Tuncel Kurtiz Yılmaz Güney’i Anlatıyor: “Midenin yarısını aldılar. Daha az para harcayacağız” dedi

T Kurtiz Y Güney
“Duvar filminde hep yanında olmamı istedi. “Küçük bir rol oynuyorsun ama hep yanımda ol” dedi. Böyle bir adamdı, sevgi doluydu.”
Güney Dergisinin Temmuz 2004 yılında 
Tuncel Kurtiz ile Yılmaz Güney üzerine yaptığı söyleşiyi aşağıdan okuyabilirsiniz.

“Hiç kimse Yılmaz’ın yerini dolduramaz! Yılmaz, Yılmaz Güney’dir! Kendisidir!”

GÜNEY: Sizi, Almanya, Adana ve İstanbul’daki anma gecelerine davet etmek isterdik ama bu görüşmeyi yapıyoruz. İzleyicilerimiz sizi sinevizyondan izleyecekler gecelerde… İzleyicilere söylemek istediğiniz bir şey var mı?

TUNCEL KURTİZ: Yani ne söyleyebilirim ki?! Yılmaz Güney için anma geceleri yapılmasında yarar var. Yılmaz Güney etiy I e kemiğiyle artık tarihe mal olmuş bir insandır. Onun gerçekliğini saptayabilmek, onu tam tanıyabilmek onu gelecek nesillere aktarmak, onun bilgisini, onun yaşamını… Çok önemli bir mesele bence. Bu nedenle güzel olsun diyorum. Yılmaz’ı bütünüyle ele alan hiç birşeyi kaybolmasın ve güzel bir hediye olsun diye düşünüyorum.

GÜNEY: Yılmaz Güney ile ilk tanışmanız nasıl başladı? Ve ilk tanışmanızda ilk izleniminiz nasıldı?

tuncel kurtizTUNCEL KURTİZ: Delikan I ı iki insan. O Bebek’te oturuyordu. İki tane filmde oynamıştı herhalde o sıralarda. Ben de üniversitede Talebe Birliği’nde tiyatro oynuyordum. Ben de öykü yazıyordum. Özdemir Han’la bir gün evine gittik, tanıştık. O arkadaşlık hemen bir kaynaşmaya dönüştü. Çünkü ikimiz de bir eşitsizliğin olduğunu görüyorduk, duygusaldık. Birer genç Don Kişot’tuk, yani solcuyduk. Yani insanların özgürce yaşayabilecekleri, özgürce düşünebilecekleri, yani ekmek yeme özgürl üğü, ayakkabı giyme özgürlüğü, okula gitme özgürlüğü gibi düşünceler içindeydik. Hemen tabii iyi iki arkadaş olduk. Onun yolu sine-maydı. Sonra 1958’lerde yine o günlerde çıkan “13” diye bir dergide bir hikayesi yayınlandı. “Üç Bilinme-yenli Eşitsizlik” diye. O dergi 300 tane basardı zaten. Üniversite kapısında genç hikayecil erin, genç edebiyatçıların dergisiydi. Bir savcı burda komünizm propagandası gördü ve Yılmaz’a yedi buçuk sene mahkumiyet verdiler ve 1963 yı I ında Niğde hapisha-nesine yollandı. Biz tiyatroda çalışıyorduk. İnkılap oldu. Anayasa değişti. 1960 yılı talebe hareketi erinin başlangıcıydı. Yılmaz içerden “Boynu Bükük Öldüler” ile geldi. Bir de bir yıl da Konya’da sürgün kaldı. Fakat kimse basmadı kitabını; “Boynu Bükük Öldüler”i. Sonra Yılmaz kararını verdi , “Ben çirkin kral olucam”, dedi ve kovboy filmleri çekmeye başladı. “Kasımpaşalı Recep’in İntikamı”. Ben o arada tiyatrodaydım. Sonra Yılmaz’la tekrar karşılaştığımızda, bana “Üçünüzü de Mıhlarım” filminde oynamamı tek I if etti. Uçtuk. Yeniden Rize dağlarında duygu dolu anlar yaşadık. Birşeyl eri değiştirmek istiyorduk. Hâlâ birer Don Kişot’tuk. Hikayeler konuştuk, Maksim Gorki konuştuk, o zamanlar ancak Çaykovsky, Korsakof gibi klasikleri dinleyebiliyorduk. Henüz Bach’la aramız yoktu. Ama onları da dinliyorduk Yılmaz’la. Bir anısı vardır hiç unutmam Ada-na’da Yılmaz Güney, Niyazi Alan ve Özdemir İnce, şai r. Üç genç dolaşırken bir evden klasik müzik sesi geliyor. Üçü de durup dinliyor. Çünkü onlarda bilmedikleri şeylere doğru da bir merak var. Pencereler açıyorlar. Birisi şair, birisi hikayeci, diğeri aktör. Bu arkadaşlık bizde üniversite yıllarından sonra sinema yıllarında da devam etti. Birbirimize kitap hediye ettik. Birbirimize klasik müzik plakları hediye ettik. Daha faz I a birşey I er öğrenmek istiyorduk. Marksizm hakkında iki tane kitapcık vardı. Birtanesi Remzi kitapevinden çıkmış, “Mülkiyetin Tarihi”, öteki de
“Marksizm Nedir?” diye bir kitap. Üniversitede Marksizm ile ilgili birşey söylenmezdi. Ama biz okumaya meraklıydık. Mesela o yıllarda Yılmaz çıktıktan sonra 63-64’de artık Şeyh Bedrettin’i konuşmaya başlamıştık. Nasıl yapabiliriz diye.

yilmaz-guneyYılmaz bir halk kahramanı oldu. Bütün Anadolu Yılmaz’ın peşinden koşmaya başladı, ama Yılmaz’ın istediği bu değildi aslında. Yılmaz kitabını yazdığı zaman, Urfa’da Antep’te kitabını imzalamak istediği zaman hiç kimse gelip kitap almak istemiyordu. Onların hep hayallerinde o vuran, kıran, haksızlığa karşı haklıdan yana olan o çirkin kral, o çirkin Anadolu çocuğuydu O; o ezik Anadolu çocuğu. Ama Yılmaz bir sanatçıydı. Yılmaz bir hikâyeciydi. Yılmaz çok daha büyük işler yapmak istiyordu. Yazdığı nice hikâye duruyordu. İşte Umut ve Seyithan bunların başlangıcıdır. Seyithan’dan sonra Umut’a geçiş. Bunlarda hep beraberdim Yılmaz’la. Yani Yılmaz’la arkadaşlığımız böyle sürdü, gitti. En son Duvar’da oynarken bana gelecek yıl için çok güzel bir rol teklif etti. Çok önemli bir oyundu. “Seni düşünüyorum ihtiyar” dedi. Bana “ihtiyar” derdi.

Yılmaz’ı kaybetmek benim için çok büyük bir acıdır. Ben onunla daha kolay uçabiliyordum ve o beni çok iyi anlıyordu. Mesela öteki Onat Kutlar’dır. O da beni uçuran insanlardan bir tanesiydi. Ben Yılmaz’la yaptığım filmlerle Avrupa’da tanındım. Umut ve Sürü, özellikle bu iki filmi beni Avrupa’da tanıttı. Mahabarata’ya girişimde bi I e, yani Peter Bruck’un o büyük oyununa, oniki saatlik oyununa alınışımda bile yine Sürü’nün rolü var. Sürü’yü seyretmiş ve bir oyuncusuna diyor ki, “Müthiş bir film bu. İhtiyar harika, kim acaba bu?!” Oradaki Miryam Goldschmidt de benimle beraber oynamış benim Avrupa’daki ajansımı da tanıyor. Telefonumu da biliyor. Oraya telefon ediyorlar. Ben de o sırada New York’taydım. İşte Sürü filmi sayesinde ben Peter Bruck’un o muhteşem tiyatrosunda üç sene çalışabildim. Yılmaz’a tabii çok şey borçluyum. Ama Yılmaz da benim sevgili arkadaşımdı. Yani beni Duvar’a çağırdığı zaman, benim Avusturya, İsveç ve Macaristan ortaklığı yapımı bir filmde büyük bir rolüm vardı. Mukaveleyi de imzalamıştım. Mukaveleyi bıraktım. Çünkü sesi çok zayıftı. “Kimse oynamak istemiyor ihtiyar” dedi. “Ben geliyorum aslanım” dedim ve mukaveleyi İsveç firmasından geri aldım ve ondan sonra Duvar’a gittim.

GÜNEY: Yılmaz Güney’i sinemacı ve siyasi kimliği ile birlikte tanımlayacak olursanız nasıl tanımlarsınız. Sizce tam istediklerini yapabildi mi?

TUNCEL KURTİZ: Hiç kimse istedikl erini yapamaz. Öyle bir şey yok da… Ama birkere Yılmaz’ın dönemleri vardır. Benim tanıdığım dönem Yılmaz, dünya edebiyatıyla haşır neşir, yani Maksim Gor-ki’yi, Tolstoy’u, Dostoyevski’yi, Ange Gudi’yi, daha sayayım yani, Mana Strati’yi, Orhan Kemal’i iyi bilen ve romancı olmaya doğru giden bir Yılmaz Güney var. İkincisi oyuncu Yılmaz Güney’dir. Filmleri çok iyi seyrettiği için… Gençliğinde Kemal Film’in onaltılık filmlerini köy köy dolaştırmış, oyunculuk eğitimini Amerika’nın en ünlü oyuncularından almış, çünkü çok zeki, çok dikkatli… Oyuncu olarak tabii bu görgüsü var. Oyuncu olmak için gidip il I e de bir okulda okumak gerekmiyor. Oyuncu olmak demek doğanın içinde yaşamak demektir. İnsanı tanımak demek, insanı sevmek demek ve insanla a ilişki kurabilmek demek, konuşabilmek karşısında. Yılmaz’da bunların hepsi vardı. Bir de doğaya bakışı vardı. Çiçeğe bakışı vardı, küçücük yeni doğmuş bir civcive bakışı vardı. Demek ki oyunculuk ve yazarlık, herşey beraber aslında. Politik görüş de bunun içinde. Yılmaz bir solcuydu. Ama bir parti üyesi değildi benim tanıdığım Yılmaz. Belki de ben de bir komünistim diyorum. Ben hiç bir parti üyesi olmadım. Bana anarşist dedikleri zaman, “Hayır ben komünistim” diyordum. Belki de bir anarşisttim. Çünkü ben de duygularımla ile hareket eden bir insanım. Neyse… Yılmaz’ın politik tavrını hapishanedeki ilişkilerinde görüyoruz. Çünkü 1971’den sonra ben Yılmaz’ı görmedim. Ben Cannes Film fienliği’ne gittim, Cannes Film fienliği’n-de Umut’u takdim ettim. O sırada İstanbul’da balyoz harekatı yapıldı. Bütün arkadaşlarım içeri alındı, Yılmaz da içeri alındı. Artık geri dönüp “Buyrun ben geldim, beni de içeri alın!” diyeceğime ben Avrupa macerama başladım. Gönüllü sürgündüm artık. Cebimde pasaportum vardı. Bu pasaportu 1982 yılında aldılar benden. Yılmaz’ın Duvar’ında oynadığım için. Bu dönemde ben yurtdışında kaldım. Sonra Yılmaz’ın Yumurtalık olayı çıktı ortaya. Sonra Türkiye’ye gelebildiğim zaman Yılmaz’ı Kayseri Hapishanesinde ziyaret edebildim. Ondan sonra tekrar gidişimde beni arıyormuş zaten Sürü filmi için. Hapishanade görüştük ve ondan sonra da sadece film hakkında konuştuk. “Bak bakalım neler değişmiş ihtiyar?” dedi. Gittik Sürü’yü yaptık. Dublajına bile kalamadan dönmek zorundaydım, çünkü bir film bırakmıştım. Kendi filmimi bırakıp Yılmaz’ın filmine koşmuştum. Oraya gittim ve o filmi çalıştım. Ondan sonra Yılmaz’ın yurtdışına çıkışı ve nihayet bana Duvar filmi için Stockholm’e te I efon edişi. fiimdi bu arada benim Yılmaz’ın politik görüşleri ile ilgi I i hiç bir bilgim yok. Sadece gazetelerden okuduğum kadarıyla biliyorum ki Mao’cu bir pozisyonda duruyor. Hikâyelerinde de oğluna hikaye I erinde de daha çok didaktik olmaya başlıyor. Ben hep derim ki keşke o politik yazılarının yanı sıra, o çok eskiden yazdığı film hikayel erini, o küçük hikayelerini de saklayabilseydi ya da biz I ere iletebilseydi. Elimizde bugün Yılmaz’ın yazdığı nice senaryo ve hikâye kalabilirdi. Onun yerine Yılmaz’ın politik beyanları kaldı. Di I erim onlar da yararlı olur. Ama ben Yılmaz’ı hep politik bir liderden çok büyük bir sanatçı olarak gördüm.

GÜNEY: Yılmaz Güney’den kalan boşluğun doldurulacağına dair bir umudunuz var mı?

TUNCEL KURTİZ: filmdi bakın, bana, Almanya’da özellikle, “Abi Yılmaz’ı kaybettik artık onun yerini sen alacaksın” dedi I er. Dedim ki, böyle saçmalık olmaz! Her insan bir yıldızdır. Kimse Yılmaz’ın yerini dolduramaz! Hiç kimse Yılmaz’ın yerini dolduramaz. Yılmaz, Yılmaz Güney’dir. Kendisidir. Yılmaz’dır. Anası Muş’ludur, babası Siverek’lidir. Anasını tanıdım, ellerini öptüm, anasının yanında çok türkü dinledim. Askerliğimizi de beraber yaptık Yılmaz’la Muş’ta. O zamana kadar yani durum başkaydı. Anlattım tekrar. Bunca sene sonra karşılaştığımız zaman gene elimizde bir film hikâyesi vardı. Onun kuruluşu vardı. Yurtdışına gelmiş, kaçabilmiş bütün Türkiye’deki devrimcilerin tümü isim, isim saymayayım, Mao’cusu Enver’cisi, Halkın Kurtuluşu, Partizan Yolu. Hepsi bu filme yardım etmek üzere birleşmişti. Yılmaz da onların hep başındaydı. Fakat hep kavgalar çıktı. Yazıktır.   Yani “Başta bayrağımız sosyalizm!” mi, yoksa “Başta bayrağımız Leninizm!” mi kavgası devam etti gençlerin arasında.

Yılmaz çok zor şartlar altında bitirebildi. Ondan sonra “Haydi Yılmaz” dedim, öpüştük. “Hadi ihtiyar” dedi. Sonra bana bir telefon daha etti, başkasından duyma dedi, “Ben bir ameliyat geçirdim ama midenin yarısını aldılar. Filmdi daha iktisadi yaşayacağız, daha az para harcayacağız, daha çok film yapacağız” dedi. Ondan sonra maalesef üzücü ölüm haberi geldi.

GÜNEY: Yılmaz Güney’in sinemacılığı tarihinde bir sinemacı açısından yeni yönetmen oyuncu ve rejisörlere söyleyebileceğiniz öneriler var mı?

TUNCEL KURTİZ: fiimdi Türk sinemasında bakıyorsunuz yeni genç değerler çıkıyor ortaya. Mesela bir Nuri Bilge Ceylan, bir Zeki Demirkubuz. Bu ikisini sayayım önce. Bu ikisi de Cannes’de ödül almış insanlardır. Ve Nuri Bilge Ceylan, “Uzak” filminin rejisörü dedi ki; “Ben bu ödü I ü Yılmaz Güney için alıyorum. Anlıyorum bir ödülü yurduna götürememenin acısının ne demek olduğunu…” dedi. Bu güzel… Ondan sonra Zeki Demirkubuz aynı şekilde. Bunlar hep Yılmaz Güney’in özellikle Seyithan, Umut sinemasında, daha iyisini aramasından yararlanmış insanlardır. Zaten Yılmaz Güney’de şunu; “Ben gökten zembille inmedim, benim hocal arım var. İşte bir Metin Erksan, bir Atıf Yılmaz, bir Lütfü Akad” demiştir. Onun için bugün Yılmaz Güney’in yeri asla dol-durulamaz, çünkü Yılmaz Güney’in yeri Yılmaz Güney’e aittir. Oraya aittir artık. Tamam, ondan yararlanalım, onun attığı adımlardan başka adımlara ulaşılabilir. İşte görüyorum bizim genç arkadaşlarımızdan bir iki kişi. Onlar da yurtiçinde maalesef istedikleri ilgiyi göremiyorlar, çünkü halkımızın beyni yıkanıyor. Her gün tel evizyonda televolelerle, ucuz Amerikan filmleriyle. Kültür emperyalizmi denen şeyin ne olduğunu şimdi açık açık anl ayabiliyoruz. Açık, açık anlayabiliyoruz. Kendi özbenliğimizle hiç bir ilişkimiz kalmıyor artık. Gidiyor. Yavaş yavaş kayboluyor. Bulguru, tarhanası bile kayboluyor artık. Köylerde genç insan kalmıyor. Bizim köyümüzde bile genç insan yok. Ki bizim köy zengin bir köy. Zeytin ve incir köyü. Buna rağmen gençler kalamıyorlar, çünkü büyük şehir onları çekiyor. Burda kazandıkları para yetmiyor artık. Yetmediği için gidiyorlar. Sadece büyük şehir çektiği için değil. Meselenin asıl yanı yine ekonomiktir. Nerden nereye geliyoruz. Evet.   Onun için tabii ki Yılmaz Güney’den çok yararlanılacak. Özellikle bütün hayatından. Yaptığından, politik görüşlerinden. Hep onunla beraber olunacak. Karşı da çıkılınacak. Tabii o olmayacak ama ondan yararlanılacak. O önemli bir kilometre taşı. Özellikle benim için bir sanatçı olarak.

Bakın onun Umut filmine şöyle bir eleştiri çıkmıştı sol bir gazetede. Diyordu ki; “biz Yılmaz Güney’i arabacılar grevinde elinde kızıl bayrakla en ön safda görmek isterdik.” filmdi o filmde, o gerçekçi filmde Yılmaz Güney’in oynadığı arabacı Cabbar’ın elinde kırmızı bayrakla gitmesini istiyor ama o adam gitmiyor işte. Zaten yanlışlıklarımız hep burda oluyor. Olmayan şeyleri oldu zannettiğimiz için yanlışlar yapıyoruz. Objektif şartlar, subjektif şartlar hazırdır deniliyor devrim için. Yok öyle hazır şartlar, oluşmamış daha.

Yılmaz’ın yeri belli. Ondan yararlanılacak. O filmler yaşayacak. Sizlerde bu işe katkıda bulunuyorsunuz ne güzel. Ben de Yılmaz Güney hakkında elimden geldiği kadar konuşmaya çalışıyorum.

Yılmaz Güney çok mütevazı bir insandır ayrıca. Mesela Paris’te, Le Monde gazetesi röportaj yapıyor. Yılmaz dedi ki, “Bu filmi biz Tuncel Kurtiz’le beraber yaptık.” Hemen karşı koydum. “Yılmaz dedim bunu sen yaptın, bu senin filmin. Ben senin yanındaydım, arkadaşındım, beraber olduk. Ben sana teşekkür ediyorum, böyle bir film yaptığın için.” Duvar filminde hep yanında olmamı istedi. “Küçük bir rol oynuyorsun ama hep yanımda ol” dedi. Böyle bir adamdı, sevgi doluydu. Çocuklara karşı da. Bunu bile yanlış anladılar. Yok dövmüş çocukları, bilmem ne yapmış.   O çocuklar nerden geliyorlardı biliyor musunuz? Ayrıca o dövme falan değildi. Viktor Sigatar da çocuk tokatlamıştır ağlatabilmek için bilmem ne yapmak için. Arkasından çikolatalarla pastalarla, gelirdik çocukların yanına o acıyı yaşadıktan sonra. Sonra gülünürdü hep beraber. O çocuklar çok zor şartlar altında yaşamış yabancı ülkelerden işçi çocuklarıydı. Tunuslu, Cezayirli, Türkiyeli.

GÜNEY: Türkiye ve dünya sinemasında Yılmaz Güney’in büyük önemi ve yeri var tabii ki. Siz bunu son olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

TUNCEL KURTİZ: Örneğin dünya sinemasında, bugün Japonya’ya gidiyorsunuz Japonya’da Umut ve Sürü kitap olarak yayınlanmış. Bizim resmimiz var kapakta, bir tarafta Japonca. İnanılmaz birşey. Görünce şaşkına döndüm. Bir bakıyorum oradaki Japon teknisyen çocuk filmin sonundaki ağıtı bana söyl üyor. Müziği ezberlemiş. Umut filmi dünyanın en iyi yüz filmi içinde dolaşıyor. Son olarak, Ankara Gezici Avrupa Filmleri fienliği Derneğimiz var bizim. Bunu her sene yapıyoruz. Ankara, İzmir, Bursa, Malatya, Kayseri, Kars.   önemli filmler götürüyoruz. Geçen sene de Sürü’yü götürdük. Umut’ta gitti dolaştı oraları. Ağıt da dolaştı. fiimdi Umut öy I e bir yerde ki işte dediğim gibi dünyanın en iyi yüz filminin içine koyabiliyorsunuz. Sürü’yü aynı şekilde bir yerde değerlendirebiliyorsunuz. Her yerde ödüllerini almış, Türkiye’de de halkıyla buluşabildiği zamanlarda buluşmasını bilmiş, merhabalaşmış. Dünya sinemasında Yılmaz Güney’in artık bir yeri var. Bu bir gerçek. Yeni genç sinemacılarımız da geliyorlar.

Yılmaz’ımızı sevgiyle saygıyla anıyorum, çok genç kaybettik. Kırkyedi-kırksekiz yaşlarındaydı. Ben bugün altmış dokuz yaşındayım. Yılmaz’la şurda sohbet ediyor olabilirdik… Daha nice filmler yapabi I irdik… Yılmaz yapardı da ben onun içinde olurdum. Ben Yılmaz’ın yaptıklarını yapamam. Onun yetenekleri bende yok. O olduğu zaman ben uçuyordum. Sürü’de oynayabiliyordum. Umut’ta oynayabil iyordum. Yani böyleydi.

GÜNEY: Demek ki sizde kendi yansımasını görmüş ki sizinle ilgilenmiş.

TUNCEL KURTİZ: Evet. Herhalde. Bu bir sevgiydi. Demin dediğim gibi herkes kim oynayacak derken o ihtiyarı bulun deyiveriyor o kadar. “İhtiyarı bulun o oynar” diyordu. Benim için hazırladığı çok güzel büyük bir iş vardı. Yaşasaydı onu yapacaktık. O yapacaktı ben oynayacaktım. O birşeyler anlatıyor bana, ben keyifleniyorum ki keyifl eniyorum. Birdenbire oyunculuk açılıyor çünkü. Oyunculuk tabi bir yerde bir beyaz attır. At topalsa eğer, yani hikâye topalsa eğer sen ne kadar kadar itsen olmaz. Bir uçan beyaz at lazım. Ama onun üzerindeki süvari de olacak tabii. O da vuracak. O zaman da işte çok keyifli bir iş çıkıyor ortaya bir oyuncu için. Hele Yılmaz’la çalıştığın zaman. Esprisiyle, şakasıyla, bağırtısı gürültüsü olmayan. Akşamları konuşulan, üzerinde durulan. Çünkü Yılmaz da ben de Global Roha’nın o sözlerini beynimize çakmıştık. Yani biz ne Amerikan ticari sinema estetiği, ne Sovyet idealist sinema estetiği ne de Avrupa burjuva sinema estetiği içinde bulamadık kendimizi. Biz ne Tarkovski gibi film yapmak isteriz ne Geoslowski gibi. Biz Türkiye’nin sinemasını, bütün doğunun sinemasını vermek zorundayız. Bizim kültürümüz orda. Bunu Yılmaz da her zaman söylerdi. Yılmaz’ın filmlerinde hep görebilirsiniz bunları. Ağıt’ta, Acı’da ya da Seyit-han’da Umut’ta. Her yerde vardır bu. Bu toprağın insanı anlatılır ve bu toprağın insanı anlatılırken ona uygun bir biçim çıkar kendiliğinden ortaya. Yılmaz’ın sinemasındaki önem budur işte. Onun için de ne derseniz deyin.

Bugün dünyaca ünlü filmler, işte Sarhoş Atlar Zamanı vs. çok güzel filmler seyrettik. Ama ben hâlâ Yılmaz’ın bilmem bir yarım kalmış filminden bileyanayım yani. O kadar yaratıcı bir sanatçı tarafı vardı ki ben buna deha derim. Bu yüzden o dehanın böyle savrulup gitmesi çok acıdır. Ama mesela Lütfü abi ile beraber olduğu zaman, Lütfü abi ile birlikte çok güzel bir noktaya vardılar. Ben yurtdışındaydım, Kızıl ırmak Karakoyun’u yaptılar. Ya da yine Lütfü abi ile birlikte Hudutların Kanunu’nu yaptık. Ben de vardım onun içinde. Gani Turanlı ile çalışırken başka birşey oluşmaya başladı. Gani abi çok önemli bir kameramandır. Yılmaz’ın onunla bütünleşmesi, ondan aldıkları. Bir bakıyorsun Umutsuzlar filminde Yalçın Tura’ya müzik yaptırıyor. Bugün Yalçın Tura’ya kim müzik yaptırır acaba? Hani lumpen dedikleri şu Yılmaz Güney, Yalçın Tura’ya müzik yaptırıyor. Yalçın Tura Türkiye ve dünya müziğinde çok önemli bir yerdedir. Ama kaç kişi tanır. Popüler değildir.

Evet. Sevgili Yılmaz’ı burada andık. Sizlere teşekkür ediyorum, böyle bir sorumluluğu üzerinize aldığınız için. Teşekkürler.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Susması gereken yerde susmayan biri çıkıyordu” Teresa Diye Bağıran Adam – Italo Calvino

Teresaaa.... Kaldırımdan inip birkaç adım geri attıktan sonra sokağın tam ortasında ellerimi ağzıma götürdüm ve apartmanın üst katlarına doğru seslendim:...

Kapat