“Yaşam bir hata ve utanç!” Savaş – Jack London

Genç bir adamdı, en fazla yirmi dört, yirmi beşinde; bu kadar tetikte ve gergin olmasaydı atının sırtında gençliğinin umursamaz zarafetiyle oturuyor olabilirdi. Siyah gözleriyle çevresini kolaçan ediyor, minik kuşların hop diye havalandığı çalı çırpı ve dalların en küçük bir kıpırtısını bile kaçırmıyor, ağaçlar ve çalılıklar arasında bir görünüp bir kaybolan hayallere göz kesiliyor, sonra bakışlarını yeniden iki yandaki ağaçların dibindeki çalı öbeklerine çeviriyordu. Sağını solunu kollarken, ağır topların batıdan, ta uzaklardan gelen gümbürtüsünü saymazsak sessizlik içinde ilerlemesine karşın etrafa kulak vermekten de alamıyordu kendini. Topların saatlerdir hiç ara vermeden sürüp giden gümbürtüsü o kadar tekdüzeleşmişti ki, ilgisini ancak top seslerinin kesilmesi uyandırabilirdi. Çünkü tümüyle görevine odaklanmıştı. Eyer kaşında bir karabina asılıydı.

Sinirleri o kadar gerilmişti ki, atının burnunun ucundan bir bıldırcın sürüsü kalkınca, birden elinde olmadan irkilip dizginlere asıldı, karabinasını çekip aldı. Sonra utanarak sırıttı, kendini toplayıp yeniden yola düzüldü. Öyle gergindi, kendini yapmak zorunda olduğu işe öyle kaptırmıştı ki, gözlerinden akan terin burnundan aşağı süzülüp eyer kaşına damladığının farkında bile değildi. Süvari kasketinin şeridi tere batmıştı. Altındaki demir kırı at da kan ter içindeydi. Cehennem gibi bir günün boğucu öğle sıcağı bastırmıştı. Kuşlar ve sincaplar bile güneşten kaçıyor, ağaçlar arasındaki gölgeliklere sığınıyorlardı.

Adam da, at da yapraklara bürünmüş, çiçektozuyla kaplanmışlardı; zorunlu olmadıkça açıklık yerlerden gitmek tehlikeliydi. Çalılıkların ve ağaçların arasından ayrılmıyorlardı; adam, orman içindeki bir açık alandan ya da çıplak bir yayla merasından geçmeden önce mutlaka durup dikkatle etrafı gözlüyordu. Yolun sapa olmasına karşın hep kuzeye doğru ilerlediğine bakılırsa, aradığı şeyin o yönden geleceğini bekler gibiydi. Korkak biri olmamakla birlikte, sıradan bir uygar insandan da daha cesur sayılmazdı; ölmeye değil, hayatta kalmaya bakıyordu.

Bir sığır yolunu izleyerek küçük bir bayırdan yukarıya tırmanmaya başladı; çalılıkların sıklığı yüzünden yere atlayıp atı yedeğine almak zorunda kaldı. Ama yol batıya dönüverince yoldan ayrılıp bayırın meşe ağaçlarıyla kaplı tepesi boyunca yeniden kuzeye yöneldi.

Bayır dimdik bir inişle son buluyordu öyle dikti ki, genç adam yokuşu bir aşağı bir yukarı zikzaklar çizerek iniyordu; ölü yapraklar ve dolaşık sarmaşıklar arasında kayıp tökezliyor, üstüne yıkılmasından korktuğu için arkasındaki attan gözünü ayırmıyordu. Kan ter içinde kalmıştı, ağzına ve burun deliklerine giren çiçektozları susuzluğunu bir kat daha artırıyordu. Ne kadar çabalarsa çabalasın iniş zorluydu; kuru sıcakta soluk soluğa, ikide bir duruyor, bir tehlike var mı diye aşağıya kulak veriyordu.

Aşağıya vardığında kendini bir düzlükte buldu, ama o kadar sık ağaçlarla kaplıydı ki nereye kadar uzandığını kestiremiyordu. Artık ağaçlık alanın yapısı değiştiğinden yeniden atına bindi. Bayırın tepesindeki yamuk yumuk meşelerin yerine yaş özlü topraktan iri gövdeli, gür yapraklı, upuzun ağaçlar dimdik yükseliyordu. Orada burada kolayca kaçınabileceği çalılıklar vardı yalnızca; bir de savaşın oraları henüz ıssızlaştırmadığı günlerde sığırların otladığı, parka benzeyen dolambaçlı açık alanlar çıkıyordu karşısına.

Artık vadiye inmiş olduğu için daha hızlı ilerliyordu; yarım saat kadar sonra bir açıklığın kenarındaki kırık dökük bir parmaklığın önünde durdu; burasının açıklık olmasından hoşlanmamıştı, ama yolu derenin iki yakasını çevreleyen ağaçlara doğru uzanıyordu. Önündeki açık alan en fazla dört yüz metreydi, ama oradan gitmeyi aklının ucundan bile geçirmiyordu. Dere boyundaki ağaçların orada belki bir, belki yirmi, kim bilir belki de bin tüfek pusuya yatmış olabilirdi.

İki kez yola koyulmaya kalkıştıysa da her seferinde duraladı. Kendi yalnızlığı karşısında dehşete kapılmıştı. Savaşın nabzının attığı Batı birbiriyle gırtlak gırtlağa gelen binlerce insandan geçilmezken, burada sessizlikten, kendisinden ve sayısız pusudan gelebilecek kıyıcı kurşunlardan başka hiçbir şey yoktu. Üstelik görevi, bulmaktan korktuğu şeyi bulmaktı. Bir yerde, bir vakit, karşı taraftan kendisi gibi düşmanla temas kurduğuna dair rapor vermek üzere keşfe çıkmış bir asker ya da askerlerle karşılaşıncaya kadar durmadan ilerlemek zorundaydı.

Fikir değiştirerek bir süre ağaçlık alanın kıyısından dolandı, sonra yeniden ilerilere baktı. Bu kez, açıklığın ortasında bir çiftlik evi gördü. Hiçbir hayat belirtisi yoktu. Bacadan duman tütmüyordu, ortalıkta kümes hayvanları da görünmüyordu; ne gıdaklayan bir tavuk ne de öten bir horoz. Mutfak kapısı açık kalmıştı; sanki çiftçinin karısı her an belirebilirmiş gibi kapının karanlık aralığına uzun süre gözlerini dikti.

Kurumuş dudaklarına yapışmış çiçektozlarını ve toz toprağı yaladı, kafasını toparladı, silkinip kendine geldi ve atını alev alev yanan gün ışığına sürdü. Ortalıkta hiçbir kımıltı yoktu. Evin önünden geçip, dere kenarında uzanıp giden ağaçlar ve çalılıklara yaklaştı. Beynini çıldırtıcı bir düşünce kemiriyordu. Şimşek gibi gelen bir mermi her an bedenine saplanabilirdi. Bunu düşünmek kendini çok güçsüz ve savunmasız hissetmesine yol açıyordu; eyerinin üstünde biraz daha büzüldü.

Atını ağaçlığın kıyısında bir yere bağladı, yüz metre kadar yürüyüp dereye vardı. Pek fazla akıntılı olmayan, beş altı metre genişliğindeki dere serin ve davetkardı; genç adam da çok susamıştı. Ama gözlerini karşı yakadaki sık yapraklardan ayırmadan, bulunduğu yerdeki yaprak örtüsünün arasında bekledi. Rahatça bekleyebilmek için de oturup karabinasını kucağına aldı. Dakikalar ilerledikçe yavaş yavaş gevşeyip rahatladı. En sonunda artık hiçbir tehlike olmadığına karar veriyordu ki, tam çalılıktan çıkıp suya eğilmeye hazırlanırken karşı taraftaki çalıların orada bir kımıltı çarptı gözüne.

Bir kuş da olabilirdi. Ama bekledi. Çalılıkların orada yeniden bir kıpırdanma oldu; sonra birden çalılar aralandı ve bir yüz göründü, üstelik bu o kadar ani oldu ki genç adam korkudan az daha çığlık atacaktı. Kızıl sakalı haftalardır kesilmemiş bir yüzdü. Gözler mavi ve aralıklıydı, yüzün tümüne yayılan yorgun ve kaygılı ifadeye karşın gözlerin kenarlarında gülüyormuş izlenimi veren çizgiler görülüyordu.

Aralarında beş altı metre var yoktu, o yüzden her şeyi en küçük ayrıntılarına kadar görebiliyordu. Üstelik bütün bunları karabinasını kapıp omzuna dayadığı anda görmüştü. Nişangahtan baktı ve ölmüş sayılacak bir adama baktığını anladı. Bu kadar yakın mesafeden ıskalamak olanaksızdı.

Ne ki, ateş etmedi. Karabinasını indirdi ve izledi. Bir mataraya uzanan bir el göründü ve kızıl sakal matarayı doldurmak için suya eğildi. Genç adam suyun şıkırtısını duyabiliyordu. Biraz sonra kol, matara ve kızıl sakal sık çalıların ardında kayboldu. Genç adam uzun süre bekledikten sonra, susuzluğunu dindiremeden, sürünerek atına geri döndü, gün ışığıyla yıkanan açıklığa sürdü ağır ağır ve az ötedeki ağaçlığa girip gözden yitti.

***

Bir başka gün, sıcak ve boğucu. Bir açıklığın ortasında, müştemilatı ve meyve bahçesiyle terk edilmiş büyük bir çiftlik evi görünüyordu. Keskin bakışlı, kara gözlü genç adam demir kırı atının sırtında, karabinası eyer kaşına asılı, ağaçlığın içinden çıktı. Eve yaklaşırken derin bir oh çekti. Belli ki, bir süre önce burada bir çarpışma meydana gelmişti. Ortalık paslanıp yeşile çalmış şarjörlerden, fişek kovanlarından geçilmiyordu; toprak ıslakken atların toynakları altında ezilmişti. Mutfağın baktığı bahçenin hemen yakınında işaretlenip numaralanmış mezarlar vardı. Mutfak kapısının oradaki meşe ağacına, giysileri delik deşik, lime lime olmuş iki adam asılıydı. Pörsüyüp çürümüş yüzleri insan yüzü olmaktan çıkmıştı. Genç adam, altlarından geçerken bir homurtu çıkaran demir kırı atını okşayıp yatıştırdıktan sonra uzakça bir yere bağladı.

Eve girince içerisinin harabeye dönmüş olduğunu gördü. Boş kovanlara basarak oda oda dolaştı, pencerelerden dışarıyı kolladı. Askerler burada kamp kurmuşlar, yatıp kalkmışlardı; odalardan birinde yerlerde kan izlerine rastladı, anlaşılan yaralıları buraya yatırmışlardı.

Yeniden dışarıya çıktı, atı ağılın arka tarafına götürdü, sonra da meyve bahçesini dolaştı. Bir düzine kadar ağaç olgun elmalarla yüklüydü. Genç adam bir yandan yerken bir yandan da elmaları ceplerine doldurdu. Sonra aklına başka bir şey geldi, güneşe bakarak ordugaha ne zaman döneceğini hesaplamaya çalıştı. Gömleğini çıkardı, gömleğin kollarını bağlayarak bir torba yaptı. Elmaları torbaya doldurdu.

Tam atına binecekken hayvan birden kulaklarını dikti. Genç adam da kulak verdi ve toynakların yumuşak topraktaki belli belirsiz patırtılarını işitti. Sürünerek ağılın köşesine kadar gitti ve oradan kafasını uzatıp baktı. Açıklığın karşı tarafından on iki atlı biraz aralıklı olarak geliyordu, genç adamla aralarında yüz metre var yoktu. Eve doğru at sürüyorlardı. Bazılarının at sırtında, bazılarının attan inmiş olması ise orada uzun süre kalmayacaklarını gösteriyordu. Aralarında bir konuyu tartışıyor gibiydiler, genç adam yabancı istilacının tiksinç dilinde heyecanlı heyecanlı bir şeyler konuştuklarını duyabiliyordu. Bir süre bekledi, ama bir karara varamamış gibiydiler. Karabinasını kılıfına soktu, atına bindi, elma dolu gömleğini eyer kaşında dengelemeye çalışarak sabırsızca bekledi.

Ayak seslerinin yaklaştığını duyunca demir kırı atını olanca gücüyle öyle bir mahmuzladı ki, hayvan ileri atılırken şaşkın bir inilti çıkardı. Genç adam ağılın köşesinde davetsiz misafiri gördü: Üniforma giydirilmiş on dokuz-yirmi yaşlarında gencecik bir oğlan ezilmemek için geri sıçradı. Tam o anda demir kırı at birden döndü ve genç adam göz ucuyla harekete geçen askerleri gördü. Bazıları atlarından atlamışlar, tüfeklerini doğrultuyorlardı. Mutfak kapısının ve gölgede sallanan kurumuş cesetlerin önünden geçti; düşmanları da koşarak evin önünden dolanmak zorunda kaldılar. Bir tüfek patladı, sonra bir daha, ama genç adam atının üstüne eğilmiş, bir eliyle elma dolu gömleğe, bir eliyle de dizginlere yapışmış, rüzgar gibi gidiyordu.

Çitin yüksekliği bir metreden fazlaydı, ama atını tanıyordu, mermiler sağından solundan geçerken çitin üstünden olanca hızıyla atladı. Ağaçlık alana bin metre kadar kalmıştı ve demir kırı at dörtnala gidiyordu. Artık askerler hep birlikte ateş ediyorlardı. Tüfeklerini o kadar hızlı doldurup ateşliyorlardı ki, genç adam tek tek silah sesleri duymuyordu artık. Kasketini delip geçen bir merminin farkına varmadıysa da, eyer kayışına asılı elmalara saplanan mermiyi çok iyi fark etti. Alçaktan gelen üçüncü bir mermi acayip bir böcek gibi vızlayıp vınlayarak atının ayakları arasındaki bir taştan sekince, ürkerek hızla eğildi, atın üstüne iyice kapandı.

Fişek hazneleri boşaldıkça silah sesleri seyreldi, sonra birden kesildi. Genç adamın yüreği serinlemişti. O afallatıcı yaylım ateşinden yarasız beresiz kurtulmuştu. Dönüp arkasına baktı. Evet, mermi haznelerini boşaltmışlardı. Bazıları tüfeklerini yeniden dolduruyorlardı. Bazıları da evin arkasındaki atlarına koşuyorlardı. Genç adam bakadursun, ikisi atlarına atlamış, evin köşesinden fırlamış, doludizgin geliyordu bile. Aynı anda, o aklından çıkmayan kızıl sakallı askerin diz çöküp tüfeğini doğrulttuğunu, uzak atış için soğukkanlılıkla beklediğini gördü.

Genç adam atını mahmuzlayıp iyice üstüne yattı; kaçarken kızıl sakallıyı şaşırtmak için durmadan yön değiştiriyordu. Ve silah sesi bir türlü gelmiyordu. Atın her ileri atılışında ağaçlık alan biraz daha yakınlaşıyordu. Epi topu iki yüz metre kalmış, silah sesi hala duyulmamıştı.

Sonra birden duydu silah sesini ve duyduğu son şey oldu; eyerden hızla boylu boyunca aşağı kayıp yere çarptığında çoktan ölmüştü. Evin oradan onu seyreden askerler düştüğünü, gövdesinin yere çarpıp havalandığını, kırmızı yanaklı elmaların dökülüp çevresine saçıldığını gördüler. Nereden çıktığını anlamadıkları elmaların dökülüp saçılmasına kahkahalarla güldüler ve kızıl sakallı askerin nişancılığına alkış tuttular.

Savaş – Jack London

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here