Türkiye Mahallesi ve Onun Ruhu – Elif Yalaz

İçerik, “ne” söylüyoruz sorusuna cevap verir. Biçim ise, “nasıl” söylüyoruz sorusunu karşılar. Bugün gelinen noktada 5n1k’nın bu iki öğesi, içeriği önemsizleştirerek, biçimi kendi hakikatinden uzaklaştırmıştır. Böylece medya,kendi literatürüne“yandaş” diye bir tanımlama eklemiştir.
Beri yandan, eş zamanlı olarakdönüşen medya ile beraber, toplum, söylem sürecinin içerisine dahil olabilme yetisini kazanmış, sosyal medyanın yarattığı imkan ile,okuyucuyu/izleyiciyi politikleştirerek; ona söz hakkı ve hatta yargı olanağı sağlamıştır. Dolayısı ile medya, kendisine hem toplum,hem de siyasi otorite açısından Yasama Yürütme ve Yargı’dan sonra değil, neredeyse eşit çizgide ilerleyen bir önem atfetmiştir.
Başka bir ifade ile medya, artık söz sahibidir.
Fakat tek başına bu tanım medya açısından bizi yanılgıya düşürebilir. Nitekim sosyal medyanın yarattığı bu “kendi sözünü söyleyebilme alanı”, kitleleri eylemsizleştirerek, toplumun hafıza kaybına neden olabilir. Çünkü yeni medya “hatırlatma” özelliğine sahiptir. Tam da bu yüzden,hafızayı pasifleştirebilir.

“Mahalle”Den Sosyal Medyaya Geçiş
Ne kadar modernleşme sürecinde olsa da, Türkiye geçmişle, yani gelenekle ilişkisini koparmayan bir “kimlik toplumu”dur. Bu özelliğiyle bütünleştirici, aynı ölçüde ayrıştırıcıdır. Dolayısı ile Şerif Mardin’in ortaya koyduğu “mahalle baskısı” kavramı, Türkiye toplumunun sosyal medyaya eklemlenmesi açısından da büyük önem oluşturur. Artık yeni medya ile beraber kullanıcılar da, yargılayıcı birer özne durumundadır. Bu öznellik, Türkiye medyasında kolektif yapılaşma ile kendini vareder; tıpkı mahalle gibi…
Çok da uzak bir zaman olmayan bir örnekle açıklayalım: Rasim Ozan Kütahyalı’nın televizyonda yapmış olduğu bel altı bir gaf, işine son verilmesine neden olmuştu. Kütahyalı’nın yaptığı o gaf, sosyal medya kullanıcıları tarafından bu denli eleştirilmese, iktidara yakınlığı ile bilinen Kütahyalı’nın işine son verilir miydi sorusu aklımıza mutlaka gelmiştir. Nitekim aynı televizyon programında benzer argo ifadeler pek çok defa kullanılmıştır. Bu noktada şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kütahyalı’yı işinden attıran, televizyon kanalının hassasiyeti değil; sosyal medyanın, yani “kolektif bilinç”in kendisidir. Buradaki asıl mesele ise, sosyal medyanın hangi anlarda kolektif yapılaşmayı sağlayabildiği, hangi konularda dil bütünlüğü oluşturarak söylem yaratabildiği ve yarattığı söylemle kendisine ortak bir eylem alanı yaratabildiğidir. İşte bu sorunun cevabı belki de “mahalle”de yatmaktadır.

Medyanın gücü ya da “Göz”ün baskısı
Kütahyalı örneğinden anlaşılabileceği gibi, geçmişi cemaat kültürüne dayalı toplumlar açısından “göz” modern yaşam içerisinde dahi yönetime müdahale edebilmenin başka bir biçimi olmuştur. Rahatlıkla söylenebilir ki, hukuki bir yargılamanın dışında, söz söyleyebilen, kendi içerisinde yargı oluşturabilen, müdahale edebilen güç, Türkiye’nin toplumsal kodları ekseninde düşündüğümüzde, “göz”dür. Bu göz, medya üzerinde belirleyici,kimi zaman karar verdirici, hatta bir baskı mekanizması oluşturma gücüne dönüşebilir. Bu “göz”, mahallenin ta kendisidir.

Nitekim Şerif Mardin de “göz” kavramını bir baskı aygıtı olarak tanımlamış, “Bir toplumu göz ile inşa ederseniz, o bir baskıdır” demiştir. Peki, bu baskıyı sosyal medyaya eklemlendirdiğimizde artık edilgen olmayan, okuyucu/izleyici olmanın dışında söz sahibi de olabilme gücünü kazanan “mahalle halkı”, medyanın söylem oluşturma gücüne karşı nerede duruyor; kendi baskı gücünü (göz) nasıl/ne zaman- “ne kadar” kullanabiliyor?

Medya, her ne derece-özellikle son on yıldır- hızlı bir şekilde el değiştirse de, medya patronları iktidara yakın olan iş adamlarından oluşturulmuş, siyasi otoritenin hizmetinde ve ona bağımlı olsa da; sosyal medya o denli kullanıcıların perspektifi ile şekillenmektedir. Fakat bu yön verebilen güç bizim içimizi rahatlatmasın; mahalle, yani sosyal medya söz sahibi olduğu ölçüde, ona görünür bir baskı yapmadan baktığı yeri başka bir odağa yönlendirebilen bir güç söz konusudur. İşte o güç, siyasi aklın “söylem” politikasıdır.

Oyun Alanı Olarak Medya
Siyaset, asıl gündeme hiç dokunmadan, mümkünse onu tamamen unutturacak kendi suni gündemini belirler. Medya ise o gündemi “mahalle”nin en çok dikkat çekileceği, önem atfedeceği biçimiyle yayar.
Burada hemen 2013 Haziranını, yani GEZİ’yi hatırlayalım: Dönemin başbakanı Erdoğan, eylemler sırasında Dolmabahçe Bezmi Alem Valide Sultan Cami’ne ayakkabılarla girildiğini iddia etti. Dönemin Camii Müezzini Fuat Yıldırım (‘dönemin’çünkü, açıklamasından sonra bir köye sürüldü.) böyle bir şeyin olmadığını, öğrencilerin camiye biber gazından dolayı sığındığını ve orada yaralı gençlerin tedavi edildiğini söyledi. Yani başbakanı yalanladı. Erdoğan ise “Görüntüler var. Cuma günü paylaşacağız.” Dedi. Görüntüler 2013’ten bu yana henüz paylaşılmadı. Çünkü öyle bir görüntü hiç olmadı. Zaten söz konusu görüntülerin olup olmaması iktidar açısından hiç önemli değildi. O, böylece kendi söylemini oluşturmuş oldu.
Görüldüğü gibi, siyaset bir söylem yaratarak – bunun gerçekliği ile hiç ilgilenmeden – medyayı kendisine bir gösteri/performans alanı olarak kullanmaktadır. Onu ilgilendiren asla “inandırıcılık” değil, söylemin ne kadar çok ses getirebildiğidir.
Yandaş medyanın bu gösterideki rolü ise aslında kendisinin de söylem yaratma gücü olan kitleyi, yani sosyal medya kullanıcılarını“aktifbir seyirci” konumuna dönüştürmektir. “Camiiye, o vakitte, onca insan neden ayakkabılarıyla girmek zorunda kalsın?” sorusunu sordurmamak, yandaş medyanınburadakiasal görevidir. Yani asıl gündemin önüne geçecek, kolektif bilinci oyalayacakyavan/absürd bir tartışma yaratır medya. Tıpkı gazeteci Elif Çakır’ın “belediye başkanının gelininin, Kabataş’ta 100 kişilik yarı çıplak erkeklerin saldırısına uğradığını” iddia etmesi gibi… Haber, MOBESE görüntüleri, ‘içeriden’ anlatımlar ve son olarak polis raporuyla çürütüldü. Sonrasında Elif Çakır’a“Bunları o kadın mı anlattı?” diye soran editörüne, “Konuşacak hali yoktu. Ne anlatabilirdi ki? Ama ne demek istediğini ben anladım” dediği öğrenilmişti.
Bu haberin doğruluğu yandaş medya için de hiç önemli değildi. Önemli olan bir “söylem” oluşturmak ve asıl gündemi unutturmaktı. Nitekim Elif Çakır’ın bahsettiği gibi bir görüntüde hiçbir zaman olmamıştı.
Fakat GEZİ “mahalle”sinino anki tutarlılığı, söz konusu suni söylemleri sosyal medyadan gündelik hayata taşıyarak tersine çevirdi. Nasıl ki, GEZİ’yi doğuran ortak direncin nedeni iktidar vaatleri ile gündelik hayatın hayal kırıklıkları, Roboski, özgürlüklerin kısıtlanması, sosyal güvencelerin yetersizliği, yargıya yapılan müdahaleler vb. olduysa, GEZİ’nin karakterini yaratan da, oradaki ortak dil olmuştur. İşte bu dil, “yeni” bir mahalle’nin aynı zamanda “ortak aklı”ydı. İster yeni olsun ister eski, bir yerde “mahallenin ruhu”varsa, onun en önemli özelliğinden biri de mutlak kollayıcılığıdır. Bir koşulda bu gerçekleşmeyebilir: Eğer o “mahallenin ruhu” dağıtılmamışsa.

Mahallenin Ruhu
Mahalle muhafazakardır, koruyucudur. Dışardan geleni (misafir) sever, sonsuz hoşgörü sunar, şefkat gösterir; çünkü gideceğini bilir. Yabancı oradakaldığı sürece, mahalle “kendisine yakışanı” yapar; onu iyi ağırlar. Fakat eğer o mahallenin bir üyesi olacaksanız, şartlar hemen değişir. Mahalle size şüpheci yaklaşır. “Dahilolma”nın şartı vardır; o da “uyum”dur. Çünkü içerisinde “yabancı” barındırmak istemez. Nitekim yazılı olmayan kuralları çok öncesine dayanır.Bu kuralların tek koruyucusu ise kendisidir.
Hangi muhidden olursa olsun, yıkılan gecekondu evlerin yerine yapılan apartmanlar ve oraya yerleştirilen gecekondu insanları “kollayıcılık” ruhunu taşırlar. Mahallenin “kültürü” orada kaybolsa da, “ruhu” hala site içerisindeki apartmanlarda gizlenir. “Mahallenin Abisi”nin yerine, artık “apartman yöneticisi”nin sözü geçiyor olsa da, dışarıdan gelecek bir tehlike anında, mahalle beklenmedik bir savunma ile kendi ruhunu tekrar diriltebilir…
Örneğin mahallede yüz kızartıcı bir vaka gerçekleştiğinde önce mahalle ayaklanır; cezayı kendisi vermek ister. Mahalle, karar verici ve saklayıcıdır.“Mahallenin delisi” tabiri de buna örnektir. Mahalle halkı o deli ile ne kadar “alay” ederse etsin, dışarıdan gelen birini asla ona yaklaştırmaz, onunla eğlenmesine izin vermez. Çünkü o deli, o mahallenin bir parçası, bir “rengi” ve en önemlisi bir üyesidir. Özetle mahalle için şu tanımı rahatlıkla yapabiliriz: mahalle “milliyetçi”dir. Fakat onun milliyetçiliği, yine kendikuralları çerçevesinde olan “muhafazakarlık” ekseninde birmilliyetçiliktir.

Mahallenin ruhu nasıl dağıldı?
Bugünkü siyasi akıl, Türkiye’deki “mahalle ruhu”nu çok iyi tanımaktadır. Tam da bu yüzden söylemleri ve gündemi bu tanım üzerinden oluşturur. Mahalleyi sessizce dağıtır ve bunu, o mahallenin içinden; bir üyesi olarak, önce kendisini oraya kabul ettirerek yapar. Oraya dahil olduğu anda, mahallenin bir üyesi olarak siyasi manipülasyonunu yapabilecek gücü vardır çünkü. Bu manipülenin en kabul gören işleyiş biçimi ise “mağdur” olma halidir. Çünkü mahalle, her zaman “mağdur”un yanındadır.
Özellikle seçim dönemlerinde bunun örneklerine sıkça rastlarız. Örneğin son referandum seçimlerinde AKP’nin yurtdışında seçim kampanyası yapmasına izin verilmemesi, AKP tarafından bizzat yurtiçindeki seçim kampanyasının önemli parçası olarak kullanılmıştır. Çünkü AKP’nin seçim kampanyasına müdahale, Türkiye’deki büyük bir mahalle halkı için kabul edilmesi güç bir engellemedir. İster sevilsin ister sevilmesin,mahalle, üyesine sahip çıkar. Dolayısı ile Erdoğan bu durumda bir Cumhurbaşkanı’ndan öte; mahalle üyesidir. Tam da bu yüzden Cumhurbaşkanı Erdoğan, 41 kez Muhtarlar Toplantısı yapmış, o toplantılarda mahalle kavramına sıklıkla değinmiş, ardından “mahallenin ruhu”nu okşayan “memleket” şiirleri okumuştur. Denilebilir ki, bugünkü siyasi akıl, “mahalle”yi kendisine çok yakın bir merkeze koymuştur. Tüm dilini de bu temel ekseninde oluşturur. “Yandaş” medyanın bu noktada bir rolü varsa, o dagazetecilikten ziyade, bu “duyguları”mahalleye ulaştırmak veya ulaştıracak mahalleyi yaratmaktır. Başka bir söyleyişle de; uzun vadedede o mahalleyi dağıtmaktır.
Söz konusu bu mekanizmanın medya tarafından doğumu ise belki de 6 Eylül 1955 tarihidir.

Medyanın İlk Vebası 6 Eylül’de Bulaştı
Türkiye tarihinde yüz kızartıcı günlerden ikisi, hiç kuşkusuz 6-7 Eylül olaylarıdır. 6 Eylül 1955 tarihi, hem toplumun hem de medyanın sürekli bakması gereken, kendi resmettiği bir tablodur. Başta Rumlar olmak üzere, İstanbul’daki gayrimüslimler “yalan” bir haberle “hedef” gösterildi. Haberde, Atatürk’ün evine Yunanlılar tarafından bomba atıldığı yazılmıştı. Sokaklara dökülen halk ise, gayrimüslimlere ait iş yerlerini, evleri, kiliseleri yıkıp yağmalamıştı. Olayların ardından binlerce Rum Türkiye’den göç etmek zorunda kalmıştı. Bu olayın arkasındaki asıl utanç verici olay ise şuydu: Tirajı ortalama 20 bin olan hükumet yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi, o gün 290 bin basım yapmıştı. Dolayısı ile siyasetin medya, medyanın ise “mahalle”, yani toplum üzerindeki gizli tahakkümü, mahalleyi ikiye bölerek geri dönülemez bir şiddeti yaratmış oldu. Böylece toplum, medyanın ölümcül vebasına bulaşmış, mahallenin ruhunu bölerek dağıtmış oldu.
2000’lere gelindiğinde ise değişen Dünyanın “yeni medya”sı vardı. O medyanın ise daha politik, daha çok ifade edebilen, daha çok imkan sahibi, daha çok erişebilen, fakat daha da çok  “nesne” olan bir topluluğu…

Şiddet Estetikleşti, “Mahalle” Etkisizleştirildi
Benjamin’in kitle iletişim araçlarına karşı iyimserliğinin dışında eleştirel bir tavrı da vardır. Bu tavrı “deneyimleyen insan”dan, “enforme edilen insan” olarak özetleyebiliriz. Benjamin’in bu eleştirel tavrını, Türkiye medyasının bugün geldiği nokta üzerinden okuduğumuzda, karşımıza özneleşen, söz sahibi; fakat aynı zamanda “oyalanan” ve genel çerçevede pasifleşen bir “mahalle” topluluğu çıkar. “Ne yapacağını bilemez”den öte, yapmaya pek de mecali olmayan, yılgın bir “mahalle halkı”dır geriye kalan. 12Eylül darbesi ve sonrasındaki baskıların yarattığı yılgınlığı gerek Aziz Nesin, gerek Oğuz Atay oyunlarında nasıl okuyorsak, bugün sosyal medya kullanıcıları tarafından neredeyse aynı yılgınlık birebir, tek ağızdan okunabilmektedir. Türkiye’nin neredeyse tüm ruhuna rücu eden bu halsizliğin ve yıkımın zehirlerinden biri de, kitle iletişim araçlarının bilinçli manipülesidir.

Yaşananlar ve yaşatılanlar arasındaki zıtlık

Akademisyenlerin oluk oluk kanlarını akıtacağını kürsüden söyleyebilen, “Hayır” mitingi yapanları terörist olarak nitelendiren mafya babası Sedat Peker’e 25 Mayıs 2017’de Milliyet gazetesinin bir etkinliğinde “En hayırsever iş adamı” ödülü verildi. Pek çok muhalif ya da yandaş basın bunu haberleştirdi. Bu haber değeri olan bir “olay”dı. Bir mafya babası, bir gazetenin etkinliği kapsamında ödül almıştı. Fakat aynı gün, çocuğunun cenazesini alamadığı için Dersim’de 90 gün açlık grevi yapan Kemal Gün nihayet oğlunu toprağa vermişti. Bu haber birkaç muhalif basın dışında başka bir basın kuruluşunda hiç görülmedi. Nitekim bu haberi yapacak olan muhalif televizyon kanalları da, çok kısa bir zaman önce iktidar tarafından kapatılmıştı. Haberi yapacak pek çok gazeteci şu anda hala tutuklu bulunuyor.

Buna karşılık, sosyal medyada Kemal Gün olayı ne kadar konuşulsa da, müdahale edebilen –Rasim Ozan Kütahyalı olayındaki gibi- güçlü bir “mahalle baskısı” yapılamadı. Çünkü muhalif mahalle(sosyal medya), kendi siyasi söylemini yaratamadı. Yaratılan suni gündemler, onun baktığı yerin tam önüne bilinçli bir biçimde konuldu. Mahalle ise, gözünün önüne ustalıkla sokulan bu yavan söylemleri bir kenara koyarak kendi eksenine ilerleyemedi.
Dolayısı ile kolektif bilinç, diğer adı ile mahalle, artık farkında olmadan etkisiz hale getirildi. Ona “dokunmadan” müdahale edildi. Var olan asıl gündem yalanlanmadı, inkar edilmedi; başka bir söylemle dikkat odağı değiştirildi. Sürekli gündem haline getirilen asılsız söylemler, bir parmak hareketi ile saniyede atladığımız yeni haber içerikleri ve adeta robotlaştırılan kolektif bilinç, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın işlerine geri dönmelerine yardımcı olacak “baskı”yı belki de biraz da bu yüzden kuramadı. Oysa GEZİ’deki o ağaçlar, tam da o mahallenin baskısı sayesinde kesilmemişti. Çünkü GEZİ mahallesi, “o alanda olduğu süre boyunca” kendi söylemini -iktidarın çok da bilmediği bir dilden- kendisi oluşturmuş, kendi gündeminde ilerleyebilmişti. Dolayısı ile “etkisiz hale” getirilememiş; yalnızca polis gücü ile müdahale edilebilmişti. Fakat ne istediğini bilen bir mahalle halkı için, şiddetin, “mahalle baskı”sını korkutması çok güçtür. Nitekim söz konusu dağılmanın nedeni tam manasıyla polis şiddeti olmamıştır.
GEZİ’deki ağaçlar kesildiğinde ise, mahalle çoktan dağılmış, başka yere odaklandırılmış; siyasi akıl bir kez daha “gizlice” başarmıştı. Bugüne gelindiğinde, siyasi otoritenin söylem yaratma ve gündem oluşturma politikası daha da ustalaştı. Son olarak Zarrab davası, yandaş medya ve siyasi aklın bu politikasındaki “ustalık” döneminin önemli bir örneğidir.

Kahkahanın Kederi
Medya için Zarrab davası deneysel bir tiyatro gibiydi. Üstelik yalnızca medya için değil, siyasiler için de durum farksızdı. Bazı siyasiler onun bir ajan olduğunu, bazıları onun yalancılığa zorlandığını, bazıları terör örgütü ile çalıştığını söyledi. Fakat asıl olayın “ne” ve “nasıl” olduğu ile medya hiç ilgilenmedi. Ne “yandaş” medya ne de siyasiler, kesinlikle tek ağızdan net bir “yalan”, ya da tek ağızdan bir “doğru” konuşmadı. Hatta buna gerek dahi duyulmadı. Siyasiler tarafından mesele neredeyse hiç olmamış gibi davranıldı. Cumhurbaşkanı, Dünya gündemini meşgul eden bu dava için yalnızca “Ambargoyu biz delmedik. Davadan ne çıkarsa çıksın, biz doğru olanı yaptık” demekle yetindi. Bu cümlede bir itiraf varsa bu ayrıca bir yazı konusudur. Fakat şimdiye kadar olan kısımda şu rahatlıkla söylenebilir, Türkiye tarafı, Zarrab davasını bilinçli bir “biçim”de görmedi.
Bunun yerine 65 yıl sonra yapılan bir Yunanistan ziyareti, orada bilinçli bir ustalıkla açılan yeni büyük tartışmalar ve hemen öncesinde Trump’ın Kudüs açıklaması, iktidar için tam da yerinde/zamanında eline geçenneredeyse “hediyelik” bir yeni gündem konusuydu. Bir “kimlik toplumu” olan Türkiye için, milliyetçi duyguları harekete geçirecek daha önemli bir gündem, siyasi otoriteden medyaya, oradan da mahalleye çoktan ulaşmıştı. Bunun yansıması ise, Erdoğan’ın sürekli buluştuğu muhtarların, Trump’ı protesto etmek için turp yemeleriyle görüldü. Fakat buradaki önemli ayrıntı, sadece Erdoğan yanlılarının değil, neredeyse tüm mahallenin aslında “turpla” ilgilenmesiydi.
Bir kesim, protesto için turp yerken, diğer bir kesim ise turp yiyenlerle alay ediyordu. Sonuç olarak artık Zarrab davası, zaten hafızası zayıflamış, umutsuz bir kitle için, turp yiyen muhtarlardan daha çok müstehzi değildi. Artık “Muhalif Mahalle”halkı tarafından duyulan, üretilen suni ve oyalayıcı söylemlere karşı, kendi kahkahasının kederiydi. Medyada 1950’lerden bu yana yaratılan en büyük değişim, artık söylem sürecine dahil olan, fakat hatırlatma olanağı bulduğu için hafızasızlaştırılan,teslim olmamış; fakat kendini bırakmış bir kolektif bilinç oldu.

YÜZLEŞMEK
Ahmet Şık’ın tutukluluk döneminde yaptırılmayan savunmasında söylediği gibi, “Hakikati örtpas eden, gizlenen her gerçekle ortak geleceğimizin karartılmasına suç ortaklığı yapan bir medya var… Her şey gözlerinin önünde cereyan ederken korkuyla ya da konforunun bozulacağı endişesiyle bir suskunluk sarmalına hapsolmuş bir sessiz çoğunluk var…” Ahmet Şık’ın bu sözleri günümüz kitle iletişim araçlarının işleyiş biçimini ve buna bağlı olarak Türkiye’nin bugünkü ruh halini özetlemektedir.
Toplumsal belleğin pasivize edilmesi, toplumsal sağduyunun iktidar lehine çevrilmesi ve yozlaştırma pratiği üzerinden yeni-yorgun bir kitle oluşturulması, bugünkü Türkiye’nin ileride bakmaktan çok da mutlu olmayacağı kötü bir tablosudur.Beri yandan, bu gerçeklikleri görmekten korkan medyanın kendi manipülesi ile hızlı bir şekilde yüzleşmesini beklemek bizi büyük bir yanılgıya düşürecektir. Fakat böyle bir baskı yaratarak harekete geçebilecek en önemli etken, yeniden kendi gündemini yaratabilen, yeniden eylem oluşturma kabiliyetini geri kazanabilen bir “mahalle”dir.
Sözü Ahmet Şık’a bırakarak bitirelim: “Kötüler. Farkındalar ve biliyorlar kötü olduklarını. Ve bu da, onları daha kötü yapıyor.”

Elif Yalaz

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kişiliği şekillendiren biyolojik etkenler – Christian Jarrett

Kapat