“Güzellik gölgesizdir sığınamazsın…” Sevgi Soysal’dan bir öykü

Bütün kızlar, şampanya adını duymuş bütün sıradan kızlar, sevgili bir erkeğin kendilerine pembe şampanya ısmarlamasını düşlemişlerdir . Gümüş kova içinde, buzlar arasında pembe şampanya, sonra belki de kuş cıvıltıları. Başlarına tuğla düşmemiş bütün kızlar. Tuğla düşene kadar. Tuğla düşünce, tek düşünce ölmemek olur, yaşamak olur elbet.
Şampanya gibi usul usul, kibar kibar, kabardı erkek.
– Ev tuttun ha?
-Bir tane sana, bir tane de bana, dedi kadın, şampanya yudumlarcasına yumuşak.
Adam şampanyalıktan çıktı. Sanki ilk tuğlayı başına yemiş. Masanın çevresinde eşindi, eşindi. Aynı köpekler gibi. Gezmeye götürüleceğini sezen köpekler gibi. Ve sevinçle, hayır kederle havladı.
– Delisin sen!
– Dönüp durma masanın çevresinde, midem bulanıyor, dedi kadın. Sanki alışmadığı, o eski aptal düşlerin şampanyasından sarhoş.
Adam bir tuğla gibi düştü ayaklarına, başına eskilerden düşen tuğla gibi.
– Ben sensiz yaşayamam.
Beklemedik anda birinin başına bir şey düşse, bu tuğla da olsa, güler insan. Hatırladı, güldü kadın; kendi başına düşen tuğlayı bir kez daha seyretti. Adam kalktı, sarı bir yüzle. Ağlıyor, aman, eski şampanya köpükleri ve kuş cıvıltıları gibi, kilisede evlenen bir çifti kutlayan bir rahip gibi, yüznumara duvarına çizilrniş ayıp resimler gibi, ağaçlara oyulmuş kalpler , sevgili adları gibi. Bütün bu görüntülerin bir yerlerinde ağlayan bir erkek vardır . Gevşeyecekti kadın.
Hangi kadın erkek gözyaşlarıyla gevşememiştir? Hangi çılgın kadın? Şaşarım. Bendimi çiğner taşarım. Hangi çılgın gevşemelere zincir vuracakmış şaşarım. Tuğladan önceki aptallıkla geviş getirecekti; görüntüyü, o bütün kadınlara aptal gözyaşı döktüren görüntüyü kaçırdı. Katı, kaskatı kaldı. Hiç şampanya içmemiş kadar katı. Bu kötü romanı, bu kötü filmi göremedi, gözleri yaşaramadı. Şimdi bir tuğlanın zamanıdır. Şimdi yeniden ölmenin. Adam kadında şampanyanın, kilisede evlenen sevgili görüntüsünün getirebileceği gevşekliği arandı. Ellerini tuttu kadının. işte şimdi bütün apartmanlar yıkılsın üstüne, belki ancak o zaman ölünebilir . Yok şu sırada aşk sahneleri oynamak, en sıradan kızların şampanyalı düşlerinde bile yok. Erkek bu sahneleri çok oynamış. Erkekler, aptal kadın seyircilerin bolluğu yüzünden pek gelişemezler. Erkek rahat, apartmanın yıkıldığını göremedi. Bir yağmur yağdı sanıyor, ateşte süt taştı; bir bardakçık, ucuz bir bardakçık kırıldı, o kadar. Kadın ellerini çekmedi falan. Şimdi konuyu el tutmaya, tutmamaya getirmek, bir cümle fazla konuşmak, taşların biraz daha öldürücü olması, yaralardan biraz daha çok kan akması, mezarların açılıp ölülerin bir kez daha yıkanması olacak. Apartmanın altında kalmak olacak. Dikine baktı adamın gözlerine.
– Yarın taşınıyoruz. Bir kamyon tuttum. Bütün eşyaları yükleriz. Sen kendi evine, ben kendi…
İşte şimdi her şey eskisi gibi. Erkek inandırıcı hıçkırıklarla ağlıyor, kadının da gözleri yaşlı. Otursalar, birbirlerine yeni bir aşk mektubu yazsalar . Sonra da gidip belediyeye çöpçü yazılsalar . Kadın silkindi. Bir şarkı mırıldandı. Bir çocuk şarkısı:
– ”Evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine.”
– Ben sensiz yapamam.
– Bunu söylemiştin. Yeni bir şey de söyleme. Yeni bir şampanya patlat. Kadın kulaklarını tıkadı. Tıkamasa şampanya kulaklarından taşacak. Tavanın bir yerlerinde duvar inceden çatladı. Çatlak hızla büyüdü, büyüdü, büyüdükçe genişledi. Bir örümcek ağı gibi apartmanı sardı. Çatlaklardan şampanyalar aktı.
– Evimizin eşyalarını da yeni tamamlamıştık, dedi adam. Kadın ilk kez merakla baktı. Erkeğin gözleri çocuk gözleri gibi apaçık. Eşyalarla geziniyor . Bilyelere bakıyor . Bilyelerini sayıyor . Benim bilyelerim. Benim sarı, benim kırmızı, benim yuvarlak bilyelerim. Buna gülünür mü? Buna şefkat mi duyulur? Peki ya ne zaman gülünür? Ne zaman katılınır? Elinin tersiyle apartmana vurdu kadın. Apartman gümbürtüyle yıkıldı. Gümbürtü gömdü kahkahasını.
– Yeni tuttuğum evler bundan küçük. Eşyalar iki evi idare eder.
– Yine de ikimize yetmez, yani az eşyamız olur.
– Yeter , dedi kadın. İstersen sayalım eşyalarımızı.
Apartmanın yıkıntıları arasında bir inilti duydu kadın. Bir köpek yavrusu belki ya da bir çocuk, üzüldü bir an. Erkek rahatlamış. Fırladı yerden, bir tuğla gibi düştüğü yerden. Gözyaşları kuruyalı yıllar geçmiş. Yeni bir şampanya açmak gereksiz bir masraf olur şimdi.
– Bu resmi ben alırım, dedi adam. Düşünür gibi yaptı kadın.
– Olur.
– Öteki de senin olur.
Bilyeleri ayırmaya başladılar . Bu sana, bu bana.
– Bu halı ne olacak peki? Düğünümüzde dayım getirmemiş miydi onu? Kadın mantarı patlatarak fışkırdı şişeden.
– Herkes kendi soy sopunun getirdiği düğün hediyesini ayırsın önce.
Adam yadırgamadı bu sözü. Öylesine bilyeciklerine dalmış.
– Kütüphaneleri, koltukları, hani ben yaptırmıştım ya, evlenmeden önce hani.
– Yatak odasını da babam yaptırmıştı, hani.
– Ben yerde mi yatacağım yani?
– Herkes kendi yatağını, yastığını, yorganını alsın.
– Yemek masasını sen almıştın.
– İki iskemlesi senin olsun.
-Teyp, plaklar? Beni oyalarlar diye düşünüyordum.
– Radyoyu niçin sattın? Onla da ben oyalanırdım.
– Buzdolabını sen al. Çocuk sende.
– Havagazı fırını ne olacak?
– Gel tabakları, çatalları ayıralım.
– Bu benim.
– Bunu sen al.
– Ölümü gör sen al.
– And verdim sen al.
Al sana, al sana diye vurdu kabahat yapınca büyükleri. Tokatı nasıl atmalı?
– Peki alırım.
– Alırım peki.
Şimdi sıradan kızların gözlerindeki yaşlar kurudu. Şimdi sıradan kızlar çok eğleniyorlar.
– Kitapları indirelim.
Kitapları, tencereleri, evdeki bütün ıvır zıvır halının ortasına döktüler.
– Bu kitap benim.
– Bu tencere hatıradır bana.
– Sen anlamazsın o kitabın dilinden.
– Sana tava dokunur.
– Bana gerekli, el kitabım.
– Elimin altında bir tava bulunmalı.
– Ya bu kitap, ya halı.
– Halı.
– Kitap bende kaldı tamam mı.
– Hepsini üstünde benim adım yazılı
– Birinci sayfaları koparırım.
– Yırtma!
– Halıyı kirletme!
– Yırtacağım.
– Bunlarsız yazamam.
– Yazma!
Erkek bilyeleri cebine doldurdu. Çok şişti mi cebim diye baktı. Çelme atıp kaçacak.
– Ayrılmayı isteyen sensin. Ben ikimizin malı diyerek.
– Her şey ikimizin.
– Bu kitap benim ama.
Bir tuğla, bir tuğla üst üste, bina büyüyecek yeniden.
Kadın ayaklarıyla itti kitapları. Adam kitapların ortasında, ayakta. Kadın buldozerle yürüdü binanın üstüne.
Adam eşyaların ortasında, dimdik, bunu hiçbir buldozer yıkamaz. Bu binanın içinden geçip sokaklardan birine gidivermeli, sapıvermeli.
Eşyalar, binalar, buldozerler, karşıda; daha güçlü bir kadından, iki kadından, bir erkekten her zaman daha güçlü; eşyalar. Kadın çöktü yere, çevresine bakındı. O hiç bitmeyen aptaIlıkların şampanya kovasını buldu yalnız. Kovayı başına geçirdi. Sineklerin işediği perdelere, analarıyla yuvalarına dükkan dükkan perdelik kumaş arayan kızlara, mutfak eşyalarına, ucuz yüz görümlülüğü düşürmeye çaIışan kaynanalara, evli misiniz diye soran ev sahiplerine, kontratlara, ütülü çamaşır sepetlerine ”şampanya adını duymuş bütün kızlara” nanik yaptı.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sartre’ye göre varoluşçuluk ve varoluşçuluğun başlangıç noktası: “Tanrı olmasaydı her şeye müsaade edilirdi”

"Varoluşçular dürüstçe insanın ıstırap içinde olduğunu söyler. Anlamı şu şekildedir: insan ne olacağını seçemediğini fark ederek kendini herhangi bir şeye...

Kapat