Yarının Kısa Bir Tarihi: Savaşın Gerçekliği – Yuval Noah Harari

Bilgi = Deneyimler x Hassasiyetler formülü yalnızca popüler kültürümüzü şekillendirmekle kalmadı, savaş gibi zorlu konularda da algımızı değiştirdi. Tarih boyunca insanlar bir savaşın haklı sebepleri olup olmadığını merak ettiklerinde tanrıya, kutsal metinlere, krallara, asilzadelere veya rahiplere danıştılar. Neredeyse hiç kimse sıradan bir askerin ya da sivilin deneyimlerine ya da görüşlerine kulak vermezdi.

Homeros, Vergilius, Shakespeare gibi yazarların savaş anlatıları savaşın acılarını saklamasa da imparatorların, generallerin ve seçkin kahramanların davranışlarına odaklanır; şan, şöhret ve kahramanlıkla dolu bir menü sunarlardı. Sıradan askerler ya Golyat tarafından katledilerek bir kenara yığılır ya da zafer kazanmış Davud’u omuzlarında taşıyan kalabalığın figüranı olurdu.

Jean-Jacques Walter, İsveç Kralı Gustav Adolph, Breitenfeld Muharebesi’nde.

17 Eylül 1631’deki Breitenfeld Muharebesi’ni betimleyen bir tabloyu ele alalım:
Ressam Jean-Jacques Walter ordusunu zafere götüren İsveç Kralı Gustav Adolph’u tablosunda yüceltir. Gustav Adolph muharebe alanında bir savaş tanrısı misali yükselir. Kral savaşı yönetirken sanki satranç tahtasında piyonlarla oynuyormuş gibi bir his uyandırır. Piyonlar geride küçük noktalar gibi görünen sıradan çizimlerdir. Onlar hücum ederken, kaçarken ya da öldürülürken Walter ne hissettikleriyle hiç ilgilenmemektedir. Yüzü olmayan bir topluluktan ibarettir bu askerler.

Ressamlar komutanları resmetmeyi bırakıp savaş alanını konu aldıklarında bile kişisel duygulardan çok toplu manevralara odaklanarak duruma uzaktan, mesafeli bakmaya devam ederler. Pieter Snayers’in Kasım 1620’deki Beyaz Dağ Muharebesini resmettiği tabloyu değerlendirelim:
Otuz Yıl Savaşları’nın sonunda sapkın Protestan isyancılara karşı kazanılan Katolik zaferini resmeden Snayers, bu galibiyeti çeşitli askeri manevraları ve birliklerin hareketlerini titizlikle kaydederek anmak ister. Savaşın düzeni içinde farklı birliklerin ve silahların yerlerini kolayca bulabilirsiniz. Snayers sıradan askerlerin deneyimine ve duygularına pek kıymet vermez. Tıpkı Jean-Jacques Walter gibi savaş alanını tanrılar ve kralların yüce bakış açısından görmemizi ister ve savaşın dev bir satranç oyunu olduğu izlenimini yaratır.

Bir büyüteç yardımıyla daha yakından baktığınızda Beyaz Dağ Muharebesinin bir satranç oyunundan daha karmaşık olduğunu fark edersiniz. İlk bakışta geometrik soyutlamalar gibi görünen izler aslında kanlı kıyım sahneleridir. Yer yer koşan ya da kaçan, silahlarını dolduran, düşmanlarını mızraklarıyla delip geçen askerlerin yüzlerini yakalarsınız. Ancak bu detaylar tablonun bütünü içinde anlamlanır; bir askeri parçalarına ayıran bir top güllesi gördüğümüzde, bunun Katolik zaferinin bir parçası olduğunu hemen hissedersiniz. Eğer asker Protestansa ölümü isyanın ve sapkınlığın bir bedelidir yalnızca. Asker Katolikse ölümü hayırlı bir amaç uğruna gerçekleştirilmiş soylu bir fedakarlıktır. Gözlerimizi göklere çevirdiğimizde savaş alanının üstünde melekler uçuşmaktadır. Meleklerin tuttuğu beyaz sancakta, yaşananlar ve savaşın önemi Latince aktarılır. Mesaja göre Tanrı’nın eli İmparator II. Ferdinand’ın omzundadır ve imparator bu sayede 8 Kasım 1620’de düşmanlarını yenmiştir.

Binlerce yıl boyunca insanlar savaş alanlarında tanrıları, imparatorları, komutanları ve büyük kahramanları gördü. Ancak geçtiğimiz iki yüzyılda krallar ve komutanlar hızla kenara itilirken, sahnenin ışığı sıradan askerlere ve onların deneyimlerine doğru yön değiştirdi. Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok gibi savaş romanları ya da Müfreze gibi filmler, ne kendi ne de dünya hakkında fikir sahibi olan ama umutların ve yanılsamaların ağır yükünü sırtında taşıyan acemi bir erle başlar hikayelerini anlatmaya. Savaşın şanına ve haklılığına inanan sıradan er, komutanının bir dâhi olduğunu düşünür. Çamur, kan ve ölüm kokusuyla cephede geçen birkaç hafta içinde hayalleri tek tek yıkılır. Sağ kalmayı başarırsa o eski naif çocuk; öğretmenlerin, filmlerin ve siyasetçilerin anlattığı klişelere ve ideallere inanmayan akıllı bir adam olup çıkacaktır.

Bu anlatı günümüzde bile hâlâ o kadar güçlüdür ki öğretmenler, filmler ve siyasetçiler tarafından tekrar tekrar kullanılmaya devam edilir. Hollywood Kıyamet, Full Metal Jacket ve Kara Şahin Düştü gibi filmler aracılığıyla, “ Savaş, filmlerde gördüklerinize benzemez!” diye uyarır. Sıradan bir erin bir parça kağıda, düz yazı ya da şiir olarak karaladığı duygulara bir kutsallık atfedilir ve bir erin sıradan duygusal beyanı, savaş konusunda herkesin saygı duymayı öğrendiği tek otoriteye dönüşür. Vietnam Savaşandan sonra anlatılan tüm fıkralar birbirine benzer: “Bir ampulü değiştirmek için kaç Vietnam gazisi gerekir?”, “Bilemezsin, sen o savaşı görmedin.”

Ressamlar da zamanla at sırtındaki komutanlara ve askeri manevralara duydukları ilgiyi yitirir, sıradan askerlerin duygularını resmetmenin peşine düşerler. Breitenfeld Muharebesi ve Beyaz Dağ Muharebesi tablolarını tekrar inceleyin, ama şimdi 20. yüzyılın başyapıtları arasında sayılan şu iki tabloya göz atalım: Otto Dix, Savaş ve Thomas Lea, 2000 Yarda Bakış.
Dix I. Dünya Savaşı sırasında Alman ordusunda astsubay olarak görev yapar. Lea ise 1944’te Life dergisine haber yapmak üzere Peleliu Muharabesi’ne katılır. Walter ve Snayers savaşı askeri ve siyasi bir olgu olarak görerek her bir bataryada ne yaşandığını aktarmak isterken, Dix ve Lea savaşı duygusal olarak ele alarak savaşın nasıl hissettirdiğini anlatmayı amaçlar. Komutanların dehalarıyla ya da taktik becerileriyle ilgilenmezler. Dix’in askerleri herhangi bir cephede savaşıyor olabilir; sonuçta savaş her yerde savaştır ve her yerde cehenneme denktir. Lea’nın askeri hasbelkader Peleliu’da bir ABD eridir ama aynı bakışları Iwo Jima’da bir Japonun, Stalingrad’da bir Almanın ya da Dunkirk’te bir İngilizin yüzünde okumak da mümkündür.

Dix ve Lea’nın tabloları anlamı taktiksel manevralardan ya da ilahi beyanlardan devşirmez. Savaşı anlamak istiyorsanız tepedeki komutanlara ya da gökteki meleklere değil sıradan erlerin gözlerinin içine bakmanız gerekir. Lea travmatize olmuş askerin fal taşı gibi açılmış gözlerinden savaşın korkunç gerçekliğine bir pencere aralar. Dix’in resmettiği gerçeklik öyle dayanılmazdır ki bir gaz maskesinin arkasına saklanır,. Savaş meydanlarında melekler uçmaz; bir yıkıntının ucunda sallanan, çürüyen bir cesedin suçlayıcı işaret parmağından başka bir şey yoktur görünürde.

Dix ve Lea gibi sanatçılar savaşın gelenekçi hiyerarşisini alaşağı etmeye yardım etti. Savaşlar eskiden de tıpkı 20. yüzyıldakiler kadar kanlı ve korkunçtu. Ne var ki en korkunç deneyimler bile daha geniş bir bağlamda ele alınarak olumlu bir anlam kazanabiliyordu. Savaş cehennem gibi olsa da cennete bir biletti. Beyaz Dağ Muharebesinde çarpışan Katolik bir asker kendi kendine: “Şu an sefalet içindeyim ama Papa ve İmparator iyi bir amaç uğruna savaştığımı söylüyor demek ki bu sefalete değer;” diye düşünüyordu. Otto Dix tam tersi bir yaklaşımla anlamın tek kaynağı olarak kişisel deneyimi işaret ederek, “Acı çekiyorum ve bunun katlanılır tarafı yok, demek ki savaş korkunç bir şey. Kaiser ve ruhban sınıfı hâlâ savaşı destekliyorsa yanlış yapıyorlar,” sonucuna varıyordu.”

Yuval Noah Harari – Homo Deus – Yarının Kısa Bir Tarihi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Friedrich Nietzsche’den özgün bir yazar olmak isteyene 10 öneri

Kapat