Hdp ve Ödp Tartışması Üzerine: Tarih Bize Gülümsüyor… – Zahit Atam

Zahit AtamDünkü kıyımlara dönmüş bugünkü hayat/ gülerek bakıyor geçmişin yıkıntılarına
canilik kokuyor kahramanlık hikayeleri/ sevgisizlik sunaklarında insaniyet kurban ediliyor yüceler için/ kendini reddeden uygarlık ne mal olduğunu bilenlere düşmanlık satıyor.

ÖDP ve HDP tartışmasını okuyunca muzip aklıma Lenin’in Partili Edebiyat üzerin yazısı geldi, 2 A4 etmeyen bu yazı 70’li yıllarda Sovyetlerde 2 yıldan fazla tartışıldı, sonuçta ise kabus üretildi. 1978 yılında Partinin düzenlediği Sanatçılar toplantısında Tarkovski’de konuşmacıydı, sözünü Engels’ten bir alıntıyla bitirdi: bir sanatçı ideolojik siyasi kimliğini belirsizleştirmeli ve eser propaganda kısımlarını öne çıkarmamalı, hatta belirleyici yapmamalıdır…
Alıntının Engels’ten olduğunu bilmeyen Partililer ve sanattan çok propagandaya meraklılar, büyük bir hengame çıkardılar. Engels’in sözü esas itibarıyla Lenin’in sözüyle çatışıyordu. Sovyetlerde aydınlar, Lenin “aslında ne demek istiyordu” diye iki yıl tefsir üzerinden bir tartışma yaptılar.

Niye anlatıyorum? Tartışma başladı, üstelik destek almak için Mahir Çayan’a başvuruldu, Kürtler adına bazıları icazet almak için Mahir Çayan’ı öne sürüyorlar: ÖDP’yi Mahir’in silahlarıyla dövmeye çalışıyorlar. Tabi burada Mahir’den kritik alıntı yapmanın ne yeri ne de zamanı onlara göre, mealen Mahir’in görüşlerini biz bugün gerçekleştirmeye çalışıyoruz demeye getiriyorlar.

Bizim tarihimiz, kısır polemiklerin, siyasi ayrılıkları boğan ve anlamlı bir birlikteliği engelleyip saçma karşıtlıklar, müthiş gönül koymalar, “sen bilmezsin, onlar ne kadar zararlı, anlasana” demelerle dolu bir tarih.

Onun için, başta 1970’ler olmak üzere, Türkiye’de polemiklerde, birbirine en yakın olanlar, özünde dost olması ve dayanışması gerekenler, tarihin garip cilvesi olarak, birbirleriyle en hırçın polemikleri yapanlardır. Bu da sola çok şey kaybettirmiştir, bu tartışmalarda tehditler ve (…) “devrimci şiddet” hiç eksik olmaz, bu saçma sapan gelenek üzerine, sol içi şiddetin iktidar tarafından ne kadar derinden ve hazin biçimde kullanıldığı ise geçmişin önemli derslerinden biridir. Yılmaz Güney’de bunu açıkça yazmıştı ve üstelik o yazısından dolayı da mahkumiyet cezası aldı: Güney dergisinde Devrimci Şiddet bağnazlığına karşı çıktığı için, yargılanmak, cezalandırılmak, güzel iş kısacası.

Tartışmanın bir adabı olmalı, bunun silikleştiği her durum, sola zarar verir. Tartışma icazet üzerinden de yürüyemez, insanlar alıntı yaparlar, ama kimin neyi en iyi ve en güçlü temsil ettiği tartışması süreç içinde belirlenir ve tarih neticeye karar verir. Olmaz olası Solun geleneğinde miras üzerinden de sol kesimler birbirine şiddet uygulamıştır, iyi işmiş.

Nedense Sol Türkiye’de tartışmaları ideolojik-siyasal-stratejik düzlemden yapmıyor. Tartışma da zaman içinde gelişip serpilmiyor. Tartışmanın fitilini yakan, doğrudan taktik manevralar, dönemsel açılımlar üzerinden oluyor, üstelik bu tartışmanın bilimsel yapısının olmaması, fikir zemininde yürütülmemesinin en yıkıcı sonucu, tartışmaya bilim sosu vermek için olmalı, kim kimi temsil ediyorla başlıyor, ardından da icazet almak için soyutlama gücü zayıf alıntılarla devam ediliyor. Hedef bellidir, ama bugün hangi örgüt bu hedefe göre neyi temsil ediyor diye mealen yapılan yorumlar en yıkıcı olanlar olduğunu tarih bize söylüyor. Bu gelenekten sol değil, iktidar pekala ve zevkli bir şekilde nemalanır, hiç unutmayın. Sol ile İktidar arasında, Sol saydamlığı, İktidar puslu havaları sever, bu da naçizane tarihin derslerinden biridir.

Şu en son 1 Mayıs Tartışmasını hatırlayın, Kadıköy-Yenikapı-Taksim tartışması, bir de tartışan tarafların geçen yıl ne yaptıklarına bakın, sonuçta tablonun ne kadar girift ve yanıltıcı olduğu hemen anlaşılır, nasıl toplumsal belleğimiz güçsüzse, bu ülkede tartışmalarda insanlar, örgütler kendi eylemlerini, meşrulaştırma çabalarını, eski dönemlerini unuturlar, yeni dönem yeni açılımdır ve geçmişe takılıp kalmamak gerekir. Açıkça şu söylenebilir, Türkiye’de tartışmalar büyük oranda “dün dündür, bugün bugündür, yarında başka olacaktır” şiarıyla yapılır, tartışmalarımızda geçmişin konumu bugün saldırı konusu yapılabilir, hedefe konabilir, bu geleneği aşamayan solun kapışması çok sık görülür.

Üstelik dönemsel mahlas adlarla yürütülen tartışmalar bu sürecin pis kremasını oluşturur, öyle yapılınca anlıyoruz ki daha hırçın daha saldırgan bir üslup kullanılacak, bu da tarihin yalın derslerinden biridir. Eleştirdiğin insanla aynı masaya oturamıyorsan, onu ikna edemiyorsan, mahlas adla ona saldırmak ya da işaret fişeğini cafcaflı bir şekilde ateşlemek vakayı adiyedendir, sık yapılır.

Güzelim ideolojik/tarihsel/siyasal tartışmalar için Solun neyi eksik ki? Zaman mı yok, yoksa araçlar mı? Tabi bu soruya yanıt verince, yıllarca Sol içinde gerçek bir tartışma olmadan havanda su dövülen zamanı düşününce pek şüpheci oluyor insan nedense.

Niye tam bunun aksini, tartışmaların kısırlaştırılarak zaman kaybettiğimizi düşünmüyoruz ki? Bu daha yalın bir gerçek. Tartışmak istiyorsak, buyurun oturun.

Unutmayın “Ne Yapmalı” kitabı bir tartışmayı başlatmak ve safları netleştirmek için yazılmıştı, buyurun zamanı geldi, oturun ve Türkiye’yi tahlil edin, düzeni, siyasi iklimi, Halklarımızın hassasiyetlerini, örgütlenme potansiyelini, bilincin önündeki engelleri nasıl yıkarız ve siyasal olarak nasıl daha etkili hale gelebiliriz? Zaman mı yok, yoksa tartışmayı insanların izleyerek bilinçle karar vererek, iradi olarak sürecin içinde yer alacak kadar “şartlar olgunlaşmamış mı?”

Ne tuhaf değil mi, şu şartlar nedense hiç olgunlaşmıyor ve sol hiçbir zaman uzun süreli, verimli bir tartışma yaşamıyor? Ben aynı dar polemiğin yeniden yayılmasını, ortalığın bulanmasını istemiyorum, yeter artık. Tartışma fikirlerle başlar, fikirleri insanlar sahiplendikçe cisimleşir, örgütlenir, eyleme dökülür, fikir yönü olmayınca, etrafında ne yapacağını bilemeyen insanlara kalk borusu çalarak “emirle, eyleme sevk etmek” bu ülkede pek geliştirici, uzun vadede verimli olmuyor.

Aksine tartışmalar boğuldukça, gelini yolda düzeriz mantığıyla, siyasi hareketler düzenin ayak oyunlarına çok daha fazla alet ediliyor. Mesela 1977 1 Mayısından sonra eylememe katılmamak üzerinden PDA hareketi siyasal mücadele yürütmüştü, durum bu kadar vahimleşmişti, onun için diyorum, yaşasın sol içi bellek ve yaşasın geçmişiyle barışık sol.

Bir de bu tartışmada, biz (Kürtler ya da Türkler), siz (Kürtler ya da Türkler) ayrımı üzerinden tartışma yapılamaz, herkes fikriyle konuşsun, Solcular on yıllarca süren ve halklarımızı psikolojik olarak zehirleyen savaşın müsebbipleri değildir, aksine mağdurlarıdır. Türkiye’de demokratik bir sistemin olmayışının sorumlusu solcular hiç değildir, aksine solcular bunun mağdurlarıdır. Ama niçin Solcular içinde biz demokratik bir tartışma yaşayamıyoruz? Buyurun bunun nedenlerini deşelim.

Türkiye’de tartışma alevlenirken, fikirlerin derinleşmesi değil, birbirlerine karşı sert sıfatların, fiziksel tehditlerin, şiddeti çağrıştıran ikazların öne çıkması dönemi bir nihayete erse de, biz de oturup kendimiz daha çok olsak, eylemlerimiz, örgütlerimiz bizi daha çok temsil etse, sonuçta mücadele bir strateji eşliğinde bir amaca doğru seyretse.

Asıl sorun bu: Tartışma hattını öremedikçe, giderek eylemler belirsizleşir, nihai hedefle gündelik pratik arasındaki ilişki saydamlığını yitiriyor, sonuçta hedefsizlik ve bıkkınlık, siyasi mücadeleyi yoğunlaştırmak yerine, erken emeklilik ile sonuçlanıyor, bu ise solun yıpranma katsayısını artırır, mücadeleyi yoğunlaştırıp hedefe doğru ileri taşımaz.

Unutmayalım iktidar bulanık suyu sever ve her zaman sahte mazlum yaratmayı da gerçekdışı suçlamalarla masumları hedefe koymayı da çok iyi bilir. Ben milleti adabı muaşerete değil, ideolojik/siyasi/iktisadi tartışmaya çekmenin öne çıkmasını savunanlardanım, üslubunu yumuşat demek değil derdim, aksine asıl tartışılması gereken de, bizi hedefe götürecek olan da tartışmanın başka bir kanala çekilmesidir.

Sonuçta Ağanın eli tutulmaz sözünün halk için anlamı, Ağanın vurduğu yerden gül biter değil, Ağa, verirken almamak olmaz anlamına gelir, İktidar birincisini, halkımız ikincisini anlar. Siyasi tartışma da emir komuta zinciri başka hatlara işlemez, akıl vermek etki değil, tepki çeker.

İnsanları kazanmak için onların bedenlerine çalışmayın, aklına, vicdanına, fikrine çalışın, daha çok kazanırsınız.

Sonuçta Birinci Dünya Savaşının kazananı hiçbir millet olmamıştı, inanılmaz kayıpların dışında, her savaştan sonra yeniden başlamak daha zordur, en az bir iki nesil özellikle kaybeder. İkinci savaş ise yeni bir Soğuk Savaşı doğurduktan ve inanılmaz kayıplardan sonra başlamıştı. Birinci savaşın sonrasında, savaşın kazananları, aslında kaybedenleri, öbür kaybedenler üzerinde aşırı yükler ve öfke/nefret söylemi geliştirince ikincisinin zemini hazırlanmış oldu.

Türkiye’de otuz yıl süren savaş herkese kaybettirdi, madden ve manen olarak, şimdi belirli şeyleri yeniden kuracaksak, bütün kaynakları en iyi kullanmamız gerekir, belirli projeler için yeni karşıtlar yaratarak değil, hele suni karşıtlar hiç değil. Fikirlerin çarpışması stratejiyi, taktik ayrılıkların üzerinden zor sesleri kısır çekişmeleri ve her iki tarafında kaybetmesini getirir. Türkiye’nin sosyo-ekonomik formasyonundan burjuva siyasetine kadar tartışma ne güne duruyor, hat bunun üzerine kurulur. Yoksa iki burjuva partisi arasında, iki düzen partisi üzerinde halk arasında ne kadar sahte kutuplaşmalar yaratılabileceğini her gün Türkiye bize gösteriyor, aynı şeyi tekrarlamak sola yakışır mı?

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Gerçek dünya doğadır, iyiliğe gücün yetmezse, kötülük etme!..” Aristoteles – Jostein Gaarder

Bir zamanlar koca bir granit parçasının üzerine eğilip çalışan bir heykeltraş varmış. O biçimsiz kayayı günlerce oymuş, kazımış durmuş. Bir...

Kapat