“Bir gün nereli olduğumu sordular” Türkiye’nin Ruhu / Direnmenin Trajedisi – Zahit Atam

Zahit Atam
Derler ki tek yumurta ikizlerinin bütün genleri aynıymış, yalnızca yüzü bedeni değil, ruhları da aynıymış, gerçeklik değişir de hisleri çok değişmezmiş, ama bir tek farkları varmış bunların: parmak izleri. Dünyaya gelen hiçbir insanın parmak izi aynı olmazmış, dil din ulus kültür uygarlık her şey aynı olsa ne yazar.
İşte bu roman parmak iziyle imzalansın ve kanla yazılsın diye söylenmiştir, baştan sona bir halk mahkemesinde savunma yaparken dile getirilmiştir, çünkü Anadolu’da tarih kanla yazılır, bu satırlar bunun tanığı olsun diye kaleme alındı. Oysa ne biz dövüşme meraklısıyız, ne de dövüşmeyi seçtik, anca namus belasına gardaş diyerek nefsi müdafaa için hayatımız boyunca vuruştuk, silahların sustuğu anda kelamın sihri bütün benliğimizi kapladı.

İnsanların çoğu  tüketici duygularını birbirlerine bulaştırıyor

Birini tanırdım mesela, Kartal’da bir işçi ailesinin kızıydı, gençliği halk türküleri dinleyerek, devrimci müziklerle geçmişti, dans deyince halaydan başkasını bilmezdi, şiire meraklıydı bu, okurdu, zekiydi. Sınava girmiş, kazanmış bu, iyi bir üniversiteyi, ekonomi okumuş, bitirmiş, üstüne yüksek lisans yapmış: ekonomik krizler üzerine. Sonra da bankaya girmiş. Yükselmiş falan. İlk önceleri siyasetle bağları kopuk değildi, öğrencilik yıllarında militanlığı da vardı, ama sonra önce araba, sonra ev derken, Kartal’daki bir işçi ailesinin kızı Şişli’de ev sahibi oldu, elbette yavuklusuyla birlikte, evlendiler yıllar sonra, çocukları falan oldu. Ekonominin yanında sinemayla ilgilenirdi, oradan tanımıştım, benden de çok etkilenmişti sinemaya girerken, malumunuz o zaman daha siyasetle, solla, sosyalizmle bağları kopmamıştı. Ona göre sonradan da kopmadı, ama artık uzaktan destek veriyordu sadece, ama giderek duygu dünyası öyle değişti ki devrimci damarları kopmuş gibi, giderek filmleri bile lüks salonlarda, onu da geçtim dünya festivallerinde seyretmeye başladı, artık 1 Mayıslar onun için evine kapanacağı, işinden sonra sokaktan hemen el etek çekeceği bir şey olmuştu, hatta ondan bir hafta önce falan milletle ilişkilerini sınırlamaya başlardı, gören olur çağıran olur, şu bu.
Ama yalnızca bununla kalmadı, davetler almaya başladı bu, bedavaya getiriyordu tatillerini yani, iş toplantıları için Avrupa’ya gitmeler, piyasadan döviz toplamak, kredi vermek, festivallere gitmek, elbette erkenden yoruldu sanattan, artık festival onun için sanattan daha çok belirli ilişkiler anlamına gelmeye başladı. Mesela az film çok yemek, az konser sonrada boğazda gece yemeği, gezi anlamına gelmeye başladı turneleri. Giderek yola çıkarken bütün arkadaşları ile ipe sapa gelmez nedenlerle bozuşmaya başladı, elbette her birini bir başka saçma nedenden uzaklaştırdı kendi çevresinden. Türkiye’deki levantinler ile arasını hiç bozmadı, biri vardı sinema dünyasından, bir tür müzelik gibi onunla ilişkisine özen gösterdi, nihayetinde Avrupalı ya. Durup durup arıyor bunu Bay Giovanni “Boğaz’da rakı balık yiyelim mi? Konuşuruz, dertleşiriz.” “Sağol kızım, karnım tok”, çünkü o da Hıristiyan bir sosyalist idi, yıllarca kendi değerlerini korumayı başarmıştı. Bir iki devam ediyor bu, levantin artık yaşlı, biraz hasta, çok nadiren dışarı çıkıyor artık, ama bunun rakı balık boğaz teklifleri artık gına getirmeye başlamış. Reddedilince yeni bir teklifle telefonu aşındırmaya başlamış, “Bay Giovanni, çok önemli bir Jazz konseri var İstanbul Festivalinde,”o zamanlar iki konser bir memur maaşı kadar, kaç kişi dinler ki bu müzikleri, “seni arabayla alalım mı? Misafirimiz ol.” “Sağol kızım, ben evde plaktan dinliyorum.” Ama bu teklif de bayatlamaya başlamış tekrarlaya tekrarlaya. Nihayetinde kocasıyla birlikte Cihangir’deki evine gelmişler Bay Giovanni’nin. “Kızım sen ne zamandan beri Caz dinliyorsun”. Şaşırmış elbette ilk önce, bilmediği yerden soru çıkmış çünkü, anında yanıt üretmesi lazım, “Ben çocukluğumdan beri dinlerim, ortaokulda falan başlamıştı herhalde.” Bay Giovanni bunu iyi tanıyor, hatta nikah şahitliğini bile yapmış, o derece yakınlar, ama artık yaka silkmeye başlamış, sadece acı acı gülüyor. Ondan sonra da gidiyorlar, çaylar, tatlılar ve buz gibi bir muhabbetten sonra. Bay Giovanni bana bunu gülerek anlatıyordu, “nereye gidersen git, tarihin seninle olsun, onun muhabbeti başkadır, ötesi ne yapsan da sohbeti ısıtmıyor. Yılmaz, acıyı yalanla sıvayamazsın.” Teşekkür edip çıkmıştım o görüşmeden, tatil amaçlı dünya festivallerini dolaşan birisi, orada da seyrek sanata ilgi gösteren bir işçi çocuğu elbette ortaokulda Jazz dinleyecek, yoksa garipsenir diye korkuyor herhalde.
Bunu düşünüyorum şimdi, nereden nereye!
Bunları anlatmamın nedeni, hangi filmlerden etkilendiğimi anlatmak içindi, küçük ve sıradan bir konu, ama kazıyınca insan neleri düşünüyor, şaşmamak ne mümkün?
(…)
Zaman zaman düşündüm, kendime dert ettim, belki de insanlar koskoca yaşamları boyunca yalnızca çok az farklı olmaya katlanabiliyor, hayatın hay huyu içerisinde onları kendileri yapan şeylerin karşısında törpüleniyorlar ve git gide sıradanlaşıyorlar. Üzüm üzüme baka baka kararır gibi, insanların çoğu da etraflarındaki kibirle bulaşık yıkıcı ve tüketici duygularını birbirlerine bulaştırıyorlar, hayatın karşısında git gide silikleşiyorlar, artık ruhsal bir benlik olmaktan sinik bir kopyaya dönüşüyorlar, onlar git gide bir seri üretilmiş metaa dönüşüyor, içim acırdı bunu fark ettiğimde. Kapitalizm yalnızca meta üretmez çünkü, insanı da metalaştırır. Yavaş yavaş öteki insanların davranışlarına, düşüncelerine ve duygularına ya sahip çıkarlar, ya da onlara tepki vereceğim diye madde-anti madde arasında dolanıp tekleşirler, bir tür çürüme gibidir, o korkunç bir yığın haline dönmüş yaşam içinde sıradanlaşmak pek çok insan için en güçlü rahatlatıcı sıradanlaştırıcılardır. Durup dinlenmeden kendini tekrarlayan uçsuz bucaksız benzerlikler denizinde kaybolmamak için, insan kendine ne kadar direnirse artık, çünkü sürüleşmek aslında gayet insani bir güdüdür, o kadar kendini yaratabilir ve anlayabilir, zamanın türdeşleştirici etkisine karşı ruhsal yenilenme kişiyi insan yapıyor da, konformizm ilk önce ruhu tüketiyor, sonrası ise kişiyi ehlileştirir, rahatı ararken bir gün yok-kişi olarak rüyalarında bile seri-üretilmiş-metalaşma yaşarsan bil ki o zaman artık insan değil, çürümüş bir bedensin, ruhun da bedenini doyurmak için kendini ona esir etmiş, bütün aykırı ama seni sen yapan özelliklerini tüketmiş gibi sefilce insanlar arasında dolanıyorsun, işte artık bir kadavrasın, sadece yaşayan bir kadavra.*

İnsanı yalnızlığa itip içini kemirmesini beklerler

Yahu iş oyunda, iş senaryoda, iş karakterde, iş yarattığın durumda, bu tutturmuş hala büyük laf, laf salatası ile sanat olmuyor onun bile farkında değil, işte bizim sahnemiz işte bizim sinemamız, asıl hayıflanılacak olan da bu.”
İhtiyar sen beni oyuncunun azizi yaptın farkında mısın?
“Aziz olsan bile yarım azizsin Yılmaz! Benim derdim de bu, arkadaş.”

Yahu ihtiyar acı konuş dedik, ama lafını bil de konuş, ben senin dediğinden diyorum, yoksa azizlik için yarışmaya katılmaya niyetim yok, mağdur olmuş aziz ayağına yatmıyorum ben.
“Onu biliyorum, sadede gel deyip duruyordun, işte şimdi geliyoruz. Oyunculuk konusunda şu sicilini hele sen bir aç, ben de gerisini sonra söyleyeyim.”

Başlarım siciline yahu, biz dedik yaren sohbetindeyiz sen vurup öldürdün, ne yarım azizi yahu, nereden çıkardın bunu?
Sinirlendim, nasıl olduysa hemen yerimden kalktım, tepem atmıştı, lafla dostluğumuzu dövmemek için hemen üstümü başımı giyindim, ama tek laf yok, bu şaşırmış, niyeti hiç değil biliyorum laf sokmak, ama benim tepem atmıştı bir kere, hışımla dışarı çıktım, bu mahzun pozlarında.
(…)
Sessizce oturup çorba içiyoruz, zaten kimse olmadığı için hemen geldi, sıcacıktı, odun ateşinde duruyor tencere, soğumasını beklerken camın önünden topallayarak bir adam geçti, ihtiyar pür dikkat adamı izliyor, “rol mü yokluyorsun” dedim, hayır sınav yapıyorum dedi. Ne sınavı? “Zaman zaman biz de sakat rolleri çıkar, arkadaşlar oynarlar, onları hiç unutmuyorum, şimdi de aradan yıllar geçtikten sonra arkadaşlara notlar veriyorum, bu adam da bu rolün profesörü, ondan feyz alıyoruz.” Sizin hayatınız birbirinizi çekiştirmekle niye geçiyor, ya ihtiyar, dedim. O dedi ki,
“Tiyatrocu adamın gündüzü gecesi yoktur. Tiyatrodan zaten gece on birde çıkar, ondan sonrada yemeğe gider, yatması sabah ezanını bulur, insan içine ancak oyunu yoksa çıkar, o yüzden hıncını milletten çıkaramaz, geriye kalıyor başka tiyatrocular, onun için tiyatrocuların bir numaralı besini diğerleridir. Skor derler kendi aralarında, nedense performans da demezler. Oyunun skoru düşünce, bil ki senin hakkında kazan kaynamaya başlar. Sinema gibi değil, tam tersi. Sinemada on kere oynarsın, birkaç kere çekilir, şu bu, ama hangi sahnenin konulup konulmayacağını bile bilmezsin, ancak perdede görebilirsin. Tiyatroda üç ay çalışırsın, oyun artık seninle her yere gelir, ezbere çalışmayız biz tiyatroda, o kendiliğinden oluyor, o kadar tekrardan sonra ezberlenmezse o asıl yetenek. Üstelik her gece bir daha yeni baskı yapıyorsun oyun çıktıktan sonra. İş tiyatroda ilk ya da ikinci oyundaki performansın değildir, daha sonra çıkar işin ahı, sabırlı olmak lazım, özel hayatındaki kazanda pişenleri de sahneye taşımamalısın. İnsanların oyunculuğu aynı oyunu daha çok oynadıkça değil, en az oynadığında iyidir, gittikçe oyundan bıkarsın, sabrın kalmamaya başlar. Hatta ezber yanlışları da ilerleyen oyunlarda daha çok olur, artık oyuncu kendini veremez, bitse de gitsek havasına bürünürse, ne yapsan yanlış yapmaya başlar. Çok oyun vardır, her gece başka telden çalan. Millet oynadıkça ustalaşmaz, bezdirir, oyunun ruhu da kaybolabilir bu harala gürelede.”
(…)
“Siz, evet siz!
Hiç bilebilir misiniz
Niçin bunca alay ve küfür sağanağı altında,
Dingin bir tepsiye koyup da ruhumu
Gelecek yüzyılların şölenine sunduğumu?
diye haykıracaktım, tuttum kendimi sadece dedim ki siz evet siz, neden buradasınız? Bugüne kadar aynalara ateş etmemden tutun da kadınlarla olan ilişkilerime kadar her şeyi yazdınız. Peki, ama filmlerim hakkında neden tek bir insanın içini ısıtan, düşündüğünde evet hakikaten böyle dedirten bir satır yazmadınız?
Basın tribünü haline gelen Yeni Melek sinemasının balkonu bir anda dondu kaldı, suspus oldu, amacım bu değildi, her zamanki Yılmaz işte, birden alınmamış hıncımızdan bir esinti geldi, düşlerimize girmiş de şaşkınlıkla uyanmış ve hiç unutamamış gibi dilimden dökülmüştü o anda.
Evet, işte zamanı gelmişti, artık yaşam biçimimle, filmlerimle, dünya görüşümle Yeşilçam’a ve onun basınına başkaldırıyordum, hissediyordum günü gelmişti ve şimdi yarenlerimle başka şeyleri paylaşmanın eşiğindeydik, işte ilk hapisliğimde, Nevşehir’de planladığım bir başkaldırı hikâyesinin kritik bir aşamasındaydık yalnızca, o salondakiler de bir anlamda bu isyanın tanıklarıydılar. Ama evet İsyan, evet başkaldırı, evet direniş, evet ama, bu ülkede bütün bunlar insanı yalnızlaştırmaz mı? Ne oldu? Seyircilerim yol arkadaşlarım oldu, ama basın asla, ne fikir yönünden yoldaş ne de duygu yönünden sırdaş oldu, üstelik direniş insanı hele evinde buzdolabı olan ve şampanya patlatmayı seven basında ve okumuş diğerleri arasında ürküntü yaratır, insanı yalnızlığa iterler, haklı olduğu kadar da direnen insanın içi içini kemirmesini beklerler.**

Boyun eğdik mecburiyetten, eli boş da gelinmez

Bir gün nereli olduğumu sordular. Babam Siverek’lidir dedim. Siverek adına şaşırdılar, hiç duymamışlar. “Nerededir bu Siverek?” dediler. Siverek Napoli’nin kazasıdır dedim.

Düşündüler bir süre, birbirlerine bakındılar. Biz İtalya’yı çok iyi biliriz. Yanlışınız olmasın. Napoli’nin böyle bir kazası yoktur.
Siverek İtalya’da olsa bileceklerdi. Siverek Urfa’nın bir kazasıydı. Urfa’da Türkiye’de bir şehirdi.

Bizim memleketin insanları iyidir, akıllıları çoktur; İtalya’yı bilirler, Fransa’yı bilirler. Çinistanı, Falanistanı bilirler, lakin kendi yurtlarını bilmezler. Dünyanın öte ucundaki ülkelerin yardımına koşmak için can atarlar. Bilmem nerde ki deprem için yırtınırlar, Varto depremi olunca “bunlar adam olmaz” diye yardım etmekten yüksünürler. Öte diyarların insanları için şiirler yazar, onlar için ağıt yakarlar. Falanistan köylüsünün acısını anlatan kitaplar kapışılır, benim memleketimin insanlarına sırtları dönüktür, onları görmezler, göremezler.

Onun için ben de işin abecesini anlattım burada, toplumsal eşkıyalık nedir diye, çünkü memlekette ahalinin hali hal değil, Amerika’nın tankı tüfeği, Paris’in modası gündemdedir. Buradaki insanı batılıya anlatabilirsin, bilmez merak eder ve dinler çünkü. Ama buranın akıllısı, bilmez, merak etmez, ne dersen bilmediği halde tersini söyler, bu halka da inanmaz çünkü. Hangi değerden erdemden söz etsen, altında bir bit yeniği arar. Herhalde kendini iyi bildiği tanıdığı için olmalı. Eşkıyalığı anlatıyorum, çünkü onları filmlerimde anlattım.
(…)
“Hürriyet gazetesine ilan verin, o gelir, sizi bulur, telefon numarası da yazın”.
Gülmüşler bana, İsveç’te yaşadığına yemin edenler var. Sabah kalktım, koğuş kapısı açıldı, gardiyan geldi,
“Yılmaz abi doktor bey sizi bekliyor, midenizi kontrol edecekmiş.”
Bir şikâyetim falan yoktu, görüş günü falan değil, gittim, revire yönlendirdiler beni. Karşımda İhtiyar, hapishane müdürüne bir gömlek getirmiş, doktora bir şişe viski, bir şişede bana, yoldan geçen bir adam gibi giyinmiş.
“Beni arıyormuşsun?”
“Demek okudun Hürriyet’i,”
“Yoook, doktor söyledi.”
“Hangi doktor?”
“Ayıp ettin abi, beni ezme”, yüzüm kızardı, doktordan özür diledim, anlamadım ben,
“Nedir ne değildir?”
“Ben İsveç’te yaşıyorum, Yılmaz. Oradan para buldum, Avrupa’dan Türkiye’ye gelen karayollarını, Türkiye’de E5′i boydan boya geçerek bir film çekiyorum, ekibimle geldim, Yılmaz’a uğramadan İzmit’ten geçilmez kuralına biz de boyun eğdik mecburiyetten, eli boş da gelinmez, bilirsin işte.”***

(Tanıtım Bülteninden)
 Zahit Atam, Cadde Yayınları / Roman Dizisi- Mayıs 2013

*Türkiye’nin Ruhu – Direnmenin Trajedisi 1. Kitap
*Türkiye’nin Ruhu – Direnmenin Trajedisi 2. Kitap
*Türkiye’nin Ruhu – Direnmenin Trajedisi 3. Kitap

““Bir gün nereli olduğumu sordular” Türkiye’nin Ruhu / Direnmenin Trajedisi – Zahit Atam” üzerine 2 yorum

  1. zahit ataman’ın yılmaz güneyin dil
    inden yazdığı Türkiye’nin Ruhu Direnmenin Trajedisi adlı roman tanıtımını okudum. sıcak ve samimi bir dil kurmuş yazar. merak ettim doğrusu. sydney’e getirtip okuyacağım. zahit ataman’ı bu kapsamlı çalışmasından ötürü kutlarım. sydney’den dostlukla

  2. Zahit Atamin Yilmaz Guney uzerine yazdigi yazilarini okudum. Kendisi buyuk bir hayrani ama ozellike “Turkiyenin Ruhu Direnmenin Trajedesi” adli uc kitaptan olusan romani hakkinda acikca kafamda bir cok soru var. Butun bu anlattiklarinin bir kaynagi var mi? Bana gore gelisi guzel ise koyulmus Atam ve Guneyin filmlerindeki karakterlerinin isimlerinide karistirmis. Birde bu uc kitap otobiyografi degildir Guneyin kendi yazdigi bir sey degil neden Yimaz Guneyin agzindan bir anlati seklinde yazmistir. Birbirine bagli olmayan bir cok sey siralanmis kitapta ornegin dunyaca unlu yazarlarden alintilar. Ayrica Ahmet Soner, ki Guneyi taniyan isimlerden biridir, kendisinin yazdigi bir yazisina gore “Yarın Son Gündür” filminde burjuvaları bilgi testine tutarken onlara ‘ekmeğin fiyatını sormak’ fikri Guney’e aittir. Soner ise aydınların bileceği zor sorulari hazirlamistir,
    Guney’i sevmek, onun ismi var bu yeterli mantigiyla isler yapmak anlamina gelmemeli. Kendisi hakkinda bir cok kitap yazildi, sanirim bu konuda rekor kirilmistir ama onun hakkinda yazmak yerine maktuplarini ve yazilarini okuttursak, filmlerini izlettirsek boylece daha sahici ve direk anlasilmasini saglamis olmazmiyiz? Yilmaz Guney’i neden bir daha yeniden anlatma derdine dusuluyor, o kendisini zaten sartlar el verdikce sinemasi ve yazilariyla anlatti.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Kardeşleri görünümündedirler bir asi karanlığın hepsi” Bir Süregen İlkbahar – Turgut Uyar

Dursun Ali’yi mi sordunuz nevşehir’den, dışardadır, almanya’da “karanfil suyu neyler”i söyler durmadan nevşehir koca bir şehir, bakmadan kim geçebilir yanından...

Kapat