Erkeğin İnsanlığının Köreltilmesi ve Kadının Ezilmesi – Arno Gruen

Kendine İhanet.jpegSürekli kahramanlar aramaktayız. Kahramanımız haline getirdiğimiz erkek veya kadın gerçek insana dönüştüğünde onu terk ederiz. O andan itibaren onu küçümsemeye başlarız. Bunu yaparken de, bu mantık uyarınca “kaybımızdan” dolayı kendimizi ölecek kadar zayıf hissettiğimizin farkına bile varmayız. Görünüşte mükemmel olan toplumumuzda yaşanan depresyon ve çaresizlik, bunun su götürmez belirtileridir.

Güç Hırsı

Güç hırsı erkeğin ruhunu yıkmaktadır. Güçte körlemesine ısrar etmesi kendisinin ve güçlü varlık imajını desteklemek için yanında ihtiyaç duyduğu kadının değerini düşürmektedir. Bu imaj bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde erkeğin benliğinin anlamı haline gelmiştir. Gerçek sevgi oluşamamakta, çünkü kimse yumuşak karnını ortaya çıkartacak davetlere yanaşmamaktadır. İnsan ilişkilerinde, sadece o imajı onaylayan şeyler kabul görmektedir. Herkesin sahip olabileceği kendilik’ten nefret edilir, çünkü kendilik çaresizlik ve acıyı da kapsamaktadır. Gerçek sorumluluktan, kendimizi ve diğerlerini gerçek haliyle tanımaktan kaçınırız. Bilmece içinde yaşıyor gibiyiz, bu da işe yaramayınca öfkelenip öldürüyoruz.
Sürekli kahramanlar aramaktayız. Kahramanımız haline getirdiğimiz erkek veya kadın gerçek insana dönüştüğünde onu terk ederiz. O andan itibaren onu küçümsemeye başlarız. Bunu yaparken de, bu mantık uyarınca “kaybımızdan” dolayı kendimizi ölecek kadar zayıf hissettiğimizin farkına bile varmayız. Görünüşte mükemmel olan toplumumuzda yaşanan depresyon ve çaresizlik, bunun su götürmez belirtileridir.
Bir erkek olarak, yumuşak başlı ve nazik kadını göklere çıkarırız, ama bunun için ödeyeceğimiz bedeli asla görmeyiz; kaçınılmaz bir hayal kırıklığı ve incinme. Erkekler kadınlarda sıcaklık arar, ama bir yandan da bundan korkar. Bu yüzden bir aldatmacayla yetinirler: Kendilerini “büyüklük”e adarlar. Kadınlarla ilişkileri, sıcak şefkat duygusu ve insancıllık yerine, sürekli pompalanan bir özgüvenden, bitmek tükenmek bilmeyen büyüklük hayalleri ile gizli saklı üstünlük arayışlarından beslenen bir döngü haline gelmektedir. Bilinçaltında sahteleştirilen bu sevgi komplosu gerçek sevgiden duyulan korkuyu hafifletmektedir. Sevgi ihtiyacı tarafından ele geçirilmekten endişe etmemize gerek kalmaz. Kadınlar da tuzağa düşer ve bu oyuna iştirak ederler.
Aklıma, kendini Gustav Mahler, Walter Gropius, Oskar Kokoschka ve Franz Werfel aracılığıyla gerçekleştirmek isteyen Alma Schindler (Mahler) geliyor. İşin trajik yanı, bu kadının aslında buna hiç ihtiyacı bulunmamasıydı, çünkü tek başına yeterince güçlüydü.

Erkeğin “kişiliğini” bulduğu imaj güç, kararlılık, iktidar, cesaret, bilgi ve hâkimiyettir. Bu imajda korkuya ve suçluluk duygularına yer yoktur. Kendini ancak bu şekilde erkek gibi hissedebilmektedir. Gerçekten hissettiği veya hissedebileceği duyguların herhangi bir etkisi yoktur, onu yönlendiren imajıdır, yani kahramanlığın soyutlaması ve metafiziği. Bu soyutlamanın düzeni ve mantığı içinde hissetmekte ve hareket etmektedir. Sonuç itibariyle bizi gerçeklerden uzaklaştıran ve yönlendiren bu düşünce tarzıdır.
Peki, gerçek neye benzemektedir? Yetersizliğin, çaresizliğin, acının ve başarısızlık korkusunun baskın olduğu bir duygu dünyası… Çaresizlik ve öfkenin sürekli incinmezliğe ve dokunulmazlığa dönüştürülmek zorunda olduğu bir dünya… Kendini bu dünyaya açan herkesin tavırları duygulan tarafından yönlendirilmez. Ama, (çoğunluk olan biz) kendimizi ne kadar kolay küçümsenmiş ve aşağılanmış hissedebileceğimizi görmeyi kabul ettiğimizde ne olacak?
Gerçek duygu dünyasında kuşkusuz başka duygular da vardır: Sevinç, coşku, cesaret ve üzüntü. Ama burada sözünü ettiğim, bir başkasını yenince duyulan sevinç veya kazanılan bir yarış sonunda hissedilen coşku değildir; bu duyguların kendilerizaten “giydirilmiş” bir gerçekten çıkmaktadır, ki o da başarısızlıktan kaçmak için verimli olma ilkesidir. Temelinde duygudaşlık olan bir sevinçten bahsediyorum: Bir başkasının gelişmesinden, büyümesinden duyulan sevinç, hatta bir bitkinin bile; sevinç ve acının paylaşılması. Sürekli kendini kabul ettirme, kanıtlama ihtiyacı duymayan bir gücü kazandıran işte bu tür bir idrak biçimidir. Ama çoğumuz için bu güç başarısız olma olasılığını ifade eder. Bu olasılığa karşı savaşırız ve elde etmek için çabaladığımız diğer gücün daima bir sonraki seferde kaybolma tehlikesi taşıdığını fark etmeyiz. Oysa acının, kederin, çaresizliğin, hastalığın ve sancının tecrübe edilmesiyle kazanılan güç, bize ruhsal kuvvet de veren deneyüstü tecrübelerle bağlantılıdır. Bu güç, otoriteye ve dış dünyanın tasvibine bağlı değildir.

Güç imajına koşullanmamız, tüm vahim sonuçlarının yanı sıra, esas gerçekliği idrak etmemizi sürekli engellemektedir. Bu zorunlu koşullanma irrasyonel “gerçek” erkek ile “doğru” kadın kalıpları üreterek, bizi giderek gerçeklerden uzaklaştırmakla kalmaz, sonunda kendiliğimizi yok etmeye kadar götürür.
Kongo’nun yağmur ormanlarında (Turnbull, 1961) yaşayan İturi’lerde kendiliğin bu tür metafiziksel kalıpları yoktur. İturi’ler bunları, bilincinde oldukları halde ciddiye almazlar. Bu yüzden iki cinsiyet arasında duyarlılık farkları bulunmamaktadır. Şefkat, sevinç, keder ve her türlü ihtiras, eşitçe paylaşılmakta ve ifade edilmektedir. İngiliz Antropolog Geoffrey Gorer (1966), İturi erkeklerinin “erkeklikleri” ile ilgili metafizik kavramları destekletmek ve aralarında kıyaslamak yapmak zorunda* olmadıklarını, görünüşe bakılırsa, bu yüzden eşcinselliğe rastlanmadığını gözlemiş. Oysa Batı kültüründe eşcinsellik son derece yaygındır: Her erkek eşcinsel olduğu endişesine kapılır, kendine sürekli aksini kanıtlamak zorundadır. Erkeklik kavramı şefkat duygularını yasakladığından, erkek kendini bunlara duyduğu özlemden kurtarmalıdır. Bu duygularını başka bir insanın üzerine aktarmak suretiyle, reddetmeyi ve hatta o insanda gördüğü bu duygulara karşı savaşmayı başarabilir.
Böylece bu metafiziksel kavramlar hayatımızı, ilişkilerimizi, şiddet eğilimlerimizi ve sonunda da yok oluşumuzu belirlemektedir. Bu kaçınılmazdır, çünkü gerçek bir insana giden yolların tahrip edilmesiyle ortaya çıkan çaresizlik öfke üretir. Kaynağını anlayamadığımız bu öfke ya kendimize yöneliktir, ya da üzerinde kendi yansımamızı gördüğümüz karşımızdaki insana.

Ne yazık ki, liderlerimiz erkeklik hakkındaki fikirleri en iyi şekilde temsil eden kişilerdir. Çoğu kadın lider kişiliklere hayranlık duyduğundan, partnerini bu “ideallere tutunmaya zorlar. Her iki taraf da iç dünyalarından korkmakta ve gerçeği arayan kişileri hor görerek cezalandırmaktadır. Bu yanılgı bazen ölümcül olabilmektedir: Çoğu zaman kadınlar tarafından da desteklenen bu erkeklik çılgınlığı savaşlara ve acımasız bir rekabete neden olur. Kalp krizi, bu savaşlarda esnasındaki kendini yok etme şekillerinden sadece bir tanesidir.
Erkekler bir ikilem içindedir. Kendilerini onaylatmak için son derece ihtiyaç duydukları bir unsur olan kadından korkmaktadırlar. Eşsiz olduğumuzu kanıtlamak ve diğer erkeklere üstünlüğümüzü göstermek için bir kadına sahip olma hayaline ihtiyaç duyarız. Buna rağmen, onları nasıl kötüye kullandığımızı saklamak ve kendi aramazdaki rekabetin kazananı olmak için kadını gizliden gizliye hor görürüz. Bu hor görme, çoğu zaman erkeklerin birbirleriyle ilişkilerinin temelini oluşturur. Hepimiz kadını bizden aşağı görürüz. Ama, yine de şartlar ne olursa olsun kadın tarafından kabul edilmek isteriz, hem de kusursuz kahramanlar olarak.
Bu şartlar altında gerçek içtenlik var olabilir mi? İçtenliğin temeli eşitliktir. Ama, kadınla münasebetimizin her anında kendimizi benliğimizin derinliklerinde yetersiz, üstün ve/veya suçlu hissediyorsak, bu eşitliği nasıl sağlayacağız? Yetersiz, çünkü aslında içten içe kendi efsanemize inanmıyoruz; üstün, çünkü kendimizi efsanemizle kandırmak istiyoruz; suçlu, çünkü kadını sürekli hor görerek, onun bizim imajımıza verdiği desteğe ve bize duyduğu hayranlığa olan bağımlılığımızı inkâr ediyor, kendimizi ondan üstün görerek ise, bu inkârımızı hasır altı ediyoruz. Ama, erkeklik imajından doğan sürekli zafer kazanma baskısının neden olduğu sefillik, bu erkeklerin kurduğu belli fantezilerle cinsel ilişki sırasında iyice su yüzüne çıkmaktadır. Bu fanteziler, çoğunlukla tamamen kişisel duygulardan arınmış, saldırgan ve kadını edilgen bir nesneye indirger niteliktedir. Neden birçok erkek sadece fahişelerle veya fahişe fantezisi gerçekleştirebileceği kadınlarla cinsel ilişkiye girmekten zevk alır? Erkekler, kadınları hor görerek, korktukları gerçek içtenlikten kaçarlar. Korkularının nedeni, kendi yeterliliklerinden şüphe etmeleri ve kadının kendilerini eleştirmeden kabul edebileceğine aslında inanmamalarıdır. Bence, erkeklerin bu tür saldırgan cinsel fanteziler kurmalarının nedeni, içlerini kemiren yetersizlik duygusundan kaçma çabalarıdır.

Verimli ve başarılı olma zorunluluğu erkeklerin kuyusunu kazmaktadır. Bu zorunluluk bitmek bilmeyen bir övgü ve alkış gereksinimine neden olurken, bu gereksinim de bir sonraki sınavda başarısız olma korkusunu da beraberinde getirir. Geçen yüzyılda yaşamış İngiliz yazar ve hicivci Samuel Butler, bu olayı The Way Of Ali Flesh adlı eserinde, Edvvard’ın babasının şu sözleriyle anlatmaktadır: “Erkekleri yaptıklarından çok, bize hissettirdiklerine, yüreklerine göre yargılamalıyız. Bir erkeği hayat tuvaline yaptığı resme göre değil, bana ne hissettirdiğine, duygularına ve hedeflerine göre değerlendirmek isterim,” (Butler, 1950). Ortega y Gasset, Goethe’nin yüzüncü ölüm yıldönümü dolayısıyla yazdığı yazıda farklı bir bakış açısı taşımaktadır: “Hayat, özü itibariyle sürekli batan bir gemidir. Ama kazazede olmak, boğulacak olmak demek değildir… Aynı zamanda hayatın gerçeği olan kazazedelik duygusunu tanımak, zaten kurtuluş demektir. Bu yüzden sadece başarısız olanların fikirlerine güvenirim,” (Ortega y Gasset, 1934).
Geleneksel değer ve norm sistemimizde, duygularımız itibariyle kim olduğumuzun ne yazık ki bir önemi yoktur, önemli olan tek şey “başarı” kulvarında elde ettiklerimizdir. Buna göre değerlendiriliriz ve kendimizi de buna göre yargılarız. Erkeği değerlendirmenin kıstası gülme, oynama becerileri veya nezaketi, inceliği değil, ne derece başarılı olduğudur. Bu başarının temelinde ise bir başkasının başarısızlığı yatmaktadır. Bu ders baba evinde başlar, okulda pekiştirilir, böylece yetişkinlik dönemimize içselleştirilmiş bir kâbus damgasını vurur: Kültürümüzde başarılı olmanın şartı, başarısızlığı sadece rüyada görmektir.
ABD’li sosyolog Jules Henry, bu süreci keskin ve acı bir dille Culture Against Man (İnsana Karşı Kültür, 1963) adlı kitabında tasvir etmektedir.

Bu olgu kadın ve erkekleri aynı derecede etkilemektedir, ama bir farkla: Kültürümüzde çoğu erkeğin, kendiliğini, metafiziksel başarı ve verim tarafından yönlendirilmeden geliştirme şansı yoktur. Toplumdaki düşünceye göre bu soyutlamalar duygu dünyamız açısından , güya olumlu olduğundan, verim ve başarı bir gereksinim haline gelmektedir. Oysa gelişim kadınlara farklı bir olanak sunmaktadır. Bir kadın için, neredeyse doğumundan itibaren hayatının ana konusu yerini alabilecek “potansiyel hayat taşıyıcısı olmak” fırsatı söz konusudur. Hayatını, dünyaya yeni bir canlı getirmek, bu sayede onun acılarını, sevinçlerini, coşkularını paylaşmak, bunun zevkini çıkartmak gerçek amacı etrafında şekillendirebilir. Gerçek hayatla bağlantılı olan bu duygular, kendiliğe soyutlamalara dayalı olmayan bir anlam kazandırabilir.
Biz erkekler, hayat ve can vermekten doğan merhamete denk bir duygu tanımadığımızdan, hayatımızın anlamı, bir canlıyı dünyaya getirirken duyulan sevinçten, sancı beklentisi ve coşkudan mahrumdur.
Gerçek duygulardan uzaklaştıran yollar bizi korkularımızı serbest bırakamamaya da götürür. Çocuğu korktuğunda ve yardım istediğinde onunla ilgilenmesi uygun görülen kadının aksine erkek, korkusunu bastırmak için iktidarını kurmayı araç olarak kullanmaktadır. Oysa bu davranış, bizi korkuya duyulan bir korkuyla karşı karşıya getirerek, üzerimize gelen korkularla yüzleşmemizi ve bu şekilde onların korkulacak birer yenilgi olmadıklarını anlama fırsatımızı elimizden alır. Bunu gerçekleştirebilseydik, çaresizlik korkusu karşısında belli bir yere kadar tamamen çaresiz olmadığımızı anlayabilirdik. Çaresizlik, bilinçsizlik ve başarısızlıkla eşdeğer tutulmamalıdır. Çaresizlik, etki alanımızın sınırlarını kabul etme ve birine veya bir şeye muhtaç olma düşüncesine katlanma yeteneğidir.
Bunu anlamamızdaki engel ise her türlü çaresizliği zayıflık olarak damgalama eğiliminin beyinlerimize yerleştirilmiş olmasıdır. Çaresizliğin her türünü, benliğimizi zayıflatabilecek bir meydan okuma olarak görmekteyiz. Bu şekilde karşımızdaki insanı kendimize eşit görmeyi başaramıyoruz. Okulda bize ahlaklı ve görevlerinin bilincinde bir vatandaş olarak sunulan Romalı Cato, korkuyu körükleyen ve erkekle kadın ve hemcinsleri arasında gerçek bir ilişkiyi imkânsız kılan bir iktidar biçiminin çılgınlığını yansıtmaktadır. M.Ö. İkinci yüzyılda bütün erkekleri kadınları ezmeye çağırmıştır, çünkü: “… onlar bu imkâna sahip olur olmaz, üstünlüklerini ilan edecektir.” (Alıntı: Fester, 1979)
Bu şiddet eğilimine sahip olarak yaşamanın bedeli sürekli içimizi kemiren bir şüphedir, çünkü ruhumuzun derinliklerinde bunun aslında bir uydurma olduğundan şüpheleniriz. Bu, uydurma bir üstünlük ve bütün ilişkilerimize şiddetin gölgesini düşüren bir yalandır; ister kadınla, çocukla, hayvanlarla ve doğayla olsun, ister kendi kendimizle. Erkekler ve kadınlar bu yalanın sürgününde yaşamaktadır. Söz konusu uydurma, her iki tarafta da nefret uyandırdığından, karşılıklı olarak birbirlerini yok etmektedirler. Erkekler, sürekli yenilgi kâbusları gördüklerinden sinirli, saldırgan ve kötü tavırlar içindedir; kadınlar ise erkeğin kahramanlık imajı tutkusuna destek vererek, hem onları hem de kendilerini yıkmaktadırlar.
Derinlerde ise gizli bir karşılıklı bir hor görüş hüküm sürer, çünkü imajına aykırı olmasına rağmen çaresizliği birazcık olsun hissetmeyen bir erkek olmadığını her iki taraf da biliyordur. Belki birçoğumuzun bu karşılıklı hor görmeden garip bir şekilde zevk almasının nedeni, kendi benliğimize olan gerçek hislerimizi yansıtmasıdır.

Öyleyse biz erkekler gerçekte ne istiyoruz? Ne kadar bilinçli ve gerçeğiz? Kendimizi sadece kumanda, hâkimiyet ve mülk bizde olduğu zaman mı eksiksiz hissederiz? Birinin geçimini sağladığımızda, bu bize sevildiğimize dair güven verir. Ama bunun anlamı, bir yandan da baktığımız kişiye hükmetmektir. Bu kişi gücümüzü onaylayarak derinliklerdeki aşağılık duygumuzu su yüzüne çıkartmaktadır. Çünkü, himayecilik hususunda sunabildiğimiz olanaklar için sevilmekteyiz, insanlığımız için değil. Kendiliğimiz, duygu dünyamız, sıcaklığımız, mutluluğumuz ve yaşama sevincimiz için sevilebileceğimize inanmak, bize çok zor gelmektedir. Böylece gitgide “kendini kanıtlama zorunluluğu” tuzağına saplanmaktayız. Himaye de o zaman boyunduruğu altına girdiğimiz, bedeli gizli bir içerleme ve kin olan, ama açıkça dile getirilmeyen bir anlaşma haline gelir. Tuzağın mekanizması bu işleyişin adını koymayı yasaklamaktadır, çünkü aksi takdirde bütün oyun ortaya çıkabilir.
Böyle bir ilişkinin tarafları, işte bu yüzden bastırdıkları kini, taleplerini artırarak ifade ederler. Himaye edilmek uğruna diğerinin hükmü altına giren taraf, masraflan artırırken, bakımı sağlayan taraf onu gizlice daha hor görür. Himayeci pozisyonundaki sonuçta diğerini avucunun içine almıştır. Bunlar her iki tarafın gizli silahlarıdır. İşin püf noktası, oyunun bütün yapıyı tehlikeye atmadan nasıl oynanacağını bilmektir. Bu yolla irademizi kabul ettiremezsek, ortaya öfke çıkar. Bu öfkeyi de açıkça ifade edemeyiz, yoksa bir tarafın diğerinin iktidarı altında olduğu anlaşılabilir ve hayali sevgi oyunu bozulabilir. Psikosomatik bozuklukların nedeni işte budur. Örneğin itiraf edilemeyen öfke, kendisini baş ağrısı ve migren şeklinde gösterebilir.
Toplumumuzda psikosomatik bozuklukların artmasının nedenlerinden biri de budur. Erkeğin üstün olma ve hükmetme zorunluluğunun yarattığı derin rahatsızlık, kendini baş ağrısı ve migren şeklinde dışa vurmaktadır. Bu zorunluluktan türetilen bir kendilik işlemeyeceğinden ve bunu kendine itiraf etmesine de izin verilmediğinden, erkeğe, kendini ve çevresini tahrip etmekten başka yol kalmaz. Yoksa her şeyin çökeceğinden korkmaktadır. Bu, eğer karakterimiz güç kullanma temeline dayandırılarak inşa edilmişse doğrudur da, çünkü bu durumda gerçekten de kişiliğimizin yok olma ve çözülme tehlikesi mevcuttur. Karşılıklı sürdürülen sözsüz anlaşmanın ve “kimin diğerinin bakımını üstlendiği” konusunda sergilenen oyunun bozulmasından ve karşılıklı aşağılamanın ortaya çıkmasından korkulur. Söz konusu olan sadece kadın, erkek ve çocuk değildir, bu temelinde güç olan bütün ilişkiler için geçerlidir. İçerdikleri özsaygının temeli bozuktur. Bu anlaşıldığında çözülme, kaos ve dehşet tehlikesi belirir. Güce dayalı bir özsaygı bu yüzden sağlam değildir. Bizi tahrip eden ikiyüzlülüğün kaynağını kendiliğimizin gelişiminde aramalıyız.

Arno Gruen
Kendine İhanet

Çitlembik Yayınları / Psikoloji Dizisi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Ölüm de var arkadaş, ölüm…” Sarmaşıklı Ev – Sait Faik Abasıyanık

— Nasıl ev, nasıl ev? Dedi. Karşılık vermeden önce sorusunu neden iki kere sorduğunu düşündüğümü biliyorum ama kendimden cevabını almaya...

Kapat