Anlatımda Seçilen Yollar – Halit Ziya Uşaklıgil

İki yazar varsayalım ki biri oldukça soğukkanlı; öbürü aşırı heyecana kapılan sinirlerinin tutsağıdır, sanki sağlıksız etkiyle titrer. Herhangi bir olayı, bir gözlemi ikisi de aynı zamanda ve aynı koşullar içinde görerek saptasınlar; örneğin, yorgunluktan, açlıktan, bütün gücü tükenmiş, yolun üstüne, çektiği ağır yüklü arabanın altına yığılıvermiş bir hastanın ölümünü betimlemeye girişsinler.
İlk yazar bunu bir güvenlik görevlisi anlatışıyla, bir kolluk (zabıta) olayı biçiminde yazacaktır. Aynı olay ikincisinin kaleminde sızlayan bir şiir parçası olacaktır. Ve biz bunları okurken o iki yazarın etkilenme yeteneklerini ve anlatımlarının bu yetenekleri dile getirecek asıl nedenlerini görerek birincisinin nasıl soğukkanlılık sahibi, ikincisinin ne ölçüde bayağı bir gözlemin heyecanlarına kapılacak etkilenmeye eğilimli bir ozan olduğunu bulup çıkaracağız.

Öyleyse şu sonuca varıyoruz: Anlatım özellikleri ne süslerde, ne düşüncelerdedir; asıl anlatım herhangi bir konunun anlatılışı ve saptanması için seçilen yollardadır.

Bunu biz açıklıkla öykülerde görürüz. Yazar bir konunun karşısında bulununca onun neresinden tutuyor, hangi yanından girip, nerelerden geçiyor ve geçerken yolunun üzerinde rastladığı küçük şeylerden hangilerini ve nasıl topluyor, bunları nerelere ve nasıl serpiştiriyor, onların gösterdiklerinden ne çeşit yararlar sağlıyor; bunları çözümleyince yazarın etkilenme yeteneğini ve onu anlatabilme gücünü görerek özvarlığını, daha doğrusu insanlığının türünü çıkarabiliriz.*

Kar Yağarken

Yaşı on iki gibi; ancak daha küçük gösteriyor. O kendisini bildi bileli sokaktan başka bir yer hatırlamıyor. Bütün sokaklar onundur. Anası, babası hiç olmamış gibidir. Bütün Eyüp onu tanır. “Sermet!” diye seslendiklerinde dönüp bakmaz, “Sertnet Bey!” diye çağrılmayı beklerdi. Bir gün Eyüp’ten ayrılmaya karar verdi. Bütün dostları ile vedalaştı.”Nereye gidiyorsun?” diyenlere, “İstanbul’a.” diyordu.
Bütün İstanbul’u karış karış yıllarca dolaştı. En sonunda E-minönü’nün kalabalığını ve canlılığını görünce “Oh! Şimdi yerimi buldum.” dedi. Zamanla dostlar edindi. Yazları kepenk altlarında, kapı köşelerinde, yük arabalarında uyumaya; hiç sevmediği kışla­rı ise bakkallardan edindiği boş şeker çuvallarının içine girerek kuytularda yatmaya devam etti.
Burada, dükkân sahipleri kendisine boya sandığı yaptılar. Fırçalarının çalınmasını bahane ederek, el sürdürmedi. Başka işleri de aynı şekilde… Dünyada hoşlanabileceği yalnız bir şey vardı: Ötekinin berikinin paketlerini, ufak tefeklerini taşımak.
“Götürelim mi efendim?”
Böyle neler götürmemiş, cılız kollarıyla neler taşımamıştı… İstanbul’un hiçbir deliği yoktu ki oraya bir paket götürmemiş olsun…
Bir kış, kış başlangıcında, yağmurdan iyice ıslanmıştı. Başı döndü, gözleri karardı. Güç bela kendisini barındıran bakkala giderek boş şeker çuvallarından oluşan yatağının yer aldığı çatı aralığında ateşler içinde, yapayalnız, iki üç günde bir “Kalkmaya­cak mısın?” diye soran çırakların sesleri dışında bir ses duymaya­rak, haftalarca yattı…
Hastalıktan kalktı; ama artık kıştan tamamıyla nefret ediyor­du. Artık öyle zayıf düşmüştü ki, bir gün yüklendiği bir paketi, ağlayarak ” Götüremeyeceğim efendim.” diyerek bırakmak zorunda kalmıştı.
Artık eskisi gibi yük taşımıyor, bir iki ufak işle yetiniyordu. Mayer Kürk Mağazasının önünü mesken tutmuştu. Orada kürklü bir mankenle dostluk ediyor, onu kürkler içinde gördükçe kendisi ısınmış gibi oluyordu. Acaba bu kürkler çok pahalı mıydı? Böyle bir kürklü paltosu olacak mıydı?
Bazen oturduğu kaldırımda geçen kürklü paltoluları sayar­dı….
Bir gün çuvalların arasından uyanıp sokağa çıktığı zaman et­rafı bembeyaz gördü. Kar gökten süzüle süzüle iniyordu. Her günkü gibi mankenin yanına yaklaştı. Fakat nedense bugün on­dan nefret ediyordu. Sanki manken “Bak kürküme, bak paltoma!” diyerek kendisiyle alay ediyordu…
Ertesi sabah daha çok üşüyordu. Dün sefertasını taşıdığı müşterisi için bugün Üsküdar vapur iskelesine kadar gitmeyi gözü kesmiyordu. Yine de sürüklene sürüklene gitti. Müşterisini gördü. Elinde sefer tasından başka bir paket daha vardı. “Sermet Bey, bunu size getirdim.” dedi. Ne olduğunu çok merak ediyordu. Çatı arasına nasıl geldi, paketi nasıl açtı bilmiyordu. Paketin için­de eski ama kürklü bir palto çıkmıştı. Kendi kendine “Ne güzel, ne güzel!” diyordu.
Üstünü başını özenerek düzeltti. Paltoyu sırtına geçirdi. Ka­lıpçının önüne gelip ayna önünde iyice kendisine bir baktı. “Hepsi tamam.” dedi. Sonra da Mayer’in önündeki mankenin karşısına gelerek, gayet azametli ve ciddiyetle dolu bir bakışla: “Bak benim kürklü paltoma!..” dedi.**

*Halit Ziya Uşaklıgil (SANATA DAİR)
**Kar Yağarken

_____________________

İstanbul’da doğmuştur. İlk öğrenimini İstanbul Fatih Rüşdiye’sinde tamamlayan Halit Ziya, daha sonra ailesel nedenlerle orta öğrenimini İzmir Rüşdiyesi’nde tamamladı (1878). Halit Ziya, ideali olan hariciyecilik mesleğine giremeyince rüşdiye öğretmeni oldu. Daha sonra bir süre Osmanlı Bankası’nda çalıştı.

20 yaşında gazetelerde yazıları çıkmış, daha sonra da roman denemelerine başlamıştır. 1893’te 27 yaşındayken İstanbul’a gelip Servet-i Fünun’a katılarak edebiyat çalışmalarını arttıran Halit Ziya, Meşrutiyet’ten sonra bir süre Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde görev aldı. Cumhuriyet’in ilanından sonra Son Posta gazetesinde yazılar yazmıştır.

Halit Ziya Uşaklıgil, Türk edebiyatında Batılı anlamda ilk romanları yazan sanatçı olarak kabul edilir. Servet-i Fünun döneminde roman ve hikâye türünün en önemli ismidir. Eserlerinde realizm akmının etkisi görülür.

En ünlü öykülerinden biri olan Kar Yağarken öyküsünde anlatığı ‘realizm’ bunun bir örneğidir.

“Mai ve Siyah” romanındaki Ahmet Cemil karakteri Servet-i Fünun sanatçısını temsil eder. Ruh tahlillerine önem verir. Kahramanları yaşadıkları çevreye uygun olarak anlatır. Romanlarında yalnız İstanbul’u anlatan sanatçı, hikâyelerinde Anadolu ve köy hayatına, kasabalardaki yaşayışa yer vererek İstanbul dışına çıkmıştır.

Atatürk’ün eşi Latife Uşşaki’nin amcasıdır.

Mezarı istanbul bakırköyde bulunmaktadır.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bir Açlık Estetiği, Şiddet Sineması – Glauber Rocha

Latin Amerika hakkındaki tartışmalar için çok karakteristik olan aydınlatıcı bilgi veren bir girişe başvurmaksızın, ben Avrupalı bir gözlemcininkinden çok daha...

Kapat