Yılmaz Güney İle Bir Söyleşi: “İstedikleri Kadar Görmezlikten Gelsinler, Biz Varız, Varolacağız…”

Her şeyin olduğu gibi, TV’nin de ikili tabiatı vardır. Esas olarak TV bu yapının yani yarı sömürge yapının hizmetinde, bu yapının korunmasında çıkarları olan sınıfların hizmetinde, ideolojik, kültürel ve siyasal alanda onların çıkarları doğrultusunda işleyen çok büyük etkinliği olan bir araçtır. TV ve benzeri kurumlar, hangi sınıfların elindeyse, onların siyasetleri doğrultusunda işler. Bugün ülkemizde TV, emperyalist-faşist-gerici kültürün, ideoloji ve siyasetin yayılmasına, kitlelerin etkin biçimde uyutulmasına, yanıltılmasına hizmet etmektedir. Bugün için esas yönü, toplumsal çelişkilerin yansımasını belli oranlarda içermesi sonucu, orada çalışan unsurların bir kısmını, TV’nin esas yönünden ayrı olarak, bu yöne karşı niteliğiyle ele almak gerekir.

Yılmaz Güney ile Sanat, Sinema ve Siyaset üzerine Söyleşiler  
Mektuplar Kayseri Konuşmaları – I

Soru: TV’de reklam filmlerine çıkan ünlü oyuncular var, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Yılmaz Güney: Bu sorunu parçalarına ayıralım, her parçasını ayrı ayrı inceleyelim ve aralarındaki bağları kuralım. Bir, TV. İki, reklam filmleri. Üç, reklam filmlerinde çalışan ünlü ve ünsüz oyuncular. Dört, ben ne düşünüyorum?

Ülkemiz, yarı-sömürge tipi kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu, bağrında feodal kalıntıları taşıyan bir yarı sömürgedir. Her şeyin olduğu gibi, TV’nin de ikili tabiatı vardır. Esas olarak TV bu yapının yani yarı sömürge yapının hizmetinde, bu yapının korunmasında çıkarları olan sınıfla­rın hizmetinde, ideolojik, kültürel ve siyasal alanda onların çıkarları doğrultusunda işleyen çok büyük etkinliği olan bir araçtır. TV ve benzeri kurumlar, hangi sınıfların elindeyse, onların siyasetleri doğrultusunda işler. Bugün ülkemizde TV, emperyalist-faşist-gerici kültürün, ideoloji ve siyase­tin yayılmasına, kitlelerin etkin biçimde uyutulmasına, yanıltılmasına hizmet etmektedir. Bugün için esas yönü, toplumsal çelişkilerin yansımasını bel­li oranlarda içermesi sonucu, orada çalışan unsurların bir kısmını, TV’nin esas yönünden ayrı olarak, bu yöne karşı niteliğiyle ele almak gerekir. Yani TV’nin esas yönüne karşın, orada mücadele veren demokrat, yurtsever unsurlar, olanakları nisbetinde olumlu şeyler yapmaya çalışmaktadır­lar ve zaman zaman başarılı da olmaktadırlar. TV’de görülen olumlu kıpırtılar bu arkadaşların çabalarıyla kazanılmış şeylerdir. Onların çabaları ve direnişleri, yurtsever demokrat unsurların mücadelesi etkinleştikçe, daha da olumlu noktalara ulaşacaktır.

TV’nin esas yönü, yani esas niteliği gerici olduğuna göre, ilerici ve demokrat unsurların böyle gerici bir kurumda çalışmaları doğru mudur?

Doğrudur… TV gerici niteliktedir diye ayrılmak ve böylesine etkinliği olan bir kurumu gericilerin egemenliğine bırakmak yanlış olur. İlerici ve demokrat unsurların, en dar olanakları bile değerlendirmeleri için orada kalıp mücadele etmeleri ve olanakları geliştirmeye çalışmaları gerekir. Olumlu ne yapılırsa kârdır. Gericilerin buradaki etkinliği geçicidir, çünkü onların iktidarı geçicidir. TV izleyicileri, en küçük ilerici ve demokrat kı­pırtıyı, orada çalışan ilerici ve demokrat unsurların gerçekleştirdiklerini seziyorlar ve TV’nin içinde sürdürülen mücadelenin yansıması olduğunu bili­yorlar. Sağcı ve gerici gazetelerin zaman zaman TV’ye yönelttikleri saldırıların esas amacı, oradaki ileri arkadaşları yıpratmak ve olanaklarını da­raltmak ve hatta tasfiye edilmelerini sağlamaktır. İlerici arkadaşlar, bütün gerici saldırıları göğüslemeli ve bu tip çalışmalarını sürdürmelidirler. Sür­dürüyorlar da. Bu çok iyidir.

İsterseniz konuyu dağıtmadan asıl sorunumuza dönelim. Birincisi TV’nin niteliği idi. İkincisi de reklam filimleri diyorduk…
Evet, ikincisi reklam filmleri…
Reklam, kapitalist toplumun en karakteristik özelliklerinden biridir. Reklam, kapitalizmin azgın sömürüsünün yaygınlaştırılmasının, kolaylaştırılması­nın bir aracıdır. Reklam filimlerini buna bağlı olarak değerlendirmek gerekir. Bilgi, yetenek, güzellik, ün, tüketici kitleleri yönlendirmede, onları as­kerileştirmede ve koşullandırmada etkin bir rol oynar.

Kapitalist, malını kitlelere duyuracak her araçtan yararlanır, tüketimi yoğunlaştırmak için her olanağı seferber eder. Halkın değer ölçülerini, hal­kın sempatilerini soygunun bir aracı olarak kullanır. Bir malın iyiliği, kötülüğü artık reklamın düzeyiyle ölçülüyor. Değer yargıları değişiyor. Marka­sı duyulmadık bir mal, reklamı bolca yapılmamış, adı iyice duyulmamış bir mal değersiz görülüyor. Örneğin, reklamı yaygın biçimde yapılmamış, geniş kitlelerce bilinmeyen bir saat, gerçekte iyi de olsa, iyi saat sayılmıyor. Her şeyin ünlüsü aranıyor.

TV reklam filmlerinde oynayan oyunculara gelince, bunların çoğu reklam emekçileridirler. Geçimlerini bu yolla sağlamaktadırlar. Birkaç kişinin dışında, onlar da yoğun bir sömürünün altındadırlar. Bunların büyük bir kısmı, emeklerinin karşılığını tam alamazken, sivrilen bir kesimi ya da sine­ma-tiyatro-spor-mankenlik vb. çalışmalarıyla üne kavuşmuş bir kesimi, kendi geleceklerini kapitalist toplumun varlığına bağlayan bir kesimi; yü­rek hoplatan güzellikte kızlar, yakışıklı, alımlı erkekler, ünlü ve yetenekli sanatçılar, güzelliklerini, yeteneklerini, ünlerini ve toplumsal ilişkilerini ka­pitalist çetelerin emrine vereceklerdir. Kapitalist toplumda her şey alınır, satılır. Şeref, ahlak, namus, ün, her şey. Geçerli tek değer ölçüsü para­dır. Ünlü olan, ününü şu ya da bu biçimde paraya çevirmek isteyecektir. Kapitalist toplumda olağan ve doğaldır bu. Kadının ve erkeğin, cinsleri­ne ve cinslerinin avantajlarına göre ünlerini değerlendirme yolları vardır. Üstelik çeşme akarken kovasını doldurmayan “enayi”dir.

Şu ya da bu daldakiler için değil, genel anlamıyla, bir sanatçı için sorun, sömürüden yana mı, yoksa karşısında mı yer alması sorunudur. Sorun, sömürü çarkının süslü bir vidası mı, yoksa sömürü çarkını kırmanın yağlı, gerekirse kanlı bir vidası mı olmaktır. Kendi varlığını ve rahatını, sömürü çarkının işlemesinde görenler, elbette ki bu düzenin türküsünü söyleyecekler, ünlerini, yeteneklerini ve güzelliklerini, toplumsal ilişkilerini kapitalist­lerin emrinde, kendilerine çeşitli nedenlerle yakınlık duyan, sınıf bilincine henüz ermemiş halk kitlelerini aldatmak için bir etki aracı olarak kullana­caklardır. Burada tayin edici olan, sanatçının niteliğidir.

Bir sanatçının niteliğini belirleyen ölçü sizce nedir?

Genel anlamıyla sanatçının niteliğini belirlerken, toplumsal pratiğinin, yani siyasal ve kültürel çalışmalarının, toplumsal tutum ve ilişkilerinin ve eserlerinin hangi sınıfların hizmetinde olduğuna bakmalıyız. İşçi sınıfının, yoksul köylülüğün sorunlarına, toplumsal kurtuluş mücadelesi doğrultusun­da hizmet ediyorsa, emekçi kitlelerin eylemleriyle yakından ilgileniyorsa, bu eylemlere maddi ve manevi destek oluyorsa, onların devrimci sınıf bi­lincini yükseltiyorsa, devrimci ruh ve kararlılığını kabartıyorsa, onlara bütün dünya emekçilerinin kardeşlik duygularını götürüyorsa, bilimsel sosya­lizmin ideolojisi ve teorisini kendisine kılavuz ediyorsa, bu sanatçı proleter devrimci bir sanatçıdır. eksikleri, zaafları, yetmezlikleri olsa bile halkın sanatçısıdır.

Güzellikleri, bilgileri, yetenekleri sanatları ve eserleriyle ve en önemlisi toplumsal ilişkileri ile büyük burjuvazi, büyük toprak ağaları ve büyük toprak kapitalistlerine, soyguncu ve vurguncuların her türden sınıf çıkarlarına, gizli ya da açık, dolaylı ya da dolaysız toplumsal dayanaklar oluştu­rarak hizmet ediyorlarsa; kitlelerin sınıf mücadelesine yönelmelerini engelleyen, hafifleten, onları söz, yazı, müzik, demeç, şaklabanlık, gösteri, top­lantı vb. çalışmalarıyla, sınıf çıkarlarını savunmaya değil de kölelik uzlaşmalarına çağırıyorsa ya da uzlaşmalarını kolaylaştırıyorsa, sanat çalışmaları­nı ve ünlü olmanın avantajlarını sömürünün niteliğini gözlerden saklamaya yarayacak biçimde sunuyorlarsa, bu sanatçılar öz itibariyle karşı devrim yanlısıdırlar, özünde halk düşmanıdırlar. Bunlar kendi aralarında da, gerici, faşist, tutucu gibi sınıflamalara ayrılabilirler. Fakat devrime karşı birle­şirler.

Demokrat, yurtsever sanatçıların yanı sıra bir de karşı devrimle devrim arasında bocalayan sanatçılar vardır. Bilinç yetmezliklerinden ötürü, ne yaptıklarını, yaptıklarının kime hizmet ettiğini bilmeyen sanatçılar vardır.

Ülkede ne kadar sınıf ve tabaka varsa, o denli değişik siyaset ve ideolojilere sahip sanatçılar da olacaktır. Bunların rengi, daha çok toplumsal ilişkileri, siyasal ilişkileriyle açığa çıkmaktadır. Örneğin birtakım sinema oyuncularını, yaptıkları işle pek açık olarak kavrayamayız.

Tarihi olarak, dünya çapında gelişen toplumsal ve siyasal hareketler, kapitalizmin güçleriyle sosyalizmin güçlerini hayatın her alanında karşı kar­şıya getirmektedir. Ülkemizde de böyledir. Toplumsal saflaşmaların, yani sınıf saflaşmalarının netleşmeye doğru gittiği günümüzde, saflarını belirle­memiş sanatçıların da yerlerini belirlemeleri gerekir.

Kimden yana olacaklardır?
En azından, kısıtlı da olsa, gericileşmiş de olsa, burjuva demokrasisi ile faşizm arasında bir tercih yapmalıdırlar.

Bilgi, bilinç, toplumsal pratik ve ilişkileri geliştikçe, daha üst düzeydekiler için sorun şudur: Kendilerini üne, paraya kavuşturan emekçi kitlelerin yanı mı? Yoksa halkın sırtından geçinen burjuvazinin, toprak ağalarının yanı mı? Emekçi kitlelerin safına geçen sanatçı için yeni soru şudur: Reviz­yonist, reformist bir ideoloji ve siyaset mi? Her türden oportünizm mi? Yoksa Marksizm-Leninizm mi? Kabaca sorun budur.

Proleter devrimci sanatçı olabilmek için, sadece işçi sınıfı ve yoksul köylülüğün, emekçi kitlelerin sorunlarına eğilmek, onların yaşamını konu edinmek yeterli midir?

Değildir… toprak ağalarının, büyük burjuvazinin yaşamı da konu edilebilir. Önemli olan soruna biçimsel değil, sınıf açısından bakabilmektir. İş­çiyi, köylüyü, dar gelirli emekçi kitlelerin yaşamını konu edinen, fakat bu konulara yaklaşım biçimleri revizyonist, reformist, küçük burjuvaca olan­lar, faşist ve gerici olanlar vardır. Proleter devrimci sanatçıyı diğer sınıf sanatçılarından, diğer siyasetlerden ayıran, sınıf yaklaşımının niteliğidir. Sı­nıfsal bakış açısıdır.

Sınıf açısından bakmak ne demektir?

Her toplumsal olay, şu ya da bu sınıfın çıkarlarına hizmet eden bir ürün, bir olay dizisi yaratır. Sınıf mücadelesini içermeyen tek bir toplumsal olay mümkün değildir. Her olay bir çelişmenin ürünüdür. Her toplumsal olay da toplumsal çelişmelerin, yani sınıf çelişmelerinin ürünüdür. Ve bu çelişmelerin sonucu meydana gelen olay, şu ya da bu sınıfın güçlenmesine ya da zayıflamasına yol açar. Bizim için, yani proleter devrimciler için olaylara sınıf açısından bakmak, olaylara devrimci siyasi bir gözle, yani işçi sınıfının, yoksul köylülüğün, emekçi halkın ve proleter sosyalizminin çı­karlarını, ulusal ve uluslararası planda temel alarak bakmak, her olayın hangi sınıflara yararlı, hangi sınıflara zararlı olduğunu kavramak, her olayın hangi sınıflara yararlı, hangi sınıflara zararlı olduğunu kavramak, olayların sınıfsal özünü kavramak demektir. Bu gerçeğin kavranması, revizyonistle­rin, reformsitlerin, ağızlarından “halk… Marksizm-Leninizm” sözünü düşürmeyen her tipten oportünistlerin, halkın sahte dostlarının sınıf özünü an­lamamızı kolaylaştırır. Örneğin şu sıralarda kendilerine devrimci diyen bazı unsurların, kitlelerden kopuk olarak sürdürdükleri bombalı dinamitli, si­lahlı eylemleri oluyor. Hayat pahalılığının yükseldiği, ekonomik bunalımın alabildiğine derinleştiği, egemen sınıflar arasındaki çelişmelerin iyice kes­kinleştiği şu günlerde, halkın siyasi iktidarı elinde bulunduran faşist-gerici güçlere duyduğu tepkilerin yoğunlaştığı şu günlerde halkın kendiliğinden tepkisini örgütlemek, siyasileştirmek, demokratik halk devriminin gerekleri doğrultusunda yönlendirmek gerekirken, bireysel terör eylemleriyle kimlere hizmet ediyorlar? Halkın dikkati ve tepkisi, soygun ve sömürünün ana kaynaklarına yöneltilecekken, Intercontinental Oteli’nin camlarına yöneltiliyor. Arkadaş filminde otomobil lastiklerini patlatan, camlarını kıran ve böylece bir tatmin duygusu edinen gençten farkı yok bunların. Ege­men güçlere, havada ararken tavada buldukları faşist baskı ve tedbirler için maddi dayanak olanakları veriliyor. Bir dinamiti bu insanlar patlatıyor­sa, beşini de polis patlatıyor. Proleter devrimcileri, emekçi kitleleri, onları acil ve somut talepleri doğrultusunda örgütleyerek, onların günlük hayat mücadelesine siyasi önderlik ederek, örgütlü, disiplinli bir kitle gücü oluşturarak, siyasi sınıf bilincinin oluşturulmasına yarayacak kitle eylemlerini gerçekleştirerek görevlerini yerine getirebilirler. Olaylara sınıf açısından yaklaşırsak, bu tip eylemlerin kimlere hizmet ettiğini daha iyi görürüz.

Bir noktayı aydınlığa kavuşturalım. “Kendilerine devrimci diyen bazı unsurların…” dediniz. Bu sözden, bu arkadaşları devrimci kabul etmeme gibi bir anlam çıkartılabilir mi?

Hayır… bu arkadaşlar da devrimcidir. Fakat proleter devrimciler değil, küçük burjuva devrimcileridirler. Bunların içinde, proletaryanın davası­na inanmış, gerçekten yiğit unsurlar vardır. Fakat sadece inanmak yetmiyor, bu işin bilimini kavramak gerekiyor. Zaten Marksizmi ve Leninizmi kavradıklarında, yaptıkları işin devrime ne kadar zararlı olduğunu da kavrayacaklardır. Dileğimiz, küçük burjuva yiğitliklerini, kitlelerin yiğitlikleriy­le birleştirmeleri ve gerçekten proleter devrimci saflarda yer almalarıdır.

Anlaşıldı… biz yine konumuza dönelim. Proleter devrimci bir sanatçının görevlerini saptarken ölçümüz ne olmalıdır?

Herhangi bir ülkede, devrimci bir sanatçının görevlerini ve sorumluluklarını saptarken, o ülkenin tarihi, toplumsal, ekonomik ve siyasi yapısını, o ülkedeki toplumsal kurtuluş mücadelesinin düzeyini, kitlelerin sanat ve kültür ilişkilerinin düzeyini doğru kavramak gerekir.

Devrimci sanatçı, devrimci tabiatı gereği militandır, yenileştirici ve değiştiricidir. Toplumsal kurtuluş mücadelesinden ayrı düşünülemez, devrimci mücadeleyle organik bir biçimde bağı olmalıdır. Bu nedenle devrimci bir sanatçı, o ülkenin devrimci mücadelesinin hedefleri ve görevleri doğrultu­sunda görevlerle yüklüdür. O her şeyden önce bir devrimcidir, militandır, sanatı devrimin bir aracıdır, bir silahıdır.

Genel olarak ifade etmek gerekirse, devrimci sanat, halkın yaşamını, halkı ezen sınıf baskılarını, bu baskılara karşı halkın mücadelesini, yeni bir topluma duyduğu özlemleri, ezen sınıflara duyulan kini, nefreti temel almalı, onların devrimci mücadele ruhunu geliştirmeli, halk kahramanlığını, halk için fedakârlık ruhunu derinleştirmeli, olumlu ve olumsuz insan örneklerini karakterize ederek mücadeleyi bütün boyutlarıyla konu edinmeli­dir.

Sanatın ana konusu, işçiler, köylüler, halk aydınları, devrimci militanlar, kısaca sosyalist mücadele süreci olmalıdır. Bu süreç içerisinde, olumlu olumsuz, sınıf dayanaklarıyla birlikte işlenmelidir. İşçiyi anlatırken patronu, köylüyü anlatırken toprak ağasını, toprak kapitalistini; devrimci militanı anlatırken kaypak küçük burjuva unsurları, polisi, bürokrasiyi ve devlet mekanizmasının işleyişini de birlikte, sınıf gerçeklerine bağlı olarak anlat­malıdır.

Sadece toplumun objektif tanımlanması, sadece eleştirel gerçeklik yeterli değildir. Devrimci sanat, toplumun gelişen güçlerinin sanatıdır, bu güç­lerin gelişmesini ve mücadelesini sergilerken, aynı zamanda yol gösterici olmalı, fakat kuru slogancılığa düşülmemelidir, işi basite indirgememelidir.

Toplumun gelişen güçleri önündeki engelleri, engellerin ideolojik, siyasi, kültürel, toplumsal niteliklerini kavratmada devrimci sanata büyük gö­revler düşmektedir. Devrimci sanat, sosyalist ve ilerici olanı ele alırken, gerici ve olumsuz güçleri gerçeğe ters düşecek biçimde ele alırsa, küçüm­serse ya da olduğundan çok önemserse hayalci olur, oportünizme kayar, devrimci görevleri yerine getiremez. Aynı zamanda, devrimin zaaflarını vurgularken, bu zaafları da ne abartmalı, ne de küçümsemelidir. Devrimci sanat, devrim güçlerinin yarına duydukları inancı pekiştirirken, devrimin önündeki zorlukları da objektif olarak belirtmelidir.

Sanat ve kültürde, yaratıcı çalışmamızın kaynağı halktır, halkın devrimci mücadelesidir. Devrimci sanat kaynağını halktan alır, ürünlerini halka götürür. Karşılıklı etkileme ve etkilenme süreci içerisinde halk sanatın, sanat da halkın gelişmesine yardımcı olur. Önemli noktalardan biri de şu­dur:

Devrimci sanat, halkın ve özellikle gençliğin bilincini yozlaştıran, halka zararlı düşüncelere karşı verilen mücadelede etkin ve güçlü bir temizleme silahıdır. Kendinden olan şeyleri küçümseyen, kendinden olan her şeye güvensizlik duyan, yabancı şeyler karşısında kölece eğilen, yabancı olan şeylere hayranlık duyan bir anlayışın yıkılmasında, bu anlayışın maddi temellerinin kavranmasında, kendine ve kendinden olanlara güven duygusu­nun geliştirilmesinde devrimci sanata büyük görevler düşmektedir. Yabancı sigaraya, yabancı damgalı giysiye, yabancı müziğe, sanata, edebiyata, körü körüne bağlanan, kendi sigarasını, giysisini, kendi sanat ve fikir adamlarını hor gören bir anlayış, emperyalizmin bilincimize yerleştirdiği orga­nik ajanlardır.

Bu anlayış, kaynağı aynı olmakla birlikte farklı biçimlerde siyaset ve devrimci mücadele alanında da belirgin biçimde kendini göstermektedir. Biçimsel olarak taklit etmek, benzemeye çalışmak; hatta devrim yapmış ülkelerin halk deyimlerini kullanmak, onlardan örnekler vermek… Her ül­kenin tarihi ve toplumsal koşulları kendi devrimini ve devrimcisini biçimler. Bu nedenle, şu ya da bu ülkenin devrimcilerine biçimsel olarak özen­mek, taklit etmek, ezbercilik, kopyacılık gibi şeyler yanlıştır. Bir ağacın gölgesinde ağaç yetişmez. Yetişse bile o ağacın gölgesinde kalır, kendini bulamaz. Kendini küçük gören, kendi öz gücüne, kendi işçisine köylüsüne, kendi siyasetine ve siyasal önderlerine, kendi sanatçısına, kendi kültü­rüne dayanmayan, umudunu dıştan gelecek yardımlara bağlayan bir halk, kesinlikle ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal boyunduruktan kurtu­lamaz. Sözün kısası devrim yapamaz… yapsa bile devrimini yaşatamaz.

Köylümüz darda kaldığında elini havaya açar, havaya bakar, havaya konuşur. Ama ürünü topraktan, toprağı işleyerek, toprağın kahrını çeke­rek alır. Bitkilerin, ağaçların kökü topraktadır, havada değil. Din kitaplarında, kökü havada olan ağaç resimleri vardır. Oysa asıl dayanağımız ken­di toprağımızdadır. Hava havadır. Umut dışta değil, içtedir. Umut kendi toprağımızda ve kendi halkımızdadır.

Her türlü olumsuz eğilimlere karşı yürütülecek ideolojik mücadelenin bir unsuru olarak devrimci sanat, doğru bir ideolojik ve teorik temele da­yanmalıdır. Sanatçı, sanatsal kaygı ve titizliğinin yanı sıra bir devrimci olduğunu akıldan çıkartmamalıdır.

Sanatçının, devrimci görevleri temel alması gerektiğini söylediniz. Bir devrimcinin görevleri nelerdir?

Bir devrimcinin temel görevi, bilimsel sosyalizmin bilimini özümlemek ve öğretilerinin propagandasını yapmak ve bilimsel sosyalizmin ilkelerine uygun bir pratik içinde yaşamaktır. Yani içinde bulunduğumuz toplumsal ve ekonomik yapıyı doğru kavramayı başarmak, buna bağlı olarak sınıf­lar arasındaki ilişkileri doğru biçimiyle değerlendirmek, sınıf mücadelesini günlük yaşayış içinde sürdürmek, sömüren sınıfları ve temsilcilerini, onla­rın iç dış, maddi manevi toplumsal dayanaklarını, sömürülen kitlelere devrim hedefleri olarak göstermek, işçi sınıfının tarihi rolünü, yani devrimin önder ve itici gücü olduğunu anlatmak, kitlelerde devrim isteği ve heyecanını kabartacak propaganda ve ajitasyon çalışmaları yapmak, emekçi kit­lelerin ekonomik, demokratik, siyasi hareketlerine katılmak, hem kendisini, hem de kitleleri örgütlemektir. Ayrıca emekçi kitlelerin dikkatini sınıf hedeflerinden şaşırtmak için girişilen gizli kapaklı oyunları bozmak, onlara günlük isteklerini en doğru bir biçimde ifade edebilmeleri için yardımcı olmak, bütün çalışanların, ulusal ve uluslararası planda çıkarlarının birliğini, devrimin dostlarını ve düşmanlarını kavratmak, bir devrimcinin genel görevleri arasında sayabileceğimiz çalışmalardır.

İşte, proleter devrimci sanatçı da çalışmalarını, devrimci mücadelenin organik bir unsuru olan sanatının araçlarıyla gerçekleştirecektir. Sanatın yaptığını herhangi bir bilim dalı gerçekleştirseydi, sanata gerek kalmazdı. Demek istediğim şudur: Sadece doğru fikirlerin kabaca aktarılması de­ğil, yeni toplumsal süreç içerisinde insanın çalkantılarını, umutlarını, acılarını, coşkularını, sanatının hamuruyla yoğurararak anlatabilmek; yani sanat­çı sezgi ve duyarlığını, yeteneğini katabilmek.

Size proleter devrimci bir sanatçı denebilir mi?

Bir sanatçının kendisine “ben proleter devrimci bir sanatçıyım” demesi ya da yakınlarının ona “proleter devrimci sanatçı” adını yakıştırması, onun proleter devrimci bir sanatçı olduğunu göstermez. Sanatçının niteliğini pratiği belirler. Amacım proleter devrimin bir savaşçısı olmaktır. Prole­ter devrimci saflardayım. Pratiğim adımı ve yerimi belirleyecektir.

Devrimci sanatçı, devrimin hedefleri doğrultusunda görevlerle yüklüdür dediniz.

Evet… Devrimci sanatı, devrimin hedefleri doğrultusunda sürdürülen mücadeleden bağımsız düşünemeyiz. Mücadelenin dışında devrimci sanat olamaz. Bu nedenle, devrimci sanatçı, her şeyden önce teorik ve ideolojik bir sağlamlığa ulaşmak için çaba göstermelidir. Yani bilimsel sosyaliz­min temel yasalarını öğrenmeli ve toplumsal, sanatsal mücadelesinin kılavuzu yapmalıdır. Devrimci teoriyi kavramadan devrimci sanat yapılamaz.

Sadece teoriyi bilmek sanatçı olmak için yeterli değildir. Sanatçının doğru bir dünya görüşü kazanması, sanatsal işlevini doğru bir temele oturt­ması için gereklidir. Ancak bu temel üzerinde sanatının ustası olmalıdır. Seçtiği sanat dalında sanatının inceliklerini, pratik zorunluluklarını öğrenme­den, disiplinli ve ilkeli bir biçimde çalışmadan, fedakârlıklara katlanmadan, toplumun insanlarını tanımadan sanatçı olunamaz. Sanatçı yetenekleri, duyarlığı, ustalığı, sabırlı bir çalışma içerisinde kazanılabilir şeylerdir. O, kitlelerin içinde erimek, halkının organik bir parçası olmak zorundadır. Sa­dece doğru fikirleri ve toplumsal yaşamı, hikaye, şiir, roman, film vb. kalıplar içinde kabaca yansıtan, sanatı kuru slogan düzeyine indiren tutum, ni­yeti ne olursa olsun, devrimci sanat adına layık olamaz. Böylesi ucuzluklarla çok karşılaşacağız. Ve böylesi ucuzluklarla mücadele etmek devrimci görevdir.
Sosyalizm, boyunduruk altına alınmış, insani yetenekleri prangalanmış emekçi kitleleri her türden sınıf baskılarından kurtarmayı amaçlar; onları öz­gür, bütün yönlerini geliştirme olanaklarına sahip kılmayı amaçlar. Sadece ekonomik bakımdan değil, aynı zamanda zihinsel, ruhsal ve kültürel zen­ginliğe kavuşturmayı da hedefler. İnsanın duygularını, düşüncelerini geliştirir; çağdaş bilimin ve tekniğin olanaklarını onların emrine sunar. İnsanları, her yönüyle eski dünyanın etkilerinden kurtarır, bütün boyutlarıyla geliştirir ve bu gelişmenin sürekliliğini sağlayacak maddi koşulları hazırlar, sınıf­sız topluma geçiş aşamasının gereklerini yerine getirrir.

İşte devrimci sanat, sosyalist toplumu kuracak insanların duygularını, düşüncelerini ve bilincini eğitmede büyük ve önemli bir rol oynar; ilk ba­kışta göze batmayan, ama bir bütünü oluşturan ayrıntılara dikkati çeker, ayrıntıların önemini kavratır. Onları uyanık, kavrayış yetenekleri yüksek, geniş ufuklu insanlar haline getirmeye yardımcı olur.

Siz bu görevleri eserlerinizde yerine getirdiniz mi?

Tam anlamıyla değil… kısmen. Özellikle Salpa; Hücrem; Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz; Umut; Arkadaş; Endişe, bu kaygıları­mın ürünleridir. Eksiktirler tek tek… ama birbirlerini tamamlarlar. Yönleri geleceğe dönüktür. Hayat o denli çok boyutludur ki, bir sanatçının öm­rü tek başına hayatı aktarmaya yetmez… Yüzlerce, binlerce sanatçının ortak çabası gereklidir.

Kitaplarınızın edebiyat çevrelerinde yoğun bir suskunlukla karşılandığını görüyoruz. Siz bu suskunluğu nasıl yorumluyorsunuz?
Onların suskunluğu sadece bana karşı değil, bir bütün olarak devrimci sanatçılara karşı. Bu tutumlarını öncelikle bir sınıf tepkisi olarak, eriyen bir sınıfın tepkisi olarak değerlendiriyorum. İkincisi, onların yabancısı olduğu bir süreci anlatıyoruz. Her yeni süreç, yeni sanatçılarıyla birlikte yeni ve güçlü eleştirmenlerini, yeni ve denetleyici izleyicilerini yetiştirecektir. Sanatın yeni izleyicileri kavganın yüreğinde çarpan bir sanat istiyorlar. Burju­va ve küçük burjuva aydın ve sanatçılarının bir kesiminin, kendilerinin de farkında oldukları gibi, ayaklarının altından toprak kayıyor. İçkilerini ar­tık eskisi gibi rahat içemeyecekler. Yeni bir dünya, sancılı bir doğumla, eski kabuğunu parçalayarak kendisini yaratıyor. Eskiyi silkeliyor, sarsı­yor. Ben ve benim gibiler, bu yeni dünyanın çoşkusu; onlar da, bu karanlık, umutsuz ve küf kokan dünyanın yitirilme kaygısı içindeler. Kavganın bağrında gelişen sanatçıları görmezlikten gelmek, umursamazlık, kimi zaman küçümsemeye varan tutum, objektif gerçeği yok edemez. Biz yeni dünyanın savaşçılarıyız! Şu duvar nasıl varsa, öyle… İstedikleri kadar görmezlikten gelsinler, suskunlukları ile kendilerini avutsunlar, biz varız… Onlar suskunluk içinde boğulacaklar; bizlerse, gelişen güçlerin savaşçıları olduğumuz sürece varolacağız.

Kayseri Cezaevi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Her şeyi ciddiye alıyordum, sanki ölümsüzmüşüm gibi.” | Duvar – Jean Paul Sartre

Varoluşculuk'un babası sayılan, Jean - Paul Sarte (1905-1980) Aydınlanma Çağı'ndan bu yana çağının tanığı ve bilinci (vicdanı) olabilmiş, edebiyata, felsefeye...

Kapat