Arno Gruen’den 20 Alıntı: “Zayıf kişiler, gerçekten acı çekenler değil, acı çekmekten korkanlardır…”

Arno Gruen• Ölmeyi kabullenemeyen insanlar ölümü yüceltirler. Asla yaşamamış oldukları için ölümden kaçmak isteyen bu insanlar, onu başkalarına dayatırlar.

• Kendine ait bir kendiliği olmayan insan asla ölüme hazır olamaz. Sadece gerçek anlamda yaşamış olanlar, canlılığı sevinç ve acıyla tatmış olanlar ölümü sukunetle karşılayabilir. Ölümden kaçmak, kendilik geliştirememiş insanların özelliğidir. Başarı, sahip olma hırsı insan ve doğa üzerinde hakimiyet kurma çabası, kendini canlı hissetmek için gösterilen beyhude bir çabanın ifadeleridir. Fakat bütün bunlar insanı sevgiye götürmez; ortaya çıkan şey, sonsuz yaşam yanılsamasını sürdürmeye yarayan, taşlardan veya ideolojilerden oluşan devasa anıtlardan ibarettir.

• Toplumumuzdaki  zayıf kişiler, gerçekten acı çekenler değil, acı çekmekten korkanlardır. Toplumla uzlaşmayı basarıyla gerçekleştirmiş olanlar, asil zayıflardır. Bu yüzden binlerce yıldır duyarlılığın zayıflık olduğunu iddia ederek propagandalarını bu bicimde yürütüyorlar. Deforme olmuş bir gerçeğin, yani güç ve iktidar ideolojisinin asil taşıyıcılarıdırlar.

• …Gruen, Normalliğin Deliliği adlı kitabında insanın yıkıcılığına dair temel bir kuram oluşturmuştur. Bu kurama göre, insanın yıkıcılığı kötülük yetisinden değil, iç dünyasını ve dış dünyayı bozuk bir biçimde algılamasından kaynaklanır. „Yabancı düşmanlığının kendine düşman olmakla da hep bir ilgisi vardır“ (Gruen, İçimizdeki Yabancı). „Yaşamın üzerine kurulduğu yalanlar, iktidara sahte uyum, kendinden vazgeçiş, içsel boşluk ve yıkıcılık“tan oluşan bu kısırdöngüde „kendine yabancılaşmanın, yabancı düşmanlığının ve yıkıcı şiddetin karmaşık dinamiği“ görülmektedir (Jürinin Scholl Kardeşler Ödülü’nün Arno Gruen’e verilmesine ilişkin gerekçesi). Normalliğin, yani insan sevgisi ve sağduyu maskesinin altında, insanlık ve sorumlu davranıştan yoksun „delilik“ vardır.

• Kendi geçmişnin bilincine varamayan insan, geçmişini sürekli tekrarlamak zorundadır.

• Güç incinmezlikten değil acıdan, ızdıraptan geçer…

• Acıya tahammül edebildiği sürece -özelliklede iç mücadelesinde- insan gerçeğe hala açık demektir…

• Ötekinin ve kendi içimizdeki nefreti görememenin yaşamımızın temel ilkesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu nefreti bilincimizin dışına iterek ve acımasız despotun kendi hakkında yaydığı imaja kanarak, onu başka bir şey haline getiriyoruz.

• İnsanın kendisi olmaktan duyduğu korku yakınlık korkusudur.

• İsyan, bir kendi geçmişinin zincirlerini kopartma girişimidir eğer isyankarın yüreğiyle bağı kalmamışsa, isyan sadece hastalığı yeni görünüm altına sonsuzlaştırmaya yarar. Zorluk ise, isyan olmadan sevginin yenilenmesinin mümkün olmayışındandır. Eğer hiçbir zaman isyan etmezseniz kendi kendiliğimizi yaşama şansımız olmaz. İsyankarın öğretmene ihtiyacı vardır. Öncelikle kendini kanıtlamaya yönelik olduğu için, sınırsız kendini kanıtlamanın özgürlük olmadığını göremez . Onaylanmaktan korkar, çünkü o
zaman kendini tabi hisseder. Oysa bir başka insanın gerçek anlamda onaylanması hiç de tabi oluşu gerektirmez. Ama isyankar, ruhunun derinliklerinde anneye tabi oluşu özlediği için onaylanma söz konusu olmamalıdır. Gerçekten sahip olamayacakları anneyi özledikleri için, uzlaşmacı gibi isyankar da bu gerçeği göremez. Kişi, bu durumda kendisini kaybetmekten korktuğu için onaylanmaktan ürker, çünkü ruhunun en derin köşelerinde, reddedilmiş olmaktan duyduğu acıdan sonsuza kadar anneyle kaynaşarak kurtulmak isteği vardır.Gerçek onaylama ise, diğerini, kendini içinde kaybetmeden olduğu gibi görmektir. Bilincine varamadığı kendini kaybetme isteği kişiyi yıkıma uğratır.

• Tarih, yaşama bağlı olanlar ile sevgiden yoksun olanların yıkıcı gücü arasında geçen zorlu bir mücadeledir.

• Koşullu sevgiye tutunan anne-babalar ileride çocuklarının da tutsak olacağı aynı toplumsal örgü içinde tutsaktırlar. Bir miras gibi devredilerek devam eden bu seyir, ancak bir iç ses algılanabildiğinde kesilir,ama çekilen acıya rağmen bu süreç zorludur, çünkü anne-babanın emirlerine karşı çıkma korkusu, kendine ulaşma isteğinden güçlüdür.

• Empati yetisi varlığın temelini oluşturur, ya da kişi sürekli olarak bundan kaçmaya çalışır. İnsanın gelişimi bu anlamda, her zaman kendi insani temelinin zarar görüşünün tarihi olmuştur.

• Kendilik nefreti, insanı kendi varoluşunu korumak için diğerlerini değersizleştirmek suretiyle insanlıktan öç almaya götürür. Eğer insan bir başkasının kimliğini elinden alırsa, kendisine zahmetsizce ve çaba göstermeden sahte bir kimlik edinmiş olur.

• Eğer sevme yetisi çok başlarda kırılırsa kendilerini asla bulamayan insanlar oluşuyor.

• Tarih, kendi varlıklarını koruyabilmek için kendilerini ülkeleri,doğayı ve diğer insanları ele geçirmek zorunda hissedenler ile, dirençlerini güvenceye almak için sahte tanrılara bağlananlar arasındaki etkileşimle oluşuyor. başka bir deyişle, kimileri büyüklük hırsı içinde diğer insanlara karşı her türlü sorumluluğu redderken kimlileride kendilerini tabi etmek için kötülüğe ihtiyaç duyduklarından, sorumluluk alacak gücü kendilerinde bulamazlar.

• Pek çok insan, kendilerine ait olmayan bir kendiliğin katlanılmazlığından kaçmak için umutsuzca bir kurtuluş yolu arar. Arayışı, ölümü, canlılığı, acıyı ve sevinci inkar ederek sürdürürler. Bu arayış bilincine varmadan gerçekleştirilir. Gerçek beni görmememiz için ideolojik yapılar bunu bizden gizler. Entelektüel etkinliklerimizin çoğu, kişinin herhangi bir şeyin içinde çözülme ihtiyacının ifadesidir.

•Sahte tanrılar, bizi kurtaracak bir kimlik bulma yolundaki beyhude arayışınhem ürünü, hemde üreticisidir. Bizi çevreleyen sevgisizliğe gerçek anlamda karşı durmadığımız sürece, içimizde yatan kendimize ait kimliğe asla ulaşamayız.

• Bir misyon üstlenmiş ve önemli bir görev için tanrısal çağrı almış olma inancı, yönünü kaybetmiş ve başarısızlığa uğramış insan için yeni bir yaşam amacı ve yeni bir umuttur.Trajik olan şey tarih içindeki tekrarlardır. Yetersiz kimliğin rolu ve bunun eşlikçisi olan nefret olgusu, dünyada varlığını sürekli koruyan cinnetin nedenidir.

• Yapılara duyulan ihtiyaç, kendine ait bir kendiliğe sahip olmayan insanların karakteristik özelliğidir.Otoriter yapılar onlara bir kimlik duygusu verir ve otorite, otoritesini koruduğu sürece böyle bir kişisel önemlilik ve güvenlik duygusu sağlar. Briken öfkeyi patlatan şey bu yapıların dağılmasıdır.Bunun ortaya çıkaracağı başkaldırının hedefi ise özgürlük değil, aksine yeni otorite/yapı arayışıdır.kurtuluş, kimlik yitimi korkusunun ve içsel nefretin insanı sürüklediği yeni itaatte saklıdır. Yeni itaat aslında eski itaattir, yeni otorite ise birikmiş öfke ve şiddettin açığa çıkamsına ne kadar izin verirse, hatta bunları ne kadar kutsal ilan ederse o denli kucaklanır.

Arno Gruen
Alman psikolog ve psikanalist

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz