Davranış tarzlarının o gerçekten büyük farklılığının kaynağım öznel ve nesnel öğelerin arasına yerleştirmek için, onun nesnelin öznel tarafından kavrandığı farklı yollardan doğduğunu ya da farklı insanlar tarafından bilindiğini göz önüne getirmek, olsa olsa geriye kalan tek çıkış yolu olurdu. Ancak o zaman her şey, davranış tarzlarındaki ahlaki farklılığı sadece, kararın doğruluğunun farklılığına ve ahlakın mantığa dönüştüğü şartlara dair doğru ya da yanlış bilgiye sahip olmaya dayandırmaya dönüşürdü. Fakat istenç özgürlüğü taraftarları karakterlerin doğuştan farklılığı var olmasa da aynı farklılığın dış koşullardan -baskı, deneyimler, örnekler, eğitim vb.- ileri geldiğini söyleyerek o talihsiz açmazdan kurtulmaya çalışsalar ve karakter bu yolla bir defaya mahsus olmak üzere meydana gelmiş olsaydı, o zaman davranış farklılığı açıklık kazanmış olurdu. Demek ki buna göre, ilkin karakterin (daha çocukluktan tanınır halde olmasına rağmen) çok geç görünüm kazandığını ve karaktere sahip olamadan önce çoğu insanın ölmüş olacağını ve sonra eserleri karakter olmak durumunda olan dış koşulların tamamen gücümüz dışında bulunduklarını ve karakterin rastlantıyla (ya da isteğe göre, takdiri ilahiyle) öyle ya da böyle meydana geleceğini söylemek zorundayız. Şimdi, eğer karakter ve dolayısıyla davranış farklılıkları bundan ileri gelseydi, davranış farklılıkları için tüm ahlaki sorumluluk tamamen yok olurdu; çünkü fark açıkça son kertede şansın ya da takdiri ilahinin eseri olurdu. Demek ki istenç özgürlüğü varsayımı altında davranış tarzlarının kaynağını ve sorumlulukla birlikte erdem ve kötülüğü, hiçbir dayanak olmaksızın muallakta kalmış ve kök salacak hiçbir yer bulamamış halde görürüz. Fakat buradan, o varsayımın, ilk bakışta ham anlığa ne kadar, uygun olursa olsun temelde ahlaki inançlarımızla çeliştiği kadar yeterince gösterildiği gibi anlığımızın en üstteki ana kuralıyla da çeliştiği sonucu çıkar.

Yukarıda ayrıntılarıyla gösterdiğim gibi, genelde tüm nedenler gibi güdülerin işlediği zorunluluk da varsayımlardan bağımsız değildir. Şimdi bu zorunluluk varsayımını, bunun dayandığı temeli ve zemini öğrendik: Doğuştan, bireysel karakter. Cansız doğadaki her sonucun iki etkenin, yani burada görünen genel doğa gücü ve bu görünüme neden olan tekil nedenin zorunlu sonucu olması gibi insanın her eylemi, karakterinin ve işleyen güdüsünün ürünüdür. Her ikisi de mevcutsa, sonucun ortaya çıkmasının önüne geçilemez. Başka bir eylemin meydana gelmesi için ya başka bir güdünün ya da farklı bir karakterin ikame edilmesi gerekirdi. Ayrıca, kısmen karakterin iç yüzünü anlamak zor olduğu, kısmen güdü sıklıkla gizlendiği ve daima kişinin düşüncelerinin mekânında kapalı kalan diğer güdülerin karşı etkisine maruz kaldığı için eylem başkalarınca anlaşılamaz hale gelmeseydi, her eylem kesinlikle önceden tahmin edilebilir ve hesaplanabilirdi. İnsanın temelde çaresizce çabaladığı amaçları bile, doğuştan karakteri aracılığıyla belirlenir: Bu amaç için elinde tuttuğu araçlar kesinlikle kısmen dış koşullar kısmen de onları kavrayışı tarafından belirlenir. Bu kavrayışın doğruluğu yeniden anlığa ve eğitimine bağlıdır. Hepsinden çıkan en son sonuç, insanın tekil eylemleri ve böylece dünyada oynamak zorunda olduğu rolün kendisidir. Burada sunulan bireysel karakter öğretisinin sonucunu Goethe’nin en güzel kıtalarından birinde şairane bir üslupla kavranmış olduğu kadar kesin bir ifadeyle de belirtilir halde buluruz:

Seni dünyaya bahşeden günde

Güneşin durduğu gibi gezegenleri selama

Aynı şekilde sen de gelişerek hep biraz daha

Tabi olduğun yasaya göre

Var olmak zorundasın, kendinden kaçamazsın

Buydu hem Sybillerin hem de peygamberlerin söylediği

Ve parçalayamaz hiçbir zaman hiçbir güç

Yaratılmış formu, içinde canlının geliştiği

Bütün nedenlerin sonucunun zorunluluğunun bile dayandığı 0 varsayım, demek ki her şeyin iç varlığıdır: ya sadece, kendisini bu biçimde gösteren genel bir doğal güçtür ya da yaşam gücüdür ya da istençtir. Belli bir varlık nasıl olursa olsun her koşulda, sahip olduğu doğaya uygun işleyen nedenler aracılığıyla tepki verecektir. Dünyadaki tüm şeylerin istisnasız tabi olduğu bu kanun, skolastiklerin “ne eylendiği ne olunduğuna tâbidir” formülüyle ifade edilmiştir. Bunun gereği olarak kimyager, cisimleri ayıraçlar kullanarak, insan ise bir diğer insanı deneylere tabi tutarak inceler. Her koşulda dış etkenler varlıkta saklı olan zorunluluk dolayısıyla ortaya çıkar, çünkü o olduğundan farklı davranamaz.

Burada her varlığın bir özü öngördüğü, yani var olan her şeyin aynı zamanda bir şeyler olmak, belli bir içeriğe sahip olmak zorunda olduğu hatırlanmalıdır. O hem orada olup hem de bir hiç olamaz,  yani var olan ama belirlenim ve özelliklerin hiçbiri ve sonuçta bunlardan çıkan belli bir sonuç türü olmaksızın ‘orada olma dan başka hiçbir şey olmayan olamaz, tersine varlığı olamayan bir öz ne kadar az  gerçekliğe sahipse özü olmayan varlık da buna o kadar az yeteneklidir. Çünkü var olan her şey, sayesinde neyse o olduğu, daima sahip olduğu ve dışavurumlarına nedenler tarafından zorunlu olarak yol açılan kendisine ait ve kendi şahsına has bir doğaya sahip olmak zorundadır; diğer taraftan bu doğanın kendisi hiçbir şekilde ne o nedenlerin sonucudur, ne de onlar tarafından değiştirilebilir. Fakat bütün bunlar insanlar ve onların istençleri için, tıpkı doğadaki diğer tüm varlıklar için olduğu kadar geçerlidir. O da var olmak için bir öze, yani karakterini oluşturan ve ortaya çıkmak için sadece dış bir nedene gereksinim duyan temel özelliklere sahiptir. Sonuç olarak, bir insanın aynı neden altında birbirine karşıt davranışlarda bulunacağını beklemek, bu yaz kiraz vermiş bir ağacın diğer yazda armut vermesini beklemek gibi bir şeydir. Kesin bir gözlemle, istenç özgürlüğü özü olmayan bir varoluş anlamına gelir: bu da bir şeylerin var olması ama bunun yanında aslında bir hiç olması demektir. Buysa onun var olmadığı, yani yadsınması anlamına gelir.

Arthur Schopenhauer
İstencin Özgürlüğü Üzerine

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Filiz İlkay ve “Tulum ile Anadolu” Adlı Enstrümantal Albümü

Kapat