Yazar Orhan Kazbek ile “Deniz… Deniz…” Adlı Yeni Kitabı Üzerine Söyleşi – Celal İlhan

Sabahattin Ali’nin “Kurt ile Kuzu Masalı” adlı öyküsünü oyunlaştırıp ilk yönetmenliğe 1980 öncesinde başlayan yazar, 1986 yılından itibaren pek çok dernek, kültür sanat merkezi, memur ve işçi sendikalarında Genel Sanat Yönetmeni olarak görev aldı. Yüzünü  emekçiden yana çevirmiş her kurum ve kuruluşta, amatör tiyatro topluluğu ile düşünsel ve eylemsel enerjisini paylaşmayı sürdüren Orhan Kazbek’in “Deniz… Deniz…” isimli kitabında “Rotatif ve Bir Gazetenin Öyküsü”, “Hizmet Ayağınızda”,”Gardo Fren”, “Cevherden Çeliğe”, “Deniz…Deniz…”, “Havadan Sudan Bir Oyun”, “Piknik”, “Muhbir”, “Savaş Dedikleri”, “Bozkırda”, “ Ormanda Yaşam”,” Bizim Diyar” adlı toplam 13 oyunun yer aldığı kitap üzerine Celal İlhan’ın, yaptığı söyleşi aşağıdan okuyabilirsiniz. 

” Tiyatro, öteki sanat dallarıyla kıyaslanırsa siyasete burnunu en çok sokan daldır”

Celal İlhan: Öncelikle tanıyanlar için kısaca kendinizden  söz eder misiniz?

Orhan Kazbek: 1956 Kars doğumluyum. İlkokulu Kars’ta, Ortaokul, Lise, Yüksekokul’u İstanbul’da okudum. Lise yıllarındaki tiyatroyla ilişkim daha sonra Haluk Şevket Ataseven’le devam etti. 1976 Yılında, S. Günay Akarsu’nun amatör tiyatro gruplarına ve amatör tiyatroculara yönelik Tepebaşı Deneme Sahnesi’ndeki kursa katıldım. Bu kurs sıradan bir kurs değildi. Sanırım 189 kişinin katıldığı; İstanbul dışından da (Örneğin Ankara’dan) katılımcılar vardı. Kurs Devrim İçin Hareket Tiyatrosu’nun kuruluş ve gelişim sürecine benzer bir çalışma yaptı. Oradaki gibi konusunun uzmanı eğitmenler tiyatro, genel sanat kuramı üzerine ders vermiyorlardı; Felsefe, Sanat Tarihi, İnsanlık tarihi vb. konularında da dersler veriliyordu.
Kurs bitiminde kurulan İstanbul Merhaba Gösteri Topluluğu’nda kaldım. Bu süreçte hem hayatı algılayış ve yorumlayışım hem de sanata bakış açım değişti, gelişti. Günay Akarsu ve “Merhaba Gösteri Topluluğu” ile 1976-1980 arası pek çok grev, halk gecesi ve sokak tiyatrosu etkinliklerine katıldım. Akarsu’nun yönlendirmesi ile bu süreçte gazete ve dergilerde sanat üzerine yazılar yazmağa başladım

İlk yönetmenlik çalışmasını (12 Eylül 1980 öncesi) Sabahattin Ali’nin “KURT İLE KUZU MASALI”nı oyunlaştırıp, Sanatçılar Birliği Tiyatro Topluluğu ile Tepebaşı Gar Gazinosunda, Keramik – İş gecesinde sahneledim. Gece o güne kadar yapılan en katılımcı geceydi; yaklaşık on bin işçi vardı. Sanat hayat ilişkisi konusunda, S. Günay Akarsu’dan öğrendiklerimi uygulama da görmüş oldum.

12 Eylül 1980 ile 1985 arası sadece okuyarak, yazarak geçti.
1986 yılından itibaren pek çok dernek, kültür merkezi, memur sendikası, işçi sendikasında Genel Sanat Yönetmenliği ve yazarlık yaptım, tiyatro topluluğu kurdum; Amatör Tiyatroların örgütlenmesiyle ilgili toplantılara katıldım.
Yüzünü emek ve emekçiden yana dönmüş her kurum, kuruluş, amatör tiyatro topluluğu ile düşünsel ve fiziksel enerjisini paylaştım; paylaşmağa devam ediyorum.

– Bir yapıtın anlaşılır olması çok önemli bir öğedir bence. “DENİZ… DENİZ”in dilinin anlaşılır, duru ve yalın olmasına çok sevindiğimi söylemeliyim. Bu konuda sizin de söyleyeceğiniz bir şeyler vardır sanırım.

Akarsu’dan başlayan sanatla ilişkimde (öncesi “yüce sanat anlayışındaydım”) yeni bir kanal açıldı. Bu kanal sanatın sınıfsallığı ve sanat hayat ilişkisiydi. Sınıfla organik bağ kaçınılmaz olarak dili de, yaptığınız çalışmayı öz, biçim, içerik olarak da belirliyor. Sanırım dil konusunda ki sorunuzun yanıtı bu ilişkinin, bu çalışma biçiminin sonucudur. “Deniz…Deniz….” Adlı kitaptaki oyunlar 12 Eylül Faşist darbesi sonrasında umut ışığı sendikalar ve yeşermeğe çabalayan toplumsal muhalefet ile organik bağın, onların bilgisine sahip olarak değil onlardan biri olarak yaşanmışlıkların belgeleridir. Kitap incelendiğinde görülebileceği gibi oyunlar ve yazılış biçimi yaşanılana karşı bir çığlıktır aynı zamanda.

– İnsanlığın en büyük açmazı diye gördüğüm tüketim sapkınlığı (çılgınlığı), nasıl durdurula bilir? Biz onu durduramazsak, o her şeyi silip süpürecek gibi görünüyor. Ivır zıvır şeylerle uğraşmaktan başını kaldırıp, müzikle, resimle, yazınsalla, tiyatro ve sinema gibi güzelliklerle bir türlü tanışamıyor milyonlarca insan.

– Bilindiği gibi tüketim kapitalizmin olmazsa olmaz kuralıdır. Varlığının temel ayaklarından biri olan tüketimin gelmiş olduğu nokta bir anlamda kapitalizmin geldiği noktanın göstergesidir de. Düzen açısından bu durum “ insan, ne kadar az sanat ile felsefe ile, edebiyat ile ilgilenirse; kısacası ne kadar az düşünürse, ne kadar çok tüketirse o kadar iyidir.” Elbette ki sanat, kültür bu süreçte dışlanacak, özellikle işçi sınıfı ve emekçiler egemen kültür ve sanat baskısı altında kalacaktır. Bu süreç, işçi sınıfı kendi adına örgütlü mücadelede etken oldukça, örgütlendikçe değişecektir.

– Sendikalar ekine, yazına, özellikle tiyatroya nasıl bakıyor? Benim bu konuda çok kaygılarım var da.

– Bu sorunuzda bir ön kabul görüyorum. Ne yazık ki kapitalizmin gelişimi ve değişimi, yaratıcılığı genel olarak şimdiki sendikalarda yok. Öncelikle sendikanın sendika olması gerekiyor. Sendikaları ideolojik olarak besleyen siyasal örgütün/örgütlerin etkisiz olduğu süreçte sendikalardan da ”ne kadar ne beklenir.” Koltuk korkusu ile kendi üyelerine bile mesafeli bir sendikal ortamda sanat, kültür gereksiz, hatta zararlıdır. Bu mantıkta tiyatro özelliği gereği daha bir uzak durulması gereken bir alan .

Peki çözüm ne? Bunun yanıtı süreci bütünselliği içinde ele almak ve ülkedeki işçi sınıfının örgütlü siyasal muhalefetinin gelişiminden geçer.

– Tiyatro, öteki sanat dallarıyla kıyaslanırsa siyasete burnunu en çok sokan daldır bence. Günümüzün siyasetine, özellikle hukukun ayaklar altına alınmasına karşı neler düşünüyorsunuz.

Tiyatro seyircisiyle vardır. Seyircinin olmadığı yerde tiyatroda yoktur. Aynı zaman en zor denetlenen sanat dalı da tiyatrodur. Ne söyleyeceğini ve nasıl söyleyeceğini bilen bir tiyatro elbette ki büyük bir risktir egemenler için. Bundan ötürü her yol ile bu tür çalışmalar etkisiz kılınmağa çalışılır. Bu yetmez ise açıktan zor kullanılır. Tiyatro tarihi zora ve zorbaya karşı insandan yana mücadelenin örnekleriyle doludur.

Hukuk, üretim ve paylaşımdan kaynaklanan insan ilişkilerinin çerçevesini saptar. Sınıflardan bağımsız bir hukuk düşünülemez. Bu durum uygulanan açık şiddetin, kendi koydukları yasaların bile günü geldiğinde nasıl ayaklar altına alındığının göstergesidir.
Sınıfsal bir saldırı ya karşı yanıt bireysel değil ancak sınıfsal olarak verilebilinir.
Kalıcı ve etken olarak mücadele; işçi sınıfı bilimi doğrultusunda sınıfsal ve enternasyonalist bir anlayışı bu coğrafyada yaratıcı olarak hayatın her alanında ve anında yeniden örmektir; örgütlenmektir.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Fatih ve Fetih Mitler ve Gerçekler | Fetih’te gemiler nereden geldi – Erdoğan Aydın

Her İstanbul’un fethi yıldönümünde, tekerlek monte edilmiş bir “kadırga” karikatürünün asfalt yolda Belediye işçilerine çektirilmesi mizanseni yaşarız. Genellikle aksiliklerle ve...

Kapat