Ahmet Hamdi Tanpınar: Aşkın kötü tarafı verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir

Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde… Fakat daima ödersiniz… Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz…

Filhakika ben ödemeğe başlamıştım. Zavallı Selma’nın asabı ümitsiz denecek derecede bozulmuştu. Ne Cemal Beyi, ne Nevzat Hanımı unutabiliyordu. Geceleri sabaha kadar benirliyerek yatağından sıçrıyordu.

Fakat hangimiz unutabilmiştik? Şüphesiz Cemal Beye acımamıştım. Ölüm ve cinayet gibi büyük
aralar teraziye girmeseydi, belki ondan kurtulduğumdan memnun bile olurdum. Fakat ne olsa bir şey vardı içimde, bunu lâalettâyin bir vakıa gibi alamıyordum. Sonra Nevzat Hanımın benimle konuşurken hep o rahat bir yastık arayan başı gözümün önünden gitmiyordu.

Halamın tam kapısı önünde Halit Ayarcı birden kolumu tuttu.

– Hem musıkîşinasa da iş bulmuş oluruz. Adı Macit Beydi, değil mi? Şu şef dorkestr olmak isteyen… Evet, yüz kişilik bir salon! Bütün daktilo genç kızlar makinalarının önünde! Karşılarında bir sedir üzerinde elinde değneği, bir şef dorkestr!.. Onun idaresiyle çalışıyorlar. Hep birden “A”lara “B”lere vuruyorlar, muntazam ve yekpare… Azizim, bu hiç de fena olmayacak. Bak siz demin Asaf Beyi tanıdığınıza pişmandınız. Halbuki teselli edici jestiyle bize ne ori jinal bir fikir hazırladı. Evet, hususî kâtiplerimiz hariç, hepsi büyük bir salonda… Modern dünya, modern çalışma…

Eve girdiğimiz zaman iki salonu, holü hıncahınç kalabalık bulduk. Fakat bu seferki kalabalık benim alışık olduğum cinsten değildi. Tanıdıklarımızdan başka, her milletten ecnebî vardı. Şimalli, cenuplu, yakınşarklı, şarklı… İlk yarım saat bir elim Halit Ayarcı’nın elinde -bazen de onun yerine halam geçiyordu- muhtelif milletlerden insanlara takdim edilmemle geçti. Böylece hemen herkes benim kim olduğumu öğrendi. Sonra bir kenara çekilmek fırsatını buldum. İşte o zaman evin bütün duvarlarında Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün grafiklerinin ve sloganlarının asılı olduğunu gördüm.

Saat sekize doğru ışıklar söndürüldü ve kısa metraj bir film gösterildi. İlk ayar istasyonumuzun açılış resmi idi bu! Herkes, ben de dahil Hayri İrdal’ı bir yığın mühim adamın arasında kurdelenin önünde, biraz sonra elinde bir kâğıt parçası nutuk verirken, daha sonra genç bir kız saatini ayarlarken -Yârabbim, ne şeker gülümsemeydi kızınki! Niçin o zaman dikkat etmemiştim!- seyrettik. İkinci film, bizzat enstitünün açılışı idi. Fakat burada Halit Ayarcı beni gölgede bırakmıştı. Kimler yoktu? Ve nasıl, tıpkı bu gece gibi, Halit Ayarcı sadece orada bulunuşuyla hemen hepsini gölgede bırakıyordu? Işıklar açılınca biraz evvel takdim edildiğim insanlar benimle Halit Ayarcı arasında âdeta mekik dokudular. Halit Ayarcı bana sezdirmeden işleri öyle tanzim etmişti ki hemen herkes beni evvelden tanıyordu. Şerbetçibaşı Elması, Seyit Lûtfullah, Ahmet Zamanî, Mübarek, Nuri Efendi isimleri âdeta konfetiler gibi üstüme yağıyordu. Her yeni kadeh benim ve Ayarcı’nın etrafımızdaki alâka ve çoşkunluğu bir kat daha arttırıyordu.

O geceki kadar fazla konuştuğumu bilmiyorum. Hemen herkese her şeyi anlatıyordum ve işin garibi hangi dilde hitap edilse beni derhal anlayan bir tercüman yanı başımda mırıldanıyordu. Fakat Halit Ayarcı neleri düşünememişti? Bir ara yüz, yüz elli kadar, büyükçe bir duvar saatinin fotoğrafını imzaladım. Biraz sonra bilmece kendiliğinden çözüldü. Halam, ikinci salonda bizim eski saatimizden oldukça büyük, rokoko süslü, fakat dört tarafı sonradan fil dişi üzerine Arapça yazılarla çevrilmiş bir saate misafirlerini takdim ediyordu. İşin garibi herkesin onu bilmesi ve hayretle bakması idi. Gözlüklü, gözlüksüz, levinyonlu yüzlerce göz üzerinde idi ve bütün salon önünden âdeta bir resmigeçit yapıyordu. Bu, onsekizinci asır başlarında Almanya’da mihanikin ve otomat zevkinin en parlak devrinde yapılmış, büyük, zengin, gösterişli, hakikaten tam işletecek, hattâ kurabilecek ustası bulunursa çeşit çeşit marifet göstermeğe hazır nadir saatlerden biriydi. Fakat merasim ciddiliğiyle o kadar acayipti ve saatin önü öyle kalabalıktı ki ancak bir göz atabildim.

Halam, omuzunda siyah şalı, siyah kostümü içinde, göğsü dantelâlar içinde yarı dekolte, boyalı saçları, makyajlı yüzü, elmasları, incileri ile her zamankinden fevkalâde ve şaşırtıcı, bir eli bastonunda, öbürü sahte Mübarek’e takdim edilmek için ilerleyen misafirinde, evvelâ yeni gelenin adını söylüyor, sonra da, “Mübarek, bizim aile saatimiz Mübarek” diye onu tanıtıyor ve hemen arkasından, “Şimdilik bizde misafir kalıyor…” filân gibi bir cümle söylüyordu.

Bir ara, çeyrek başı olacak galiba, saat vurmağa başladı. Sesi Mübarek’inkinden daha güzeldi. Fakat öyle bir gürültü koptu ki lâyıkıyla dinliyemedim. Filhakika kadranın üstündeki kapı açılmış ve Hamdi Beyin tablolarında görülen ihtiyar derviş kılıklı bir adam dışarıya çıkarak, “Hoş geldiniz” diye bağırmış, sonra derhal içeri girmişti.

Ahmet Hamdi Tanpınar
Saatleri Ayarlama Enstitüsü

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here