NAZIM HİKMET’İN BUDAPEŞTE RADYOSU’NDA OKUNMASINI İSTEDİĞİ SAİT FAİK ÖYKÜSÜ

SAİT FAİK’İ SEVERİM BÜYÜK BİR HİKAYECİ, BÜYÜK BİR ŞAİR…

Nazım Hikmet, 1947’de Bursa Cezaevi’nden Va-Nu’lara yazdığı mektuplardan birinde şöyle demektedir: “Sait Faik’in hikayelerinden bazıları hoşuma gitti. O hala atmosfer vermekle meşgul, insanları tam canlanırken, yaşamaya başlarken ölüveriyorlar. Mamafih usta bir sanatkar.”

Başka bir mektupta da; “Şahsen şöyle bir tanıdığım Sait Faik’i sanatı bakımından hem severim, hem kızarım. Yetenekli, çok vaat eden bir muharrirdir, bir kusuru var bence, yazdıklarında bile muvazenesizdir. Halbuki bütün sanat eserlerinde-bence-muvazeneli olmak ilk şarttır. Gene de bizim büyük hikayecilerimizden büyük şairlerimizden biridir. Bazen bedbindir, bazen ümitsizliğe kapılır. Fakat çok namuslu insan, memleketini çok seven insan. Ve belki de bedbinliği, ümitsizliği çıkar yol görmemesinden ileri geliyor. Halbuki çıkar yol var tabii. Velhasıl büyük bir hikayeci ve büyük bir şair.”
Çok içki içmesine de hayıflanarak: “Yazık! Rakı kadehinde, cidden değerli bir sanatkarı daha kaybediyoruz.” demiştir.

Budapeşte Radyosu’nda yayınlanan programda Nâzım Hikmet Sait Faik’ten bahsediyor, ardından Necil Togay, Sait Faik’in kitabından bir bölümü okuyor.*

Konuşmanın Çözümü:

Gün Benderli Togay: Bu mahalle kahvesi isimli kitabı Sait Faik yazmıştır değil mi?

Nazım Hikmet: Evet Sait Faik’in zaten üstünde var, Varlık Yayınları ikinci basışı bu. İkinci baskı yapmış bu kitap. Ben Sait Faik’i çok severim. Bizim büyük hikayecilerimizden biridir. Büyük hikayeci, büyük şair. Bazen bedbin, bazen ümitsizliğe kapılır fakat çok namuslu insan ve memleketini çok seven insan. Ve belki de bedbinliği ve ümitsizliği bir çıkar yol görememesinden geliyor. Halbuki çıkar yol var tabii. Velhasıl büyük bir hikayeci büyük bir şair. Bakın burda bir hikayesi var uyuz hastalığı arkasından hayal diye. Şunu lütfen okur musunuz?

Seslendiren: Murat Gün

Uyuz Hastalığı Arkasından Hayal: “İnsanları olduğu gibi değil, olacakları gibi sev!”

Uyuzluya bir sinemanın kapısında rastladım. Ayakları çıplaktı. Büyük, sarı ela gözleri, aslında beyaz olduğu halde yer yer morarmış bir derinin içinden, baharda badem ağacı güzelliğiyle bakıyordu.

Bu çocuğu nereden tanıyordum? Bilmem… Belki de hiçbir yerden… Belki de her yerden… Sokakta böyle çocuklar yüzlerce; bir iki değil… Her gün bütün caddelerde, köprünün üstünde altında, çok defa bir sinemanın kapısında üçer beşer, bu, yalnız gözleri kalmış mahlukat görülüyordu. Bu çocuklar bir gün kaybolurlar. Sonra birdenbire bir kale kapısı açılmış gibi yine o güzel bildikleri, bir sinema oyunu oynuyor sandıkları, karlı çamurlu caddelere düşerler.

Uyuzların gözleri bendeydi, hatta bir tanesini aşina bir şekilde kırptı. Surat astım. Ne yalan söyleyeyim, bu kadar sefil olduğu için yüzümü buruşturdum. Yoksa benim de içimdeki çocukluk daha ölmedi. Ona bir gözümü kırpar, belki daha ileri gider, dilimi çıkarırdım. O aldırmadı, güldü. Başını öbür yana çevirdi. Gişedekilere elini uzatmakta devam etti. Bu büyük, muhteşem bir eldi. Üstelik yer yer, çivit mavisi bir ilaç sürülmüştü. Bilekleri cılk yara içindeydi.

Yanına sokuldum:

-Ne bu elindekiler? dedim.

-Uyuz, be! dedi. Bir şey değil.

Uyuz, ne korkunç, ne de müthiş bir hastalıktır. Hatta sevimlidir mi, demek istemişti.

Eline düşen çeyreğe bir baktı. Yüzünü kaldırdı. İşte orada, o ela gözlerin içinde, insanları olduğu gibi değil, olacakları gibi sev, diyen adamın adeta fikrini okudum.

( …)

“Bir kadın bu çocuğu alıp evine götürüyor, uyuz merhemini sürüyor, üç beş gün evinde tutuyor, sonra isterse yine mikrobun kaynadığı sokağa onu tertemiz bırakıyordu…”

Doğru, yalnız hayalle geçiniyordum; ben yalnız hayal kuruyordum.

Sait Faik Abasıyanık
Mahalle Kahvesi


*[TÜSTAV arşivi]

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz