Üç Aynalı Kırk Oda: “Her şeye geç kalıyoruz” – Murathan Mungan

“Boş zaman: İçi görünen saatler/ Bakışın yenik düştüğü an/  Bir dolgu malzemesi sessizlik”*.

Aliye, aynanın içinde gördüğü Mustik’in bir yansıma olmadığının başkaları tarafından da fark edilmesini istedi. Şu an aynada görünen, pastanenin içindeki birinin yansıması değildi; düpedüz aynanın içinde biri vardı ve bunun başkalarınca görülmemiş olmasını anlayamıyordu. Yasadıklarının bir tanığı yoktu! Bilmediği bir kayboluş çeşidiydi bu.
Dünyaya olan güvenini bir kez daha yitirmişti.

Mustik, aynanın içinden seslendi:
Bırak dünyanın gözlerini, dilini, nedenlerini ardında. Çabuk ol. Ardımdan gel. Her şeye geç kalıyoruz.
Yelek cebinden çıkardığı köstekli saatine kaygılı güzlerle
Birkaç kez baktı.
Sihirli cümle buydu aslında: Her şeye geç kalıyoruz.
Ölümlüler için en sihirli cümle.
Aliye, aynanın içinden seslenen Mustik’in sesinin de başkalarınca duyulmamış olduğunu hayretle fark etti. Mucizeler dilsizdi demek. Bunun için görülmüyorlardı. Demek, Aynalı Pastane’nin aynasının, gördüklerinden ve gösterdiklerinden bağımsız bir hayatı, esrarı, sırları vardı ve her zaman buradakilerin gözlerinden bir şeyleri saklamıştı. Su an esiğine geldiği için, ayna, gizinin kapısını aralamıştı Aliye’ye. Birdenbire, simdi kalkıp dosdoğru aynanın içine doğru yürümezse, bunu hiçbir zaman yapamayacağını, bunun bir karar anı olduğunu anladı; daha fazla düşünmeden yerinden fırladı; eline, yalnızca sapından sımsıkı tuttuğu, sığdırabildiği kadarıyla içine geçmişini koyduğu siyah çantasını ve rüzgarlı havalarda ya da denizin ortasında kaybolmaması için basına taktığı kırmızı beresini alarak kararlı adımlarla aynaya doğru yürüdü.
Mustik’in bakışları ve durusu, aynanın öte yanında alabildiğine güven vericiydi. Elini uzatmış, şefkatle gülümsüyor, onu bekliyordu. Bir kapı ağzına yürür gibi dosdoğru yürüdü aynaya.
Sadece, aynaya çok yaklaştığı anda çarpışma içgüdüsüyle gözlerini yumdu, o kadar.
Aynanın içinden nasıl geçtiğini anlamamıştı bile, bir anda aynanın içinden geçmiş ve kendini başka bir iklimde buluvermişti.
Havadaki ağırlık dağılmış, yerini taze, temiz kır havasına bırakmıştı.
Dönüp ardına baktığında, aynanın öte tarafında bıraktığı Pastanenin, kalın bir sigara dumanı içinde yüzen masaların ve insanların yavaş yavaş küçüldüğünü, giderek gözden kaybolduğunu gördü. Sanki bir kuyunun içinde yol alıyordu ve geride bıraktığı kuyunun ağzındaki pastane, yavaş yavas siliniyor, yerini puslu bir belirsizliğe, yağmur öncesinin sıkıntılı gökyüzüne bırakıyordu.
Geçmişin bu boğucu havasını geride bırakıp önündeki taze, temiz kır havasını solumaya devam etti.
İçini yokladı. Pişmanlık duymuyordu. Belirsiz bir gelecek, her şeyi belli bir geçmişten çok daha iyi ve ümit vericiydi.
Mustik, önü sıra konuşmadan hızlı adımlarla ilerliyor, Aliye ise ona yetişmeye çalışıyordu. Uzun adımlarla dönemeçleri almaya başladığında, uykusunun geldiğini, alışık olmadığı bu havanın onu çarptığını hissediyor, ama yürümekten kendini alıkoyamıyordu.
Yorgunluğunu yalnızca hissediyor, ama yasamıyordu. Geniş, sağlam adımlarla neredeyse sekerek yürüyordu Mustik’in ardından.
Birdenbire kendisine yol aldıran şeyin, ayağındaki çizmeler olduğunu anladı. Bunun üzerine kösede, çok dallı, bilge görünüşlü ulu bir ağacın dibinde, ansızın gülümseyen bir kedi belirdi, kediyi hemen tanıdı; daha önce İstiklal Caddesi’ndeki bir mağazanın vitrininde aniden görünüp kaybolan kediydi bu. Aliye’nin çizmelerine tanıdık gözlerle bakarak gülümsüyordu. Sonra havada gülümsemesini asılı bırakarak, kuyruğunun ucundan başlayarak yavaş yavas kayboldu. Kedi tamamen kaybolduktan sonra bile gülümsemesi bir süre öylece havada asılı kaldı; çizmelerini ısıtmayı sürdürdü.
Otelin penceresinden bütün İstanbul görünüyordu neredeyse.
Her yer ışık ışıktı.
Pencereden görünen su kentin, kaç yıldır içinde yasadığı kent olduğuna inanması neredeyse imkânsızdı.
Her şey şehre nereden baktığınıza bağlıydı.
Çizmelerini yatağın kenarına çıkardı.

Çarşafı basına kadar çekti. Beklemeye başladı.**

“Günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim hayatıma. Herkes kâğıt üstüne yazılanları benim hayatım sanacak, ben de hayatımı saklamış olacağım böylelikle. Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir, biliyor musun? Herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. Kasada oturan kız gibi! Herkes kasadaki kızı görür, ama kimse tanımaz.”**

*Oyunlar İntiharlar Şarkılar -Murathan Mungan
**Üç Aynalı Kırk Oda  – Murathan Mungan

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Cemil Qocgiri & Manuel Lohnes’in “Bedawiti” Adlı Enstrümantal albümü

Kapat