Temel Demirer: Ortadoğu’da, tüm yerküreyi sarsacak bir savaş “eşiği”nde dolaşıyoruz

“Eşik”teki Ortadoğu ve T.“C”[*]
“Yaralı yarasını bilir.”[1]

“Yokmuş”, “olmazmış”, “gövde gösterisiymiş” gibi sunulmaya kalkışılan bu durum karşısında ilk anımsatılması gereken Sun Tzu’nun, “Tüm savaş sanatı aldatmaya dayanır. O yüzden, saldırıya geçebilecek durumdaysak, saldırıya geçemeyecek durumdaymışız gibi görünmeliyiz; güçlerimizi harekete geçiriyorsak, duruyormuşuz gibi görünmeliyiz; düşmanı, yakınındaysak uzağında olduğumuza, uzağındaysak yakınında olduğumuza inandırmalıyız,”[2] saptamasıdır…

Ortadoğu’da olan buyken; söz konusu eşikte, sürdürülemez kapitalizmin içinde debelendiği III. Büyük Bunalım, militarizasyona dayalı sermaye birikimi, hegemonya savaşları ile emperyalistler arası rekabet, tarihî bölgesel gerilimlerle ilişkili binlerce faktörle doğrudan bağıntılıdır.

Eski(yen) statükonun yerine alt üst oluşla ikame edilmek istendiği yeni(lenen) durumda, hegemonik gücün yani savaşla kurulmuş imparatorluğun, yeni denge(sizlik)leri ancak savaşla koruyabileceği bir “sır” değildir.

Böylesi emperyalist bir girişimin, sınırsız gerici bir savaştan başka bir şey doğurmayacağı; bunun da devasa ölçekli yıkıcı getirilerinden kaçınmanın mümkün olmadığı, genel geçer bir tarih bilgisidir.

Zenginlerin başlattığı bu savaşlarda, ölenler yine zenginlerin hesabına yoksullar olurken, böylesi bir savaş eşiğinde yapılması gereken ilk şey, gerici savaşa karşı “barış mücadelesi” vermek; eğer gerici savaş çıkarsa, ona karşı dövüşmektir…

“EŞİĞİ”N NEDENİ
Küresel ekonomik bunalımın savaş tehlikesi doğurduğuna dikkat çeken Alpaslan Işıklı, III. Dünya Savaşı ihtimalinin uzak olmadığını vurgularken;[3] “Dünya sisteminin bunalımını aşabilmek için gerekli olan aklı yitirdiğini, dünyayı adeta üçüncü dünya savaşına sürükleme çılgınlığına kapıldığını düşünüyorum,” diye ekliyor Birgül Ayman Güler de…

Sadece bu kadar değil: Kariyerini Bear Stearns, Lehman Brothers ve Morgan Stanley’de geçiren finansçılardan Kaan Sarıaydın, küresel ekonomiyi kanserli bir hastaya benzeterek, “Bugüne dek yalnız semptomları tedavi edildi ve ağrı kesiciler verildi! 2008’de patlak veren sorun çözülmedi, sadece üzerine kum gibi para atıldı. Bu nedenle dünya hiç krizden çıkmadı. II. Dünya Savaşı 1931’deki Avrupa bankalarının batmasından çıkmıştır. 2009’da dipteydik, iki yıl sonra bugün Avrupa bankaları sallanıyor. O kadar benziyor ki birbirine… Tarih tekerrürden ibarettir… Aynı oyun oynanıyor her gün, global ekonomi budur. Dolayısıyla, bu krizden çıkmanın yolu o kadar kolay değil. Ya bir hiper enflasyona yol açacaklar. Maalesef küresel enflasyon olursa, bunun sonu savaştır,” saptamasını dillendiriyor.

Dikkat edilsin; Kaan Sarıaydın Marksist değil; tıpkı, ‘The Wall Street Journal’da editörlük, ABD Hazine Bakanlığı’nda müsteşarlık yapmış olan Paul Craig Roberts gibi…

Bakın “Ekonomik iyileşme umutları ortadan kalkınca, savaş ihtiyacı daha da kaçınılmaz hâle geldi,” diyor Roberts…

Çarpıcı tespitlerini, ‘Counterpunch’ta yer alan ‘Kıyamet’e Giden Yol’ başlıklı adlı makalesinde bir bir açarak sıralayan Roberts, ABD ekonomisi ile Ortadoğu’da yaşananlara dikkat çekerek, “Geçmişte her zaman savaşa yol açan büyük oyun yeniden sahneleniyor,” diye ekliyor…

Bir başka savaş “beklentisine”, Gloom Boom&Doom Report adlı mali bültenin editörü, İsviçreli yatırımcı, Marc Faber ile Bloomberg’de yapılan söyleşiye yansıdı. Faber, bir sonraki krizin 2008’dekinden çok daha sert olacağını vurgulayınca, TV sunucusunun ağzından kaçan, “Kapitalizmin sonu mu geliyor” sorusuna karşılık, “Bilgisayar kraş edince ‘reboot’ gerekir. Kapitalizm şimdi bu durumda” dedi ve ekledi: “Büyük devletler bunu yaparken birbirleriyle savaşmaktan kurtulamayacaklar”!

Ergin Yıldızoğlu’nun, “Gündemde yine savaş mı var?” haklı sorusunu dillendirdiği tabloyu, “Dünyanın en acı gerçeği: Piyasalar savaşlarda ölenlerin üstünde yükselir!” diye betimliyor Yiğit Bulut da…

Küresel krizin bir “kara delik”e doğru doludizgin gidişi, krizde bir “düzeltici unsur” (deyim Rosa Luksemburg’a aittir) olarak savaş seçeneğini güçlendiriyor. Küresel boyutta değilse de, bölgesel ölçekte çıkarılacak savaşın silah çarklarını daha hızlı döndürerek bir yeniden paylaşım fırsatını yaratması ve kapitalizme biraz nefes aldırması ihtimal dahilinde.

Evet, kriz derinleşiyor, sokaklardaki işgal sürüyor, yönetimler sertleşiyor, uluslararası ittifaklar çatlıyor ve giderek daha fazla savaştan söz ediliyor.

Kriz otoriter eğilimleri arttırırken bir yandan da sürekli savaşlarla birlikte anılıyor. ABD’den dünyaya yayılan Wall Street protestosu ve ABD’de yönetiminin sertleşen tavrı, G-20 Zirvesi’ni protesto eden kitlesel eylemler, Yunanistan’ın Avrupa Birliği’ni sarsan ekonomik iflası ve halkın sokaklara dökülmesi, Arap Baharı, NATO askeri müdahalesi ve Ortadoğu’da değişen rejimler, Suriye üzerinde artan baskı ve müdahale olasılığı; ABD, İngiltere ve İsrail’in İran’a saldıracağı haberleri…

Aşırı işsizlik, iktidarların otoriterleşmesi derken sonunda 1930’lara dönüldüğü uyarıları da gelmeye başladı. Son olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı Jean-Paul Costa felaket senaryosundan söz etti: “Çok ciddi ekonomik ve sosyal kriz, aşırı işsizlik, iktidarı ele geçiren otoriter rejimler ve sonuç olarak da savaş.”

Uluslararası İlişkiler Uzmanı Prof. Dr. Haluk Gerger’e göre, “Savaşa giden kriz” yaşanırken; “Tarihsel deneyim bize açık bir biçimde gösteriyor ki kapitalizmde büyük krizler, askeri harcamaların artması ve savaşlarla alt edilebiliyor.”[4]

MİLİTARİZASYON (İLE SİLAH TİCARETİ)
“Büyük krizler, askeri harcamaların artması ve savaşlarla alt edilebiliyor,” haklı saptamasının altını özenle çizerek devam ediyorum:

Savaş endüstrisi, kimya, elektronik, makine, metalurji, havacılık, bilişim gibi alt sektörlerin bir bileşimdir. En ileri teknolojiyi kullanan bir alandır. Savaş endüstrisinin ürünlerine talep her zaman yüksekken; tüm silahsızlanma, dünya barışı çabalarına karşın tıkır tıkır işleyen bir ölüm tezgâhıdır… Ve tabiidir ki, bu kârı yüksek, stratejik sektöre, baş emperyalist ABD hâkimdir!

En mütevazı hesaplara göre, dünyadaki askeri harcamalar, dünya hasılasının yüzde 3’ünü bularak yıllık 1.5 trilyon dolara ulaşıyor, hatta geçiyor. Bu harcamaların yarısının silah alımına ait olduğu tahmin ediliyor. Silahın üretimi ve ticaretinde kayıt dışı bir boyut olduğunu hep hatırda tutarsak, verilen sayıların daha yüksek olduğunu da eklemek gerekir.

SIPRI veri tabanından 2005-2010 döneminin silah satıcılarını ayıkladığımızda ortaya çıkan manzara şudur: Çoğu merkez emperyalist karakterdeki 15 ülke, dünya silah satışlarının yüzde 95’ine hâkim görünüyor. Silah satışlarının yüzde 31’e yakınını ABD, yüzde 23’ünü Rusya Federasyonu gerçekleştiriyor. Almanya yüzde 11’e yaklaşan payıyla üçüncü, Fransa ise dördüncü sırada (payı yüzde 7’nin üstünde)’dır!

Bu tabloda ABD ekonomisini “savaş ekonomisi” olarak nitelendiren South Ablama Üniversitesi’nden Profesör Nader Entessar, geride kalan on senede ABD askeri bütçesinin her yıl yüzde onluk bir ortalama ile büyüdüğü vurgusuyla ekliyor:

“Aynı dönemde ABD ekonomisi yüzde 2.7’lik bir ortalama ile büyüdü. Genel olarak ABD’nin askeri harcamaları, kişi başına 2 bin doların üzerinde bulunuyor. 2012 mali yılında, askeri harcamalar, ABD federal bütçesinin yüzde 25’ini oluşturacak. Buna karşılık eğitim harcamaları federal bütçenin yüzde 3’ünü oluştururken ulaşım harcamaları ise yüzde 2’sini oluşturacak. Üstelik, ABD vatandaşı tarafından ödenen vergilerin yüzde 38’i askeri harcamalara gidiyor. Kısaca ABD’deki askeri harcamalar, daha fazla ihtiyaç duyulan sosyal ve ekonomik sektörlere dönük yatırımları emiyor”!

Militarist birikime dayalı yapısıyla küresel kapitalizmin, eşitsiz gelişme yasası tam istim işlerken; yükselen BRIC’in (Brezilya-Rusya-Hindistan-Çin) dünya gayri safi hasılasındaki payı da artıyor.

Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’den oluşan BRIC gibi, yükselen güçler, askeri harcamalarını hızla arttırırlarken; dünya gelir dengesindeki değişim, silahlanma yarışına da yansıyor. Yükselen Çin başta olmak üzere, BRIC’in diğer müttefikleri askeri harcamalarını arttırıyorlar. SIPRI, 2010’da 1.6 trilyon doları bulan ve yüzde 43’ü ABD’ye ait olan askeri harcamalarda, ABD emperyalizminin hız kestiğini, buna karşılık Çin, Rusya ve Hindistan’ın silah alımlarını hızlandırdığını, ordularını daha çok donattıklarını bildiriyor.

SIPRI’ye göre 2001-2010 döneminde dünyada askeri harcamalar yüzde 50 arttı. Dünya hasılasının her yıl ortalama yüzde 3’e yakını askeri harcamaya gidiyor. Aynı kaynağa göre, 2001-2010 döneminde ABD’nin askeri harcamaları yüzde 81, Çin’inki ise yüzde 189 arttı. Yine aynı dönemde askeri harcamalarını diğer BRIC üyeleri de arttırdı ve Rusya’nınki yüzde 82’yi, Hindistan’ınki yüzde 54’ü geçti. 2010 yılında ABD’nin 687 milyar dolarlık askeri harcamasına karşılık BRIC’in harcamaları 230 milyar dolar olarak gerçekleşti ve dünya askeri harcamalarının yüzde 14’ünü buldu. Hatırlatarak ekleyelim: ABD’nin harcamaları ise dünya silah harcamalarının yüzde 43’ü!

Bunlarla birlikte ‘Uluslararası Af Örgütü’, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yönetim karşıtı protestolara destek veren ABD, Rusya ve pek çok Avrupa ülkesinin, aynı zamanda göstericilere karşı kullanılan silahları temin eden ülkeler olduğunu açıklarken; söz konusu ülkelerin insan hakları ihlâllerine aldırmayarak yönetim karşıtı gösterilerin yapıldığı ülkelerin hükümetlerine çok sayıda silah sattığı belirtildi.

2005’ten bu yana Yemen, Bahreyn, Mısır, Libya ve Suriye’ye yapılan silah satışları incelenen ‘Uluslararası Af Örgütü’ raporunda, yönetime karşı protestoların düzenlendiği ülkelere silah satışını Avusturya, Belçika, İngiltere, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Almanya, İtalya, Rusya ve ABD’nin gerçekleştirdiğine dikkat çekildi.

Raporda Rusya’nın Suriye’nin en büyük silah tedarikçisi olduğu belirtilirken, aralarında İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Rusya ve İspanya’nın da bulunduğu 10 ülkenin Libya’daki devrik Muammer Kaddafi rejimine silah satışı izni bulunduğu vurgulandı.

‘Focus’ dergisinde yer alan habere göre ‘Uluslararası Af Örgütü’ Silah Ticareti Uzmanı Helen Huges, söz konusu ülkelerdeki diktatör rejimlerinin askeri ve polis güçlerine ulaştırılmak üzere roket, ağır makineli silahlar, cephane, göz yaşartıcı gaz gibi pek çok kalemde satış yapıldığını açıkladı.

“ÇOKLU STANDART(SIZLIK)”
Önce anlamlı iki haberden ilki: ‘The Times’, İngiltere’nin “Arap Baharı” diye adlandırılan Arap ülkelerindeki isyanların başlamasından beri, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya silah ihracatını yüzde 30 arttırdığını yazdı.

Gazete, 2011 yılı şubat-haziran döneminde Libya, Bahreyn, Suudi Arabistan gibi ülkelere silah ihracatının 30.5 milyon sterlini bulduğunu bildirdi. Bu sayının 2010 yılı aynı dönemde 22.2 milyon sterlin olduğunu belirten gazete, silah ihracatının suikast silahları, tüfekler ve hafif makineli tüfekleri kapsadığını kaydetti.

Haberde, İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın, Bahreyn’de 2011’in Şubat ayında rejim karşıtı ayaklanmaların başlamasından sonra 160 silah ihracatı lisansının iptal edildiği hatırlatıldı. Gazete, buna rağmen Ortadoğu’ya yönelik 600’den fazla askeri ihracat lisansının hâlen aktif olduğunu yazarak Bahreyn, Yemen ve Mısır gibi ülkelerle 1.45 milyar sterlin değerinde ihracat anlaşmalarının bulunduğunu iddia etti.[5]

İkinci haber: Batılı ülkeler ile İran arasında devam eden ‘nükleer gerginlik’ ABD’nin Körfez ülkelerine silah satışını patlattı.[6]

Söz konusu iki haberin ardında yatan realite, sürdürülemez kapitalizmin sermaye birikiminin, özellikle kriz dönemlerindeki yaşamsal ilgi alanı olan militarizasyon (ile silah ticareti) dalında emperyalistleri betimleyen “çok standartlı” kâr, daha çok kâr gerçeğidir…

“Çok standart” dedim; tıpkı, ABD’nin “terör listesi”ne aldığı ‘Halkın Mücahitleri Örgütü’nün üyelerinin Eşref Kampı’ndan Bağdat Havalimanı yakınındaki eski askeri üsse taşınacağını Dışişleri Bakanı Hillary Clinton bizzat açıkladığı gibi…

“Kâr, daha çok kâr” dedim; tıpkı, İran’ın atom bombası üretebileceği korkusunu kullanan ABD’nin, Tahran’ı kuşatma altına almak için Ortadoğu’daki müttefiklerini silahlandırışının gösterdiği gibi. ABD, Suudi Arabistan’a 30 milyar dolar karşılığında F-15 savaş uçakları ve Irak’a 11 milyar dolar karşılığında F-16 savaş uçakları, tank ve askeri teçhizat satacağı gibi…

ABD’li yetkililer, ABD Başkanı Barack Obama yönetiminin Suudi Arabistan’a 84 yeni uçak satılmasını ve 70’den fazla uçağın modernize edilmesini öngören satış kararını duyurmaya hazırlandığını belirtti. Satışın henüz ilan edilmemiş olması nedeniyle isimleri gizli tutulmak koşuluyla açıklamada bulunan ABD’li yetkililer, uçak satışı kararının ABD Kongresi’nin İsrail yanlısı üyeleri üzerinde kaygı yarattığını belirtti.

‘The Washington Post’ gazetesinin “ABD, Körfez’deki müttefiklerine silah satışını artırıyor” başlıklı haberinde, ABD ve müttefiklerinin, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin petrol terminalleri ile alt yapı tesislerine yönelik savunma sistemlerinin güçlendirilmesi için “sessizce” çalışma yürüttüğü belirtildi.

Haberde, söz konusu çalışmanın ABD Başkanı Barack Obama yönetimi tarafından, George Bush yönetiminin İran’a karşı “dost” Arap ülkelerine savaş uçakları ve füzesavar sistemleri satma tahhütleri üzerine inşa edildiği kaydedildi.

Haberde, Washington’ın girişimlerinin, “Suudi Arabistan’daki 10 bin kişilik koruma gücünün mevcudunun üç katına çıkarılması dahil olmak üzere, hava savunma sistemlerinde görülmemiş boyutta koordinasyon sağlanması ve ABD ile Arap orduları arasında ortak tatbikatların artırılmasını içeren daha büyük bir çaba” çerçevesinde yer aldığı ve “Tahran’a karşı baskının artırılmasını” amaçladığı belirtildi.

Devam edersek: Suudi Arabistan’a 30 milyar dolarlık taarruz uçağı satışında uzlaşan ABD, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile de 3.48 milyar dolarlık füze ve ilgili teknoloji satışı konusunda anlaşmaya vardı…

Pentagon sözcüsü, BAE ve ABD’nin güçlü savunma ilişkisi bulunduğunu ve her iki ülkenin de Basra Körfezi bölgesinin güveni ve istikrarıyla yakından ilgilendiğini belirtti. Sözcü, anlaşma kapsamında ABD’nin BAE’ye 96 füzenin yanı sıra teknoloji ve eğitim desteği vereceğini söyledi.

Ayrıca THAAD füze satışını kapsayan anlaşmanın, BAE’nin füze savunma sistemini güçlendireceğini kaydetti. Füzeleri üreten Lockheed Martin şirketi bu sistemi ilk kez bir yabancı ülkeye satacaklarını duyurdu. Körfez ülkeleriyle savunma sistemleri konusunda dev anlaşmalara imza atan ABD’nin amacının bölgede İran’a karşı müttefikleri üzerinden elini güçlendirmek olduğu yorumları yapılıyor. ABD, Suudi Arabistan ile Patriot füzelerinin iyileştirilmesi için 1.7 milyar dolarlık, Kuveyt ile de 900 milyon dolarlık 209 Patriot füzesi satışı anlaşması yapmıştı. Washington 30 Aralık 2011’de de Riyad’la 30 milyar dolarlık F-15SA taarruz uçağı satışı anlaşması yaptığını açıklamıştı.

Bunların yanında ‘Der Spiegel’de yer alan, daha sonra ülkede geniş tartışmalara yol açan habere göre; Almanya, Orta Doğu’nun en totaliter, en gerici-feodal ülkesi konumundaki Suudi Arabistan’a 200 adet “2A7+” tipindeki Leopard panzeri satmayı kararlaştırdı…

Almanya’nın Suudi Arabistan’a bugüne kadar dünya çapında üretilmiş en iyi panzerleri satmayı karara bağlaması, her şeyden önce bu ülkenin Kuzey Afrika’da başlayan, diğer ülkelere yayılan halk isyanları karşısında diktatörlerden yana tavır almasından başka bir anlama gelmiyor. Satışın yapıldığı Suudi Arabistan’daki gerici, totaliter, feodal krallık kimseye yabancı değil.

Halk isyanlarının etkileyebileceği ve doruk noktasına ulaşacağı ülke olarak görülen Suudi Arabistan’a satılması kararlaştırılan bu kadar panzerin, çıkabilecek muhtemel bir halk ayaklanmasının bastırılmasında kullanılacağı sır değil. Zaten Suudi Krallığı da, kendi iktidarını güvenceye alabilmek için bunca parayı harcıyor.

Belirtmek gerekiyor ki; Suudi Arabistan bu panzerleri sadece kendi sınırları içinde kullanmayacak, Bahreyn’de yaptığı gibi, diğer ülkelerde de ortaya çıkacak istenmeyen isyanlara karşı da kullanacak.

Hatırlanacağı gibi, Bahreyn’deki halk isyanı Suudi Arabistan’ın bin kadar yüksek donanımlı asker gönderilmesiyle bastırılabilmişti. Keza; Tunus’tan ve Yemen’den kaçan diktatörlere Suudi Arabistan kapılarını açmış, iltica hakkı tanımış, tedavi etmişti. Bu nedenle Almanya’nın Suudi gericiliğine bu kadar panzeri vermesi boşuna değil. Bugüne kadar “İsrail’in güvenliği” gerekçesiyle yapılmayan satışlar bu kez halk isyanlarını bastırmak için yapılıyor. En önemlisi de bu satış kararının sadece Almanya tarafından değil, diğer uluslararası güçler tarafından da desteklenmesidir.

‘Süddeutsche Zeitung’da yer alan habere göre, Almanya, 200 panzerin satışı konusunda ABD ve İsrail’e de bilgi vermiş ve herhangi bir itirazla karşılaşmamış.

Dolayısıyla, Suudi gericiliğinin zorla işbaşında kalmasına, mevcut statükonun devam etmesine İsrail ve ABD de destek veriyor. Bu da, halk isyanlarının daha çok Libya ve Suriye gibi emperyalizmle barışık olmayan ülkelerde destekleneceği, emperyalizmin iş birlikçisi Arap ülkelerinde ise bastırılacağından başka bir şey değildir.

Almanya açısından da durum bundan ibarettir. Bu kirli siyaseti sayesinde son yıllarda dünya silah pazarındaki payını önemli ölçüde artırdı. Daha önce en çok silah satan ülkeler sıralamasında 5. olan Almanya, SPD-Yeşiller hükümeti döneminde 3. sıraya yükseldi. En son Hindistan, Almanya’dan 11 milyar avroya 127 savaş uçağı ısmarlamıştı.

SIPRI göre Almanya’nın 2006-2010 yılları arasında en çok silah sattığı ülkelerin başında Yunanistan (yüzde 15), Güney Afrika (yüzde 11), Türkiye (yüzde 10), Güney Kore (yüzde 9) ve Malezya (yüzde 7) geliyor. Aynı kesitte, Almanya’nın dünya silah pazarındaki payı yüzde 11’e yükseldi. İlk sırada yüzde 30 ile ABD, ikinci sırada yüzde 23 ile Rusya bulunuyor.

“İMPARATOR”UN DEFTER-İ KEBÎRİ
Burada ABD İmparatorluğunun defter-i kebirîne dair bir parantez açıp, ardı ardına sıralamak gerekiyor!

ABD’nin Irak, Afganistan ve Pakistan’daki savaş maliyeti ile ilgili kapsamlı hesabı yapan Brown Üniversitesi’ne bağlı Watson Enstitüsü’nün ‘Savaşın Bedelleri’ konulu raporuna göre, bu savaşların ABD’ye toplam maliyetinin 3.7 trilyon doları bulduğu ve bu rakamın 4.4 trilyona kadar çıkabileceği belirtildi.

Enstitü’nün hesaplamalarına göre ABD’nin, 11 Eylül terör saldırılarını planlayan El Kaide örgütü liderlerini ele geçirmek amacıyla Afganistan’da başlattığı, daha sonra Irak ve Pakistan’a kadar genişleyen savaşın ABD’ye bugüne kadarki maliyeti 2.3 ila 2.7 trilyon doları buldu.

Raporda, savaşın maliyetinin, sıklıkla gözden kaçan, gazilerinin tedavisi için harcanacak para ve 2012’den 2020’ye kadar sürmesi öngörülen savaş nedeniyle ortaya çıkacak giderlerin eklenmesiyle yükselmeye devam edeceğine dikkat çekildi. Rapora göre bu üç ülkede doğrudan savaş nedeniyle 224 bin ila 258 bin kişi öldü. Savaş yüzünden 368 bin kişi yaralandı, 7.8 milyon kişinin de yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldığı kaydedildi.

Yine ABD Kongresi Araştırma Servisi tarafından hazırlanan raporda, 2009 mali yılında 92 bin evsiz askere barınak sağlanmasına rağmen, 106 bin 558’inin sokakta yaşamayı sürdürdüğüne dikkat çekiliyor. Ancak resmi verilerin gerçeği tam olarak yansıtmadığı, raporu kaleme alan Libby Perl tarafından da kabul ediliyordu.

Söz konusu maliyetin artılarına gelince: Irak ve Afganistan’da işkence, son olarak Afganların cesetleri üzerine idrarını yapma skandalıyla gündeme gelen Amerikan ordusunun cinsel şiddet sicili de berbat çıktı

Askerler tarafından işlenen cinsel şiddet suçlarının 5 yılda ikiye katlandığı rapor edildi. Ordunun 19 Ocak 2012’de açıkladığı rapora göre, askerler tarafından her 6 saat 40 dakikada bir, pek çoğu ABD topraklarında olmak üzere cinsel şiddet suçu işleniyor.

2011’de işlenen suçların sayısı 2811. Raporda cinsel şiddet suçlarının yüksek oranının ‘görevi kötüye kullanma, gevşek disiplin, savaş sonrası adrenalini, aşırı stres ve davranışsal sağlık sorunları’ sebepleriyle gerçekleştiği belirtildi. 2011’de işlenen ağır suçlardan başlıcaları arasında fiili saldırı, tecavüz, şiddet içerikli cinsel saldırı, zorla homoseksüel ilişki kurma ve çocuk pornografisi yer aldı. Genelkurmay İkinci Başkanı General Peter Chiarelli “En büyük güçlük, askerlerin evlerine döndükten sonra normal yaşama alışmalarında başlıyor” dedi.

Ayrıca ABD’lilerin Irak Savaşı’nda gördüğü zararın ölen 4 bin 400 civarında askerle sınırlı olmadığını gösteriyor. Bunlardan biri de ABD’li kadın askerlerin uğradıkları cinsel saldırı ve tecavüzler: Her üç kadın askerden biri tecavüze uğruyordu!

Ancak ABD İmparatorluğu’nun bu beşeri yıkıma aldırdığı falan yok!

‘The Washington Post’, ABD’nin düşmanlarına karşı öldürücü operasyonları klasik ordusu ve CIA ile değil, çok sayıda timden oluşan gizli bir organizasyonla (JSOC) gerçekleştirdiğini ortaya çıkardı. Savunma Bakanlığı’nın 11 Eylül saldırılarının ardından yaşadığı evrimi masaya yatırdığı ‘Top Secret America’ başlıklı dizide ABD’nin “gizli ordusu” hakkında ilk defa kapsamlı detayları gün ışığına çıktı:

JSOC, suikast ve adam kaçırma gibi operasyonlarda CIA’i solladı. 10 yılda asker sayısı 25 bine çıkan JSOC, binlerce kişiyi öldürdü.

Buna göre JSOC 2008’de Afganistan’da 550 hedefe saldırı düzenledi, Bin kişiyi öldürdü. 2009’da 464 operasyonda 500 kişi öldürüldü. Irak’ta ise 2005’te, ayda 300 operasyon düzenledi.

JSOC’nin operasyonlarında sivil ölümleri de meydana geliyor. Afganistan’da 2002’de yapılan operasyonda düğüne katılan 100’e yakın sivil öldürüldü. Üst düzey iki yetkiliye göre JSOC’nin doğru ev, iş yeri ve kişi hedeflerini tutturmadaki başarısı yüzde 50.

‘TomDispatch.com’ sitesinin yardımcı editörü yazar Nick Turse’ün ‘A Secret War in 120 Countries’ başlıklı yazısında işaret ettiği üzere, “Amerikan ordusunun içinde yer alan gizli bir kuvvet, Amerikan halkının bilgisi dışında yabancı ülkelerin çoğunda operasyonlar yapıyor. Bu yeni seçkin Pentagon gücü, büyüklüğü ve kapsamı şu ana kadar hiçbir şekilde açıklanmayan bir küresel savaşı yürütüyor.”

Amerika’nın açıkça askeri operasyonlar yaptığı Irak ve Afganistan gibi ülkelerin yanında, Yemen ve Somali’de de askeri güç bulundurduğu biliniyor. Ancak 2011 yılı itibarıyla ABD ordusunun dünyanın ne kadarına yayıldığı tam açıklanmıyor.

Turse, 2010 yılında bu sayının 75 olarak medyada yer aldığını, oysa bu sayının 2011 yılı sonuna kadar 120’ye ulaştığını yazdı. Bu bilgiyi dayandırdığı kaynaksa, Amerikan Ordusu Özel Operasyon Komutanlığı’ndan (SOCOM) Albay Tim Nye. Turse, Amerikan askeri gücünün dünya nüfusunun yüzde 60’ını kapsayan bir bölgedeki varlığının, Pentagon’da iktidarı elinde tutanların dünyanın dört bir yanında gizli bir savaşı yürüttükleri anlamına geldiğini belirtiyor.

1980 yılında İran’daki Amerikalı rehinelerin kurtarılamaması üzerine, 1987 yılında kurulan SOCOM, artık kendi özel bütçesi olan, her türlü olanağa sahip bir güç. 1990’larda 37 bin personeli varken bugün sayıları 60 bine ulaştı. 2.3 milyar dolarlık bütçeleri 11 Eylül sonrasında neredeyse 3 katına çıkarak 6.3 milyar dolara ulaştı.

ABD İmparatorluğu’nun “Hayalet Ordu”larına eklenmesi gereken bir diğer unsur da köktendincilik…

ABD’deki düşünce kuruluşlarından ‘Chicago Küresel İlişkiler Konseyi’, iki yıllık araştırmanın ürünü olan dinin dış politikadaki yerine ilişkin raporunu Beyaz Saray’a sundu. Eski hükümet yetkilileriyle çeşitli din ve inanıştan uzmanların oluşturduğu 32 kişilik görev gücü, Amerikan dış politikasının ‘tanrı eksikliği’ çektiği sonucuna varıp, Başkan Barack Obama’ya dini dış politikanın ayrılmaz parçası yapmasını tavsiye etti.

Ardından Savunma Bakanlığı Pentagon’un Beyaz Saray’a yolladığı günlük istihbarat raporlarının kapağında İncil’den alıntılara yer verildiği ortaya çıktı.

Bunlarla birlikte ve Bruce Ackerman “ABD ordusu kilit mevkilerde kendisine yer açarak dış politikada giderek daha fazla söz sahibi oluyor. Ulusal güvenlik danışmanlığı artık Brzesinski gibi dış politika entelektüellerine değil, emekli askerlere ayrılıyor. Genelkurmay başkanı da ordu adına konuşan siyasi bir aktöre dönüştü,”[7] saptaması eşliğinde ortaya (1940’lı yıllardaki Guatemala’da pratiğine benzeyen!) Guantanamo ve Bargam hukuk(suzluğ)u çıkarmakta…

Kaldı ki Naziler ile tarihi ünsiyet bağı da olan ABD İmparatorluğu’nun işkenceciliği herkesin malumudur; tıpkı CIA’nın, varlığı uzun zamandır bilinen Bükreş’in kuzeyindeki gizli hapishanesine ilişkin ayrıntıların ortaya koyduğu üzere… AP’nin haberine göre, Küba’daki Guantanamo tutsaklarının da adı geçen nakledilmeden önce kaldıkları belirtilen hapishane, CIA’nın Tayland, Litvanya ve Polonya’da da bulunan hapishaneler ağına aitti!

ABD eski Başkanı George W. Bush’un, ‘Decision Points/ Karar Noktaları’ başlıklı anılarında onayladığını itiraf ettiği “suda boğulma hissi veren işkence yöntemi (waterboarding)”nin CIA’nin tarafından mahkûmlara uyguladığı herkesin malumudur. Hatta Obama, 2009’da işkence olduğunu kabul ettiği bu uygulamayla ilgili gizli devlet belgelerini açıklayınca, kızılca kıyamet kopmuştu. Hatta Başkan Cumhuriyetçiler tarafından CIA’nin gücünü azaltmakla suçlanmıştı!

Bunca zulme karşın Wikileaks’in duyurduğu üzere, ABD, Guantanamo’daki askeri üste yıllarca hâkim karşısına çıkarmadan tuttuğu terör zanlılarının birçoğunun masum olduğunu biliyordu. Belgelere göre, Guantanamo’da tutulanların 220’si “tehlikeli terörist” olarak sınıflandırılırken, 150’si masum Pakistanlı ve Afgan, 380’i alt düzeyde eylemci olarak kabul edildi.

‘The Daily Telegraph’a göre, aralarında şoförler, çiftçiler ve aşçıların da bulunduğu en az 150 Afgan ya da Pakistanlı suçsuz yere Guantanamo’daydı! Gazeteye göre, “yanlış zamanda yanlış yerde” bulunan bu tutsaklar, çatışmalı bölgelerden, derinlemesine araştırmaya dayanmayan istihbarat bilgileri doğrultusunda tutuklandılar.

‘The Times’a göreyse, Muhammed Kahtani dosyası da Guantanamo’nun kötü ününü hak ettiğini ortaya koyan en çarpıcı örnekti: 2002 ve 2003 yıllarında Guantanamo’da 11 Eylül saldırılarının gizli planlayıcısı olduğu iddiasıyla yargılanan Kahtani, “Bir köpek gibi kırbaçlandığını, cinsel tacize uğradığını ve kendi idrarını içmeye zorlandı”ğını anlatacaktı!

ABD İmparatorluğunun defter-i kebirînde, bu ve benzerleri kayıtlıyken; onlar bir kez daha Ortadoğu’ya “demokrasi ve özgürlük ihracı”na hazırlanıyorlar.

Temel Demirer
halkingunlugu

N O T L A R
[*] Newroz, Yıl:6, No:202, 9 Şubat 2012
[1] Kürt Atasözü.
[2] Sun Tzu, Savaş Sanatı, Çev: Sibel Özbudun-Zeynep Ataman, Anahtar Kitaplar Yayınevi, 5. Basım, 2009.
[3] Alpaslan Işıklı, Neo-Liberalizm ve III. Dünya Savaşı, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2011.
[4] Haluk Gerger, “Kapitalizmin Kriz Çözümü: Savaş”, Bianet, 4 Kasım 2011.
[5] “Arap Baharı Silah Satışlarına Yaradı”, Cumhuriyet, 30 Ağustos 2011, s.9.
[6] Cumali Önal, “Nükleer Gerginlik ABD’nin Körfez’e Silah Satışını Patlattı”, Zaman, 12 Kasım 2011, s.18.
[7] Bruce Ackerman, “Amerika, Askerî Vesayet Altında!”, Foreign Policy, 15 Eylül 2010.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İnsan Mutluluğu da Mutsuzluğununu da Kendisi Bulur – Orhan Hançerlioğlu

Bilindiği gibi, en çok oksijen, deniz yüzünde, alçak yerlerde vardır. Yükseklere, dağlara doğru çıkıldıkça oksijen azalır. Bundan ötürü de kan...

Kapat