“Bu dünyadan hiçbir şey umulmamaktadır” Çıkılmayan – Yusuf Atılgan

Herkes esnesin. Her şey önceden bilinmektedir. Bu dünyadan hiçbir şey umulmamaktadır. [Michelet]
Para tomarı kırık tezgâhın ardında, yerdeydi. Elindeki kutuyu bıraktı. Eli baltalılar, kocaman gözlüler, sarı yüzlüler hiçbir şey görmüyorlardı; kırıp yırtıyorlardı yalnız. Eğildi tomarı avuçladı. Yağlımsı, kirli paralar. Cebine koydu.
— Polis! dedi birisi.
-— Çıkın, çıkın…
Tezgâhın ardına sindi. Kimse kalmadı içeride, “Neden ben de onlarla çıkmadım dışarı? Yakalarlarsa beni burada…” Birden çürük azı dişinin acısını duydu. Dişçi çekiciyle vurmuş gibi. Şimdi yalnız. Kalabalıktan biri değil. İlerde bugünün insanlarını eli baltalılar, kocaman gözlüler diye hatırlayacak. “Benim gözlerim de öyle büyük mü?” Bu gece sanki yolunu şaşırmış da bilmediği bir kentin insanları arasına düşmüştü. Kalabalıkla sürüklenmiş, az sonra o da onlardan olmuştu. “Kimsin sen arkadaş, niye yırtmıyorsun sen?” demişti biri. Kıpkızıl gözleri vardı. Kaçıncı dükkândı bu girdikleri bilmiyordu. Onların arasındayken kafası durmuştu, düşü-nemiyordu. Boydan boya yırtılmış kumaşların, gömleklerin, parçalanmış ayakkapların, saatlerin, cam kırıklarının üstünde yürüyorlardı. Yolun taşları görünmüyordu. Şimdi yalnız. Para tomarını avuçlayalı beyninin saati kuruldu. Dışarının uğultusunu duyuyor. Anlamsız bağrışların karması bir uğultu bu. Korkutuyor onu. Çömeldiği yerde dizleri ağrıyor. Durumunu değiştirmekten korkuyor. Kapıdaki polis duyabilir. Az önce içeriye girmek isteyenlerle tartışıyordu. Bir de şu ağır, bunaltıcı koku; kırılan şişelerin salıverdiği, boyalı, şişman kadın kokusu… Kaçması gerek buradan.

Öyküyü Sesli dinle

Caddenin ışıklarıyla azalan karanlığına alışınca paçavra yığınları üstünde kırık oyuncaklar gördü. “Bebekler başlarına gelenden şaşkındırlar. Ben mi kırdım onları?” Hatırlayamadı. İlerde, tezgâhın eğrilmiş ayağı yanında bir gazete vardı. Son iki harfi görünüyordu yalnız: “…an,” öteki harfleri yırtık bir çorap örtmüştü. Bir merak sardı içini. “Vatan” mı, yoksa “Tercüman” mıydı bu gazete, öğrenmek istiyordu. Yavaşça uzandı, kıyısından tutup çekti. Bir şişe parçası tıkırdadı. Birden bir cep fenerinin yuvarlak ışığı düştü dükkâna. Büzüldü. Işık boş raflarda, kırık tezgâhın, yerdeki döküntünün üstünde gezindi; geldi gazetede durdu. Yüreğinin sesi dışarının uğultusunu bastırmış. “Ya polis de merak ederse bu gazetenin adını. Bakmaya kalkarsa.” Azı dişinin ağrısı, bir de bunaltıcı koltuk altı kokusu… Işık söndü. Dişinin ağrısı azalır gibi oldu. Cebindeki tomarı yokladı. Oradaydı. Rahatlık verici; sevmediği, alışamadığı işinden onu kurtaracak, bu toplumda kişinin özgür kalabilmesi için tek araç olarak düşündüğü paraydı bu. Yağlımsıymış, olsun. Temizi yağlısından değerli değildi onun. Yapacak tek şey onunla birlik buradan kaçabilmekti.
Önünde, on adım -yanlız on kısa adamcık- ilerde camı çerçevesi indirilmiş, kocaman bir boşluk vardı; yan sokağa açılan. Sağında, tezgâhın ötesindeki kapıdan umudu yoktu. Bu on kısa adımı cam parçalarına basmadan atabilseydi. Sokaktan geçenler çabuk çabuk yürüyorlardı. Doğruldu. Dizlerinde bir karıncalanma vardı. Sallana sallana sokağa doğru yürüdü. İçi bulanıyordu. Sağına bakmaktan korkuyordu. Başını çevirse kapıdaki polise görüneceğini sanıyordu. Sokağa çıktı. Kimsenin ona baktığı yoktu. Caddeden gelenlerdi tümü. Yürüdü. Kesin bir düdük sesi geldi ardından. Sinirleri gerildi. Biri koşarak geçti yanından. Başka birisi:
—Geliyorlar! diye bağırdı.
Seğirtti. Şimdi tümü de koşuyordu sokaktakilerin. Belli kuşkuluydular. İlerideki sokak lambasının ışığında görmesiyle yitirmesi bir oluyordu onları. Önünde koşanlardan birine yetişip geçti. Şahdamarını gördü adamın, kabarmış. “Eve bir varsam. Sola sapmam gerek. Bunu unutmayayım. Ya paralar düşerse!” Elini cebine bastırdı. Oradaydılar. Sağdaki sokağa saptı. Ağzından soluyordu, sık sık, “İki kişi var ardımda. İzliyorlar beni.” Sağa saptı. Daha hızlı koşmak istiyordu. Bir ekse şu ardından koşanları. Soldaki sokağa saptı. Uzun bir sokaktı bu, umut kırıcı. Yine o diş sancısı. Ayaklarını gücün kaldırıyordu yerden. Soluğu ağzından çıkarken gırtlağını yakıyordu. “Yüreğim bu kadar hızlı çarpsın da durmasın. Koşamam artık. Yakalayacaklar beni.” Dönüp baktı; kimse yoktu ardında. Yavaşladı. Sağda bir arsa vardı, karanlık. Gitti duvarın dibine çöktü. Leş gibi sidik kokuyordu arsa. Aldırmadı. Kurtulmuştu. Dişi de ağrımıyordu. Yüreği bulanıyordu yalnız. Kalktı az öteye kustu. Akşam yediği fasulyanın acı yağı boğazını yaktı.
Evine geç vardı. Yan sokaklardan dolaştı hep. Caddelerden korkuyordu. Soyundu. Işığı söndürüp yattı. Her yanı sızlıyordu. “Nasıl dayandı bu geceye gövdem? Yarın düşünürüm arabayı.” Az sonra uyudu. Bütün gece yitirip yitirip buldu parasını. Çevresinde dişçiler kuşattı. Çürük dişine çekiçle tak tak vurdular.
Dairede, ertesi gün, hep o geceyi konuşuyorlardı. İçerisi kalabalık. Öteki odalardan gelmişler. Kimsenin iş yaptığı yok. O konuşmuyordu. İçi rahat. Sevmediği bu yerde günleri sayılı. Masanın önünde deftere bir şeyler yazıyor.
— Okudunuz mu gazetede? dedi birisi, yağmacıları toplamaya başlamışlar. Evleri basıyorlarmış.
Elinde kalem dondu. “Yatağın içine, pamukların arasına tıkmıştım paraları. Ya bulurlarsa!” Sabahki şemsiyeli adamı hatırladı. Hangi sokağa dönse ardından geliyordu. Sigaracının önünde durmuş, adam geçip gitmişti. Gene o kuşku uyandı kafasında. İzin alıp gitsem? Olmaz anlarlar. Odayı dolduranlara iğrenerek baktı. “Ne istiyorlar benden? Domuzlar…” Öğleye değin nasıl oturacak burda?
Sabri geldi masanın önünde durdu.
— Geceki patırtıda var miydin? diye sordu.
— Yoktum, dedi kavga eder gibi. Evdeydim ben.
— İyi ki yoktun. Seni düşündüm dün gece, parçalanmış otomobilleri gördükçe. Yüreğine inerdi. Birini ona verselerdi şunların diyordum. Oysa paramparçaydılar. İyi ki yoktun.
Burada herkes bilir onun otomobile düşkünlüğünü; sık sık takılırlar. “Bir taksi bulsam, der bazı, patlıyorum burada. Canımın çektiği gibi yaşasam şu dünyada.” “-Benim apartmanım olursa senin de taksin olur.” der Cevdet. Üstelik güler.
— Demek evdeydin dün gece, dedi birisi, yandan. Baktı Cevdet’ti.
— Evet.
— Tuhaf. Bir ara kalabalıkta seni gördüm gibi geldi bana.
Kanı çekildi derisinden. Çürük dişi zonkladı.
— Benzetmişsin, dedi. Evdeydim ben. Karnım ağrıdı durdu. Şimdi de ağrıyor. “İyi buldum bu karın ağrısını. Çok şevleri açıklar bu.”
— Öyledir, dedi öteki.
Kuşkulu kuşkulu baktı. Gitti ileride dört kişili bir topluluğa karıştı. Bir şeyler anlatıyordu. “Orospu çocuğu beni gördüğünü söylüyor.” Bir yapışsa gırtlağına; sıksa, sıksa. Gözleri dışarı uğrasa. Ürperdi. Kalem elinde duruyor. Yazamıyor. Bomboş. Unutamadığı bir şey var; öğleye değin kalması gerek burada.
Öğleyin çıktı. Ana yola doğru hızlı hızlı yürürken birden duraksadı. Artin’in orada yerler öğle yemeklerini her gün. Ucuzdur. “Yemeğe gitmezsem anlarlar.” Az sonra aşı dükkânına girdi. Oradaydılar.
— Şoföre yer açın, dedi Sabri.
Gülüştüler. O da sırıttı. Canlarının şakalaşmak isteyişine şaşıyordu. Gücün yedi iki kap yemeği. Ayakyoluna diye ötekilerden önce kalktı. Elini cebine attı. Bozuk parası yok; bir yüzlük kalmış. Korktu bozdurmaya onu; sanki herkes ona bakıyordu.
— Yarın veririm. Dedi Artin’e.
Çıktı. Manavın yanına varınca arkasında ayak seslen işitti. İzleniyordu. Omuzları kasıldı. “Vay canına, sabahki adam bu. Şemsiyesini bırakmış ama o.” Önüne çıkan ilk sokağa saptı. Hızlandı. Kurtulamıyordu ayak seslerinden. Birkaç sokak değiştirdi. Belki izlemiyordur beni. Neden olmasın? Evine gidiyordur. Şu soldaki ev belki de onundur.” Evi geçti. Ayak sesleri de geçti evi. “İt oğlu evine bile girmedi.” Durdu. Ne olursa olsun konuşacaktı onunla. Döndü. Şaşırdı birden. Birkaç kadın vardı sokakta. İlerde iki çocuk top oynuyorlardı. Yandaki evin radyosundan bir erkek konuşuyordu. “Ne oluyor bana?” Saatine baktı. Biri geçmiş. Eve gidemez artık. Daireye gidecek. Korku, merak içinde üç buçuk saat oturması gerek. Gitmezse olmaz. Bir umutsuzluk kapladı içini yürürken. Hep olağanüstü şeyler düşünmüştü, yaşadığı düzenden kurtulmak için. Piyangolardan ummuştu. İşte beklediği geldi, ama kurtulamıyor. “Belli bir yaşayış uygulamışlar bana. Görünmeyen bir giysi giydirmişler. Sıkıyor beni, çıkarıp atamıyorum. Düğmelerini çözemem mi? Bu bile güç. Ya çıkarıp atanlar? Tutuyorlar onları. Deliler evine kapıyorlar ya da kodese. Alamayacam boz arabayı. Sinirlerim bozuldu üstelik.” Bir taksi geçti yanından. Durup baktı. Başka bakan yoktu arabaya yürüyenlerden. Sanki karamsarlığı arttı. Karşıdan gelen bir kadın yolundan çekildi. Gözlerinde korku vardı. Daireye varınca ayakyoluna girdi; sıkıntılı üç buçuk saatten on dakika çalmak için.
Akşam eve yaklaştıkça içindeki korku büyüyordu. “Ya buldularsa parayı. Karanlıkta beni bekliyorlarsa.” Eve gitmese olmaz mı? Her gece evde yattığını herkes biliyormuş gibi geliyor ona. Bu gece eve gitmese suç işlediğine kanıt olacak bu. Sokağına döndü. Evi solda, ileride. Işıksız. İnsanlar geçiyor önünden, her geceki gibi. Oysa başka olaylar bekliyordu. Kapının önünde durdu. Pencerelerde ışık olsa. Kimsesi yok. “Sıkıştık mı yalnızlığımız daha koyulaşıyor.” İçeri girer girmez kapıyı kilitledi. Gitti odasındaki ışığı yaktı. Yatacak köşede, bıraktığı gibi. Her şey yerli yerinde. Tozlar, tabandaki çamur parçaları. Yatağın içine bakmadı ama paraların orada olduğunu biliyor. Hiçbir şeyi değiştirmiyor bu durum. Daha gelmemişler, her an basabilirler evi. Masanın önündeki hasır koltuğa oturdu. Yüzü sokağa bakan pencerelerden yana. Bekliyor. Kapkara içi. Orada, yatağın pamukları arasında artık değerini yitirmiş paralar var. Dün gece onları bulduğundaki yürek çarpıntısını, kurtuluş sevincini düşünmek! Bir sigara yaktı. Keçe gibi ağzının içi, acı. Karnının acıkması gerekirdi. Çok şey öğrendi bir günde. Kendi kendini bildi. Çıkamayacak batağından.
— Yok, dedi yüksek sesle, yok! Bir çıkar yol bulamıyorum. İstediğim gibi değil, benim için düzenlenmiş yaşayışı sürmem gerek.
Sigarayı küllüğe batırdı. “Nasıl kurtulayım şu paralardan? Yarın gider o yerin sahibini bulurum. Bu paralar senin, derim. Yere düşmüştü, çalmasınlar diye aldım, al! Elini uzatır. Sucuk gibidir parmakları. Sağol der. Ya demezse? Ya paraları alınca beş bin lirası eksik bunun derse? Der mi der.”
Soluğunu kesip dinledi. Dışardan tık tık cama vuruyorlardı. Buz gibi oldu her yanı.
— Kim o? dedi.
Ses yok. Gücün doğruldu. Gitti perdeyi açtı. Kimse yoktu. Yalnız ışığa ışığa zorlayan bir kertenkele vardı camda, “Hav pis hayvan.” Yumruğunu kaldırdı; vurmadı. “Deliriyorum ben.” Perdeyi indirdi. Yatağa doğru yürüdü. Sökük yerinden soktu elini, paraları aldı. Mutfağa geçip ışığı yaktı. Ocaktaki küllerin üstüne attı paraları, dağıldılar. Cebinden kibriti çıkardı. “İki yüzlük alsam şuradan. Kimse kuşkulanmaz. Bir yağmurluk alırım. Üç yüz liralık adamım ben.” Yüzünü buruşturdu ama eğildi iki yüzlük aldı yığından, katladı cebine koydu. Kibriti çaktı. Paralar yağlıydılar, çabuk yandılar. İçindeki karartı ışıdı. Birden çişi geldiğini, karnının acıktığını duydu. Odasına geçti. “Bol bir yemek olsa, anamınkiler gibi.” Yarın, diyordu soyunurken, yarın. Bitkindi. Uyuyacaktı. Yarın bir işi daha vardı yapılacak: Gidip o korkunç dişçi koltuklarından birine oturacak, çürük azı dişini çektirecekti.

Yusuf Atılgan
Kaynak: Bütün Öyküleri

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir