Arno Gruen: İtaat Kültürü, Özerkliğin Yerini Alarak İnsanlığımızı Yok Ediyor

Arno GruenToplumumuzdaki gerçekten zayıf kişiler, acı çekenler değil, acı çekmekten korkanlardır. Topluma uyumu başarıyla gerçekleştirmiş olanlar, asıl zayıflardır. Bu yüzden binlerce yıldır duyarlılığın zayıflık olduğunu iddia ederek propagandalarını bu biçimde yürütüyorlar. Bilinçlerini bölerek bütün acılardan kaçmaya çalışanlar onlardır; deforme olmuş bir gerçeğin, yani güç ve iktidar ideolojisinin asıl taşıyıcıları.

S. Milgram‘m Yale Üniversitesi’nde (1963) yaptığı ünlü deneyi, itaatin güç ve otorite karşısında insana gerçek duygularını nasıl kaybettirdiğine dair güzel bir örnektir. Bu araştırma projesinde, New Haven’daki orta sınıfa mensup katılımcılardan, deneklere canlarını acıtacak derecede elektrik akımı vermeleri istenmişti. Katılımcılara, bilim otoritelerinin bu şokların bir dizi egzersizin öğrenilmesine katkıda bulunduğunu savundukları söylenmişti, onlar da bu sava itaat etmekteydi.
Bu olayın ne kadar sadistçe olduğunu gören ve deneye devam etmeyi reddeden birkaç kişi dışında herkes, deney sorumlusunun talimatları doğrultusunda deneklere gittikçe şiddetlenen elektrik şokları vermeye devam etti. Çoğunluk tarafından sorgusuz sualsiz bilim otoritesi olarak kabul edilen deney sorumlusu şöyle demekteydi: “Düğmeye bas, elektrik ver, bu onun iyiliği için.” Katılımcılar da bunu yapıyordu, deneğin bağırarak çırpınmasına ve sözde bayılmasına rağmen. Merhameti bir kenara bırakmışlardı. Deney çizelgelerinden ve tasvirlerden merhametin varlığını anlayabilmekteyiz, çünkü katılımcıların çoğu deney sırasında terleme, titreme, kekeleme, dudak ısırma ve kramplar gibi psikosomatik belirtiler göstermişlerdir. Katılımcıların, deneklerin acısına olan tepkilerinin kesinlikle bilincine varmak istemedikleri tutanaklardan anlaşılmaktadır.
Demek ki daimi bir itaat, uysallık insanlığımızı bu denli bastırabilmektedir. Gerçek insani gereksinimlerimiz kendilerini, örneğin psikosomatik veya başka bir deyişle nörotik rahatsızlıklar olarak açığa vurduğu için, psikoterapi veya psikanalizdeki hastalar bize bu olayların içyüzünü inceleme olanağını tanımaktadır.
Toplumsal uyumunu sekteye uğrattığı için, kendi öz ve gerçek gereksinimlerine olan duyarlılığından rahatsız olan bir hasta bunu şöyle açıklamıştı: “Duyarlılığım bana bir şey kazandırmıyor…, beni sadece rahatsız ediyor… O adam (tatilde tanıştığı ve hayranlık duyduğu bir işadamından bahsediyor) tenis oynuyor ve bir yandan da kendine imparatorluk kuruyor. Ne olmuş duyguları yoksa? (!) Onun karın ağrısının nasıl bir şey olduğunu bildiğinden bile emin değilim. Evet, ona hayranım, çünkü hayatta duyarlı olmak ve bundan dolayı acı çekmek gibi bir amacı yok… O ve onun gibiler gerçekle ilgilenmek zorunda değiller.”
Bu örnek şunu göstermektedir: Bazı hastalar “engel” olarak gördükleri insaniyetlerinden kurtulmak için terapiye gelirler, bu yönlerini muhafaza etmek için değil. Odipus kompleksinin çözümü, sık sık terapistlerin farkında olmadan yanlış amaca hizmet etmelerine neden olmaktadır. Çünkü, hastayı çaresizliği ve bunun neden olduğu kendi özerkliğine ihanetle karşı karşıya getirmeyen bir analiz, Ödipus kompleksinin asıl çıkış noktası olan kadının ezilmesi ile, anne babanın çocuklarına hükmetme yoluyla kendilerine güç ve önem kazandırma çabasının üstünü örter (A. Gruen, 1969; R. Samp-son, 1966). Ödipal suçluluk duygusunun nedeni, bu sahiplenme mantığı ile, anne ve babanın çocukları birbirine karşı kullanma yöntemidir. Hasta, psikanaliz yoluyla içindeki çocuğun daha derin yaralarına, yani bozuk empatik (özerk) temellerine dokunulmadan bu suçluluk duygularından kurtulursa, güç kazanma adına ger-çekten her şeyi yapabilecek bir kişilik çıkar ortaya.
Tıpkı yukarıda sözü edilen, bize güç üzerine kurulmuş bir kendilik’ten bahseden hastada olduğu gibi. Bu gücü başkalarının ve kendi duygu ve gereksinimlerinin gerçeğinden kaçmak için istemektedir. Bu onun (ve toplumun yazılı olmayan) özgürlük anlayışıdır; gerçeklikle ilgilenmek zorunda olmamak! Hasta, bize her gün sözlü veya sözsüz telkin edileni ya da yaşatılanı sadece sözcüklere dökmüştür. Duyarlılığımız böyle böyle kö-relmektedir. Bunun temelinde, kendi acımızdan kaçma isteğimiz yatmaktadır; çünkü ne kendi acımızı ne de bir başkasınınkini algılayacak gücümüz yoktur.
Şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Toplumumuzdaki gerçekten zayıf kişiler, acı çekenler değil, acı çekmekten korkanlardır. Topluma uyumu başarıyla gerçekleştirmiş olanlar, asıl zayıflardır. Bu yüzden binlerce yıldır duyarlılığın zayıflık olduğunu iddia ederek propagandalarını bu biçimde yürütüyorlar. Bilinçlerini bölerek bütün acılardan kaçmaya çalışanlar onlardır; deforme olmuş bir gerçeğin, yani güç ve iktidar ideolojisinin asıl taşıyıcıları.
Tarihçi Barbara Tuchman, Stilıvell und das Amerikanische Erlebnis in China adlı eserinde Bayan Tschiang Kai-schek’in arkadaşlarıyla bir karşılaşmasını anlatmaktadır. Bayan Tschiang’a göre hayata yön veren şey “güç” gerçeğidir. Arkadaşları ona kırklı yıllarda Ma-o’nun etrafındaki devrimcilerin içtenliklerini, idealizmlerini ve fedakârlıklarını anlattıklarında, Bayan Tschiang, Tuchman’ın hayatında duyduğu en hüzünlü cümle olarak nitelediği bir şey söyler: “Eğer bana anlattıklarınız doğruysa, tek söyleyebileceğim, bu insanların gerçek gücü hiçbir zaman görmediğidir.” Bu cümle şunu anlatmaktadır: Güç uğruna kendi insanlığına ihanet etmek zorunda kalan bir insanın acısı, tek bir an için bile olsa, bilinçli olarak açığa çıkabilmektedir. Bayan Tschiang, gücün idealleri öldürdüğünü biliyordu.
Hayatları boyunca güç yalanına itaat ederek yaşamaya çabalamış insanların, sonunda ona karşı koymaya başladıklarında ne kadar çaresiz duruma düşebileceklerini Nevv York Times gazetesinin, 07.02.1968 tarihli haberinden anlıyoruz: “Phoenbc, Arizona, ABD, 6 Şubat (AP)… Polis memurları, Linda’nm evli bir adamla geçirdiği gece yüzünden köpeği Beauty’yi cezalandırmamak için kendini öldürdüğünü rapor ettiler. Bir memur Linda’nın acılı babasının şu sözlerini aktardı: ‘Onu ben öldürdüm. Onu ben öldürdüm. Ne farkı var ki? Silahı ona ben verdim. Böyle bir şey yapacağını nereden bilebilirdim?’ Linda bir cuma gecesi gittiği Tempe’deki bir dans partisinden eve dönmemiş, cumartesi eve döndüğünde, geceyi Hava Kuvvetlerinden bir subayla geçirdiğini itiraf etmişti. Anne babası ona iyi bir ders vermeyi kararlaştırdılar. İki yıldır sahip olduğu köpeğini vurmasını emrettiler. Pazar günü Linda ve köpeğini evlerinin yakınındaki çöle götürerek, kıza bir mezar kazdırdılar. Sonra anne köpeği tuttu, baba da kıza silahı vererek köpeği vurmasını emretti. Ve Linda silahı sağ şakağına dayadı ve tetiği çekti.”

Özerklik ve Uyum
Şizofren bir kişinin eksik kendilik gelişiminde, özerklik eğilimi bir tür yeraltı hareketine benzetebileceğimiz davranışlarla son derece çelişkili bir şekilde açığa vu-rulmaktadır. Özerklik arayışı kişinin kendi rızasıyla da olsa engellenirse, artık derinlerde saklı bir özerklik kal-mayacaktır. Bunun yerini, kişinin onu ezen otoriteyle özdeşleşerek güç aramaya çalışması alacaktır.13 Böyle bir uyum davranışından normallik oluşmaktadır. Kişi kendini gerçekleştirmek için hiçbir mücadeleye girişmez. Bu özdeşleşme, bireyselliğe giden bir köprü görevi görmek yerine, kişisel gelişimin nihai sonucu olduğundan, sosyalleşme sürecinin temelinde gerçekten itilme ve yüceltme yatmak zorundadır.
Yeterli bir özerklik oluşumunun engellenmesi, ortaya çıkan çaresizlik tarafından kamçılanan ve hasır altı edilen öfke, ilerideki gelişimin çerçevesini oluşturacaktır. Bu tür insanlar için Sigmund Freud’un tasvir ettiği sosyalleşme geçerlidir. Bu insanlar kendi çaresizlikle-riyle baş edemediklerinden, kendilerinden nefret etmektedirler. Çaresizliğe neden olan ve onu pekiştiren kişileri tehdit edici birer unsur olarak görmezler; onlara göre asıl tehdit çaresizliğin kendisidir. Sınırsız öfkenin nedeni budur. Hatta başkaları tarafından horlanmanın nedeni olarak gördükleri çaresizlikleri onları o kadar rahatsız eder ki, onu itmekle kalmazlar, aynı zamanda kendilerini hor görenlerin aşağılamalarını da iyice içselleştirirler. Böylece kendilerine ihanet ederler. Kendilerine ve, insanlık dışı tavırları sayesinde güçlü gibi görünenleri hariç, başkalarına duydukları gizli nefret hayatlarının ana motoru haline gelir. Bu tür insanlar için sosyalleşme baskıcı bir süreç olarak bir zorunluluktur.
Şizofren, tembel, dik kafalı çocuk ve gençler olarak kenara ittiğimiz başarısız bireyler, bize bir çıkış yolu göstermektedir. Onların çaresizlikleri, kendi özsaygımızı kazanmak için söylediğimiz sevgi yalanı yüzündendir. Bu, içimizdeki canlı olma hissine değil, gücümüze ve önemimize olan bir özsaygıdır. Tıpkı Sofok-les’in Filoktet adlı dramında olduğu gibi: Neoptolemos, üstü başı pis kokan, ama yine de gururlu bir başarısız birey olan Filoktet’e bütün kalbiyle destek olur ve onu tekrar insanlığa döndürür. Edmund VVilson, “Filoktet” adlı araştırmasında (1965) şöyle demiştir: Odysseus, özürlü Filoktet’i insan yerine koymaksızın, onun insanüstü gücünü kolayca ele geçirebileceğine inanır. Ama böyle bir yönteme başvurmak, bu işi yerine getirmekle görevlendirilen Neoptolemus’un doğasına tamamen aykırıdır, çünkü “o karşısındakini sadece insan olarak görecek kadar temiz kalpli, saf ve insancıldı. Filoktet’e bir canavar veya sadece bir amaca hizmet ettiği için değer verilen sihirli bir nesne gözüyle bakmadı… Böylece Filoktet’in inadını kırarak onu iyileştirdi ve serbest bıraktı.”
Yardım isteyen birine, kendi özsaygımıza bir şeyler kazandıracak nesne gözüyle bakmaz, karşımızdakine bir insan olarak yaklaşırsak; kendimizi güçlü hissetmek adına değil, sempatimizi uyandırdığı veya cesaretine hayran kaldığımız için ona yardım etme isteği duyar, yani ortak yanımız olan insanlığımızı tanıma riskine girersek, ancak o zaman şizofrenlerde ve ağlayan bir bebekte de var olan özerkliği serbest bırakabiliriz.
Bunu başarırsak, kendi duygularımızdan sürekli şüphe etme ve insanlığımızdan utanma baskısının da karşısında kararlılıkla durabiliriz. Bilinçlenmenin asıl anlamı budur: Saptırılmış ve kısıtlanmış bir “gerçekliğe” uyum sağlamamız için yapılan genel baskıya direnerek, kendi gerçeğimiz uğruna mücadele etmek.

Arno Gruen
Kendine İhanet

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Tezer Özlü: İşte çağdaş dünyanın, ileri sanayiinin çalışan yabancılara verdiği mutluluk!

En sevdiğim görüntü Antalya'da Torosların denize dikey indiği görüntüdür. Dağların dibinde Akdeniz masmavi pus içinde sonsuza açılırken, Torosların dik, güçlü...

Kapat