Schopenhauer: İnsanlar görünürde önden çekilirler, aslında arkadan itilmektedirler

Varolmanın Acısı: İrade Olarak Dünya

Fenomenlerin özüne demek ki dıştan ulaşmak imkânsızdır. Karşımızda tasarımların sunduğu imajlar, görüntüler, kavram ve adlardan başka bir şey yoktur bu dış düzlemde. Öze herhangi bir giriş yolu bulamadan, yüzeyin karşısında dolaşıp durmaktan kurtulmanın, dünya bilmecesinin özüne inmenin yolu, kendi içimizde, fizyolojik temelli bedenimizde bulunmaktadır. Düşünür, tasarımlar dünyası ile kendi metafiziksel temel ilkesini kaynaştırırken, bedenin kişiye iki düzlemde verili olduğunu söyleyerek, metafiziğinde, ruh-beden ikilemini aşıp varlığı da tekleştiriyordu: Beden bize tasarım olarak verilmişti. Bu verili hali, onu öteki nesneler arasında bir nesne olarak sunuyordu; beden burada, öteki fiziksel bütün nesneler gibi, nedensellik yasasına boyun eğen bir nesneydi; aynı beden gene her bir bireye, onun doğrudan tanıyıp bildiği şey, irade olarak da veriliydi. Bu da ikinci düzlemdi ve bu iki düzlem özdeşti. Anlayacağımız, irade edimleri ile bedenin eylemleri, nedensel olarak birbirine ilintilenmiş iki düzlemi değil, özdeş bir varoluşu temsil etmekteydiler. Bedenin eylem ve davranışları, irade’nin nesneleşmiş, yani görü’ye girmiş edimlerinden başka bir şey değillerdi.

Beden, mekân ve zaman içinde nesneleşmiş irade den başka bir şey değildi öyleyse.
Bu bilgi, mümkün olan en dolaysız, kendimizde yakalayacağımız apaçık bilgi’dir; bu bilgiyi başka bir şeyden ya da yerden türetemeyiz. Asıl felsefi hakikat de budur.

Bu hakikat en başta insan için geçerlidir. Düşünür burada bilincin, aklın yetersizliklerine yer verip irade ile kurduğumuz ilişkiye başka bir yoldan ulaşabileceğimizi söylüyordu. İnsanın özü ne düşüncenin içinde, ne bilinçte ne de akıldaydı ona göre. Felsefeler, bütün bir gelenek boyunca, insanın özünü akılda, bilinçte aramışlar, buraya da gene akıl, bilinç üzerinden varmayı denemişlerdi. Schopenhauer’e göre bilinç, varlığımızın sadece yüzeyini oluşturmaktadır. Bilinçli düşüncelerimiz, derin bir suyun yüzeyini oluştururlar. Yargılarımız, açık seçik düşüncelerin mantık yasaları doğrultusunda birleştirilmesiyle meydana gelmez; bunlar çok derinlerde, karanlık diplerde kurulur; bu süreçler, tıpkı sindirim gibi, tamamen bilinçdışı süreçlerdir. Kimileyin bizi bile şaşırtan buluşlar, yaratıcı düşünceler, kararlar alırız; hele o en derin düşüncelerimizin doğuşu hakkında söyleyebilecek bir şeyimiz yoktur. Ama işte bütün bunların kaynağı irade’dir. İrade kendi hizmetçisini, zekayı dürtükleyip durur. İrade, kötürüm ama gözleri gören birini, omuzlarında taşıyan bir kör gibidir. İnsanlar sadece görünürde önden çekilirler, aslında onlar arkadan itilmektedirler. Onlar o bilinçsiz yaşama iradesince itilirler. Yaşama iradesi değişmez, sabit bir iradedir. Bütün tasarımlarımızın temelinde yatan, her yere işleyen bir motivasyon üreticisidir o. Belleğimiz bile, irademizin hizmetçisidir.
Karakter dediğimiz şey de iradece belirlenmiştir. İrade, karakteri, insanın bedenini inşa eder gibi kurar.
İnsanın bütün bilinçli fonksiyonları yorgun düşerler; dolayısıyla da uykuda dinlenmeye muhtaçtırlar. Bir tek irade yorulmak nedir bilmez. Kalbin, akciğerlerin çalışması gibi, bilinç dışı işleyen şeyler yorulmazlar. Bilinçli hayatımız, uykudan zorla alınmış bir şeydir. Uyku bir parça ölümdür; ara sıra ölümden ödünç alıp kullandığımız bir dinlenme. Ama özünde irade olan sadece insan değildir. Evrende varolan her şeyi, irade’nin nesneleşmeleri olarak anlamamız gerekir. Organik dünyada olduğu gibi, cansız dünyada da egemendir o. Gezegenleri hareket ettiren, maddenin birbirini kimyasal olarak çekmesini sağlayan etmen, bilinçdışı dünya iradesidir.Hayatın söz konusu olduğu yerde irade’nin en yoğun ve güçlü dışavurumu üreme dürtüşüdür. Üreme dürtüsü, bireysel ölümü, tür yoluyla aşan dürtüdür. Canlı, kendini ayakta tutmak için uğraştığı anda, üremeye, türünü koruyup sürdürmeye çalışır. İrade burada karşımıza neredeyse bilgi’den tamamen bağımsız çıkar. Bilgi’nin yeri insan beynidir; genital organlarımız ise, cinsel dürtümüzün mekânıdır; burası irade’nin asıl odağı, beynin tam karşı kutbudur.
İki ayrı cinsten bireyi birbirine öylesine karşı koyulmaz bir güçle iten şey, türün içinde kendini temsil eden yaşama iradesidir. Aşk, sevda, sevgi, tutku, bunların hepsi, doğanın, türü koruyup sürdürme konusundaki ısrarı doğrultusunda insana içgüdü üzerinden verdiği yanılsamalardır. Doğanın hilesi, insan vehmi, kuruntusudur. Schopenhauer insanların sevgi nesnelerini seçerken göz önünde bulundurdukları özellikleri tek tek sınıflandırarak bu tezini kanıtlamaya yönelir. Sevgi nesnemizi seçerken, aslında bilincinde olmadığımız kaygı, türün en ideal halini koruyup ayakta tutmaktır. Herkes, kendinde eksik olanı sever. Türün ideal tipinden bireysel sapmaları önlemek için, uygun olduğunu (vehmettiğimiz) partneri seçerek düzeltmelere, ıslahlara gideriz. Ama bütün bunları kendi isteğimizle yaptığımızı sanarken, sonuçta yaşama iradesinin hilesine kurban olmuşuzdur.

Cinsellik tek yanlıdır; karşımızda erkeklik ve kadınlık olarak çıkan cinsellik, erkeğin erkekliğinin kadının kadınlığına uygun düşmesi durumunda, bu iki taraf arasındaki en üst uyuma ulaşır. En erkek adam en dişi kadını arayacak ya da bunun tersi olacaktır. Çünkü türü koruyup sürdürmek isteyen yaşama iradesi, bunu böyle düzenlemiştir.
Karşımızdakine duyduğumuz tutku ya da aşk, az önce de belirttiğimiz gibi, bir vehim, bir yanılsama sonucudur; sadece tür için değerli ve önemli olanı, birey kendisi için değerli ve önemli olarak algılar; demek ki türün amacı gerçekleştirilince, iki cins birleşince, tutku da, bir vehim olan duygusal bağlar da kaybolmaya mahkûmdurlar. Doğa kendi amacını birey üzerinden gerçekleştirmek için başvurduğu en önemli hilesini, kadını güzelleştirme yolunu, amacına ulaştıktan sonra önemsemediği için, üremeden sonra kadının güzelliği de kaybolup gider.
Cinsler arasındaki sevgide tek tek bireyler nasıl ki türün aleti konumundaysalar, her bir bireysel varlık, zaman ve mekân içindeki her (canlı) fenomen, zamandan, mekândan ve nedenden yoksun iradenin nesneleşmesinden başka bir şey değildir. Nesneleşmeler ise, ancak tek tek, individuasyon halinde gerçekleşirler. Birey, maddenin istikrar kazanmış biçiminden başka bir şey değildir. Kant’ın ‘ding an sich’ dediği şey ise, irade’dir.İrade’nin nesneleşmesi anlayışını tarihe de uygulayabileceğimizi görüyoruz. Bu anlayışta her şeyin arkasında o değişmez, kendisiyle aynı kalan irade bulunuyordu. Tarihte de halkların, çağların, kostümlerin, töre ve âdetlerin vb. değişmesi söz konusu olsa bile, karşımızda hep aynı insanlık vardır. Tarihin sloganı, aynı şeyin değişik hali’dir. İlerleme diye bir şey yoktur. Olayların sembolü, döngüdür. Nietzche’de de rastlayacağımız, tarihsel döngü düşüncesini ısrarla koruyan düşünüre göre, ne bilgelerin ne de delilerin söyledikleri hiç değişmez.

Schopenhauer Felsefesine Giriş
Arthur Schopenhauer – Varolmanın Acısı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Cemal Süreya: İnsan kendini ne kadar az tanıyor!

Kapat